21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

TÜRKÇE EZAN SAFSATASI BUGÜN SONA ERDİ -2

Hasret Yıldırım

Ezanın aslî lisanı ile okutulması ile alâkalı tartışmalar başladığında Falih Rıfkı Atay: “Atatürk ve onunla bir düşünen inkilâpçılar, millîleşme ve garplılaşma hareketinin ilk muvaffak olma şartını, dilde ve kafada Türk milletini Arap kültüründen uzaklaştırmada aramışlardır. Lâtin yazısını almak, dili millileştirmek ne ise, Ezan'ı Türkçeleştirmek de odur.” diyerek fikir beyan ederken, inkilâpların ruhunu haykırmıştır.

Ezan mevzuu Meclis'de konuşulurken Demokrat Partili Seyhan Sinan Tekelioğlu şunları söylemişti: “‘Allahu Ekber' ile ‘Tanrı Uludur' kelimeleri bir manaya gelmez. Eski zamanlara ait kitapları okursak, birçok tanrıların olduğunu görürüz. Yağmur tanrısı, yer tanrısı vesaire... Binaenaleyh ‘Tanrı Uludur' deyince bunların hangisi uludur? Hıristiyanlar bile bir ölüyü haber vermek için çan çalarlar. Onlar çan çalınırken çanın ne demek istediğini anlıyorlar. Müslümanlar bir selâ sesi duymuyorlar.”

  1. Dünya Savaşı'ndan sonra çok partili rejime geçildiğinde, devletin dine karşı tutumunda ilk yumuşama belirtileri görülmeye başlamış; yeni partilerin daha muhafazakâr bir yapıda kurulmalarıyla birlikte istikametini tayin eden bu yumuşama süreci, 1947 CHP Kurultayıyla ve bilhassa 1949'da Başvekâlet, Şemsettin Günaltay'a teslim edildikten sonra iyice hızlanmıştır.

Bu dönemde matbuata sınırlı bir serbestiyet tanınması, ilkokulların 4. ve 5. sınıflarına ihtiyarî din derslerinin konulması, imam-hatib kurslarının açılması, Ankara Üniversitesi'nde bir İlahiyat Fakültesinin kurulması, hacc'a gitmeye izin verilmesi gibi dinî hayatı rahatlatmaya yönelik adımlar, DP'nin 14 Mayıs 1950'de seçimleri kazanıp ilk icraat olarak 16 Haziran 1950'de (Ramazan ayı arefesinde) Arapça Ezan yasağını kaldırmasıyla birlikte yeni bir vecheye bürünmüştür.

1932-1950 yılları arasında 18 yıl süren Arapça Ezan yasağının geçirdiği safhaları kısaca görmek bakımından şu tasvir yeterlidir sanırız: “İnkilâb hastalığına tutulan müfritler, sorusuz sorgusuz hüküm yürüttükleri mutlâkiyet devrinde, diğer hürriyetlere koydukları bağlar gibi vicdan hürriyetine de el uzatmışlar, camilerde Kur'an tâlim eden hafızları cürm-i meşhûd ile suçlandırırken minarelerde Arapça Ezan okunmasını da menederek müezzinleri hemen alelacele yanlış olarak tercüme ettirdikleri Türkçe Ezan okumaya mecbur etmişlerdi. Mahkemelerin ‘evâmir-i hükümete muhalif' diye verdikleri cezaları Temyiz Mahkemesi kanunsuz olduğundan bozmakta devam edince, Adliye Vekâleti bundan bahisle bu bab'da bir kanun maddesi konması lüzumunu ileri sürdü. Bunun üzerine Ceza Kanunu'nun 526. maddesine şu fıkra ilave olundu; “Arapça ezan ve kamet okuyanlar üç ay kadar hafif hapis veya on liradan iki yüz liraya kadar hafif para cezasıyla cezalandırılırlar. (Bu kanun, 2 Haziran 1941'de yürürlüğe girmiştir.)

CHP sözcüleri, 17 Kasım 1947/4 Aralık 1947 tarihleri arasında 782 delegenin iştirakiyle düzenlenen VII. Kurultay'da, o dönemin şartlarına uygun yeni din politikalarını tartıştıkları gibi, 1946 seçimlerinin bir muhasebesini de yapmak zorunda kalmışlardır. Parti içindeki bazı muhafazakâr görünümlü gruplar Tek Parti dönemi politikalarının sürdürülmesi ve asla bu politikalardan taviz verilmemesi yolunda görüşler beyan ederlerken, bazılarına da aksi istikametteki görüşleri temsil etmek vazifesi verilmiştir. Hâsılı, 1947'de toplanan VII. Büyük Kurultay'da daha dikkatli ve dine karşı daha müsamahalı bir üslûb kullanılmış, laiklik gibi tahrik edici bir konunun tartışıldığı bir oturumda bile sert yorumların ortaya çıkmasına müsaade edilmemiştir. Ne var ki İslamcılardan Şemsettin Günaltay'ın 14 Ocak 1949'da kabineyi kurmakla görevlendirilip 24 Ocak 1949‘da güvenoyu almasından kısa bir süre sonra, TBMM'nde Şubat ayı içerisinde iki önemli hâdise meydana gelmiş ve böylelikle hem Mecliste, hem de basında Türkçe Namaz-Türkçe Ezan'la alâkalı şiddetli tartışmaların önüne geçmek mümkün olamamıştır. Bu hâdiseler şunlardır:

Birincisi, 4 Şubat 1949 günü Ticanî tarikatına mensup iki kişi Meclis'te Arapça Ezan okuma eylemi yapmıştır.

İkincisi, 23 Şubat 1949‘da Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi müzakere edilirken —Başkan'ın kürsüye geleceği sırada— CHP milletvekili Dr. Ahmed Hamid Selgil'in, “Madem ki Diyanet İşleri Başkanı izahlarda bulunacak, lütfen şu ciheti de açıklasınlar” diyerek, “Yüzde doksan beşi Müslüman olan Türk milletinin, mukaddes kitabı olan Kur'an'ı kendi dilinden ne zaman okuyacağını” sorması ve “Bu mukaddes kitabı yabancı bir dille, Arapça ile okumak ve öğrenmek istemiyoruz” demesi üzerine Meclis karışmış ve hâdisenin boyutları büyümüştür.

Meclis'teki hâdise üzerine, Kudret Gazetesinin başyazarı olan ve Millet Partisi'nin Genel Başkanlığı'nı yapan Hikmet Bayur, 7 Şubat 1949 tarihli yazısında “laik bir devletin bu işlere karışmaması lazım geldiğini, Arapça Ezan yasağının mânâsız olduğunu, Atatürk'ün bu kanunla bir ilgisi bulunmadığını” söyler. Pek tabii ki Falih Rıfkı Atay kendisine cevap vermekte gecikmez: “Lâik geçinen bir devlet Ezan'ın Arapça veya Türkçe okunmasına karışmazmış. Zâti Atatürk'ün de bu kanunla bir ilgisi yokmuş. Bu kanun kaldırılmalı imiş… Türkçe Ezan bir din değil, bir kültür işidir. Atatürk ve onunla bir düşünen inkilâpçılar, millîleşme ve garplılaşma hareketinin ilk muvaffak olma şartını, dilde ve kafada Türk milletini Arap kültüründen uzaklaştırmada aramışlardır. Lâtin yazısını almak, dili millileştirmek ne ise, Ezan'ı Türkçeleştirmek de odur. Lâik devlet dine karışmaz, doğrudur. Fakat inkilâb, camileri kapatmamıştır. Kürsülerde hutbe, minarelerde ezan okumayı ve milyonlarca Türk'ün tam bir vicdan serbestliği ile camilerde toplanmasını yasak etmemiştir.”

Falih Rıfkı, Bayur'un kanunun İnönü döneminde çıkmış olmasına telmihen söylediği “Atatürk'ün bu kanunla bir ilgisi yoktur” şeklindeki ifadesini, “Atatürk'ün ezan ve tekbir'in Türkçeleştirilmesinin de ötesinde, namazların Türkçeleştirilmesini düşündüğünü” iddia ederek cevap verir.

“Atatürk'ün Ezan ve Tekbir'le ilgilenmesi, sadece kültür bakımındandır. Kendi devrinde Ezan'ın Arapça yerine Türkçe okunuşu ile Atatürk'ün ilgilenmediğini söylemek, bizim gibi onbeş yıl onun yanında bulunmuş olanları değil, o zamanı hiç bilmeyen vatandaşları bile kandıramaz. (...) Kaldı ki ben Ezan'ın ve Tekbir'in Türkçe'ye çevrilmesinde Atatürk'ün bizzat çalıştığını ve bir hayli değişiklikler yapıldığını bilirim. Hatta Türkçe zevki bakımından bu değişikliklerin bazılarını sevmemiş ve itiraz etmiştik. Bay Hikmet Bayur'a haber vereyim ki, Atatürk sağ kalsaydı, çoktan Kur'an da Türkçe okunacaktı. Bu işi, önceleri bir metin [güvenilir bir Türkçe Kur'an tercümesi] meselesi, sonra da dil çalışmalarının bitmemiş olması geciktirmiştir. Tarihi doğru öğrenmek isteyenler için hakikât budur!.” [Dücane Cündioğlu – Bir Siyasî Proje Olarak Türkçe İbadet (Kitabevi Yayınları, İstanbul/1999, 1.Baskı, Sayfa: 113-121)]

Bu tartışmaların başlamasından kısa bir müddet sonra, Demokrat Parti'nin 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanmasıyla, Türkçe Ezan tartışması da alevlenmiştir. Başbakan Adnan Menderes, 4 Haziran 1950'de Zafer Gazetesi'ne verdiği beyanatta şunları söylemiştir: “Büyük Atatürk inkilâplarına başladığı zaman taassup zihniyeti ile mücadele etmek zarureti duymuştur. Türkçe ezanın da böyle bir zaruretten doğduğunu kabul etmeliyiz. Bugünse camilerden ibadetin ve duaların hep din diliyle yapılmasıyla tezat teşkil etmektedir. Bu kadar yıldan sonra -vaktiyle zaruri olan- hürriyeti sınırlayan bu tedbirlerin devamına lüzum kalmamıştır. İrtica ve taassupla biz de savaşacağız ve millete mal olmuş inkilâpları savunacağız.” Her ne kadar bütünüyle tasvip edilemeyecek bir beyan olsa da, zamanın şartları ele alındığında çıkardığı akis, ciddi bir kampanyanın doğmasına vesile olmuştur. Zafer Gazetesinin sahibi Mümtaz Faik Fenik, 5 Haziran 1950 tarihli gazetesinde “Arapça Ezana Müsaade Ediliyor” müjdesini vermiştir.

Ezanın yeniden Arapça'ya çevrileceği söylentileri, bazı CHP'li vekillerin tepkisine sebep olmuş, bunun üzerine Adnan Menderes 13 Haziran 1950 tarihinde şu açıklamayı yapmıştır: “Bir zamanlar, ‘Şeriat isteriz, Din elden gidiyor' diyenlerin ve bağıranların vaveylasına benzemek suretiyle bu ezan meselesini ele alarak, ‘Atatürk'ün inkılâpları elden gidiyor' diye gayri samimi feryatlara başladılar. Türbeleri açanlar kendileridir, din derslerini kabul edenler kendileridir. Tabii bunları da samimiyetle yapmış değillerdir. Hâlbuki Demokrat Parti, inandığı prensiplere uygun hareket etmektedir. Millete mal olmamış, millet vicdanında bir değirmen taşı ağırlığıyla çökmüş olan tedbirlerin 15-20 sene sonra üzerinde bekçi gibi duracağız demek doğru mudur?”

Evvela Tokat Milletvekili Ahmet Gürkan ve Kayseri Milletvekili İsmail Berkok ile 13 arkadaşı Meclis'e bir teklif vererek, Ceza Kanunu'nun 526. maddesindeki “Arapça ezana hapis cezası getiren” hükmün kaldırılmasını önermiştir. 13 Haziran 1950'de toplanan DP Meclis grubu bu konuda üç maddelik bir tasarı hazırlamıştır. Genel Kurulda söz alan Demokrat Parti Milletvekili Seyhan Sinan Tekelioğlu şunları söylemiştir: “Atatürk sağ olsaydı biç şüphe yok ki, bu Büyük Meclisin düşündüğü gibi düşünecekti. ‘Allahu Ekber' ile ‘Tanrı Uludur' kelimeleri bir manaya gelmez. Eski zamanlara ait kitapları okursak, birçok tanrıların olduğunu görürüz. Yağmur tanrısı, yer tanrısı vesaire... Binaenaleyh ‘Tanrı Uludur' deyince bunların hangisi uludur? Hıristiyanlar bile bir ölüyü haber vermek için çan çalarlar. Onlar çan çalınırken çanın ne demek istediğini anlıyorlar. Müslümanlar bir selâ sesi duymuyorlar.”

Bu sırada şaşırtan bir gelişme yaşanmıştır. Demokratlar, CHP'lilerin tasarıya red oyu vereceklerini düşünürken, CHP grubu adına söz alan Trabzon Milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu, Ezan konusunda tartışmaya mahal vermek istemediklerini, Arapça Ezan meselesinin ceza konusu olmaktan çıkarılmasına aleyhtar olmayacaklarını belirterek şunları söylemiştir: “Sayın arkadaşlar! Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddesinden Ezana taalluk eden ceza hükmünün kaldırılması maksadıyla hükümetin bugün huzurumuza getirdiği kanun tasarısı hakkındaki CHP Meclis grubunun görüşünü arz ediyorum; ‘Bu memlekette milli devlet ve milli şuur politikası Cumhuriyet ile kurulmuş ve CHP bu politikayı takip etmiştir. Bu politika icabı olarak Ezan meselesi de bir dil meselesi ve milli şuur meselesi telaki edilmiştir. Milli devlet politikası mümkün olan her yerde Türkçe'nin kullanılmasını emreder, Türk vatanında ibadete çağırmanın da öz dilimizle olmasını bu bakımdan daima tercih ettik. Türkçe Ezan, Arapça Ezan mevzuu üzerinde bir politika münakaşası açmaya taraftar değiliz. Milli şuurun bu konuyu kendiliğinden halledeceğine güvenerek Arapça ezan meselesinin ceza konusu olmaktan çıkarılmasına aleyhtar olmayacağız.” [TBMM Zabıt Cerideleri-16.06.1950 (Birleşim 9, Oturum 1, Sayfa: 182)]

Daha sonra üç maddelik tasarının maddeleri ayrı ayrı oylanmış, oylamada DP'lilerle birlikte CHP'liler de “kabul” oyu kullanmışlardır. Hükümetin sunmuş olduğu tasarı, oylamaya katılan “DP ve CHP milletvekillerinin oybirliğiyle” kabul edilmiştir. Aleyhte oy kullanan olmamıştır. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü ile CHP'li Cemal Reşit Eyüboğlu, Cevdet Kerim İncedayı, Yusuf Ziya Ortaç ve Hasan Reşit Tankut oylamaya katılmamıştır. Ama oylamaya katılan bütün CHP'li vekiller tasarı lehinde oy kullanmıştır. Meclis'in demokrasi tarihinde ilk defa iktidar ve muhalefet ittifakla bir kanun çıkartmıştır. 16 Haziran 1950'de çıkarılan 5665 sayılı kanunla Arapça Ezan serbest bırakılmıştır. [Resmî Gazete-17.06.1950 (S.7235)]

(Devamı Yarın…)

Türkçe ezan safsatasının sonlandırılması (1)

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  672585

-