Ensar Küçükaltan

TÜRKİYE'NİN DENKLEMDEKİ YERİ

Ensar Küçükaltan

Bir önceki yazıda özet bir şekilde Osmanlı Devleti'nin yıkılma sürecinde kendisini bakiyesi üzerine kurulan yeni devlete bıraktığı iki dış politika ilkesine değinmiştik. Sonrasında da Türkiye Cumhuriyeti'nin farklı dönemlerindeki dış poltika süreçlerinin, iç politikadan ne kadar etkilendiğini göstermeye çalışmıştık.

Genel olarak Türk Dış Politikası'nı iki farklı akıma ayırarak küreselci liberaller ve milliyetçi akım olarak irdelemeye çalştık. Bunlar arasında dönemsel geçişler de olmuştu. Bugünkü yazıda ise yakın tarihli dış politikamızın etkilerini tartışacağız.

AK Parti iktidarı çok güçlü bir Avrupa Birliği süreci isteğiyle başlamıştı. 1997'de Türkiye'nin Lüksemburg Zirvesi'nde aldığı sert cevabın aksine ilişkiler yeni iktidar döneminde özellikle 2005 sonrası en üst noktaya çıkmıştı. Özellikle Kıbrıs sorunu, insan hakları başlıkları ve Ermenistan ile ilgili sorunlar bu dönemde Türkiye'nin başını ağrıtmıştı.

Türkiye'nin bu dönemde dış politikası Ahmet Davutoğlu'nun Stratejik Derinlik tezi üzerine inşa edilmişti. Bu teze göre, Kemalizm ülkenin geçmişle olan bağını koparan bir etkendi ve ülke dış nüfuz anlamında olması gereken noktadan uzak bir yerdeydi. Sosyal inşacı bir penceren üretilen bu tez Türkiye'nin çok geniş bir medeniyetin merkez ülkesi olması üzerine kurgulanmıştı.

Komşularla sıfır sorun politikasının üzerine inşa edilen bu doktrin, temelde oldukça doğru bir çizgideydi. Bölgesel ve küresel düzeyde yeni bir etki alanı kurulması ve bu alanda Türkiye'nin çevresindeki gelişmelerin akışını şekillendirme pozisyonunda olması hedeflenmişti.

Bu kapsamda ABD ile ilişkilerin restore edilmesi işe girişilen ilk noktaydı. Obama'nın ilk Atlantik ötesi ziyaretini Türkiye'ye yapması, daha önce tezkere kriziyle derin yara alan ilişkilerin normale döndüğünü gösteriyordu.

Akabinde Davutoğlu ABD'ye bir ziyaret gerçekleştirdi ve dönüşünde ABD-Türkiye ilişkilerinin geleceğini altın bir döneme benzetti. 2010 yılında bu altın dönem önemli krizlerin gölgesinde kalacaktı. İlki İran'a karşı ambargo konusunda Güvenlik Konseyi'nde Brezilya ve Türkiye'nin hayır oyuydu.

İkinci mesele Mavi Marmara krizinde Obama'dan beklenen tepkinin gelmemesi konusuydu. Son olarak da Ermenistan ile ilişkilerde ABD'nin yaptığı baskıydı.         

Özellikle İran konusundaki tartışmalar Türkiye'yi batıda yine aynı konunun öznesi yapıyordu. Acaba Türkiye Batı ittifakından kopuyor mu? Dikkat ederseniz bu ülke ne zaman bağımsız hareketlerini sağlamlaştırsa tartışmanın düzeyi hep eksen konusuna geliyor.

Aynı dönemde Kuzey Irakla olan ilişkilerin de sıcaklaştığını görüyoruz. Keza komşularıyla iyi geçinen bir ülke hedefi doğrultusunda bu normal bir hamleydi. Suriye ile Hafız Esad'ın cenazesinde başlayan yakınlaşma, oğlunun döneminde de en üst düzeyde devam ediyordu. Yunanistan'la kronik sorunlar ötesinde başka bir sorun yoktu. Rusya ile ilişkiler belli bir denge üzerinde sürüyordu.

İşte bu dönem,muhataplarının adımlarına karşı Türkiye'nin bugünkü güvenlikçi dış politika sürecinin de başladığı dönem oldu. Mavi Marmara ve elçi kriziyle İsrail ile bağlar koptu. Ekonomik ilişkilerin ise devam etmesi iktidarın dış politika ve ekonomik konuları birbirinden ayrı tuttuğunu gösteriyordu.

İran ile ilişkiler gerginliğe doğru evrildi. Batılı müttefiklerini İranla işbirliği konusunda tedirgin eden Türkiye, topraklarına balistik füze savunma sistemini yerleştirmeyi kabul etmiş ve İran ile ilişkiler bu tarihten itibaren gerilmeye başlamıştı.

Arap baharı denilen günlerde, Arap ülkelerinin liderleri birer birer devrilirken burada kurulan yeni demokratik sistemlerin iktidar partileri AK Parti'yi örnek aldıklarını gizlemiyorlardı. Bu gurur okşayıcı tavır, bu Arap ülkelerinde tamamen batı yanlısı politikaların uygulanmaya başlaması ile değişmeye başlayacaktı.

Mısır dışında Arap baharının yaşandığı ülkelerle bugün çok samimi bir yakınlık bulunmamaktadır. Mısır da Mursi'nin devrilmesiyle tamamen ABD yörüngesinde hareket edecektir.

Ermenistan ile gelişen ilişkler Azebaycan ile oluşan denklemi bozmuştur. Sonrasında Ermenistan'ın soykırım noktasında baskıcı olması bu denklemi yeniden işleyen bir hale getirecektir.

Suriye konusunda yaşanan durum malumdur ve üzerine çok şey söylemeye de lüzum yoktur. Bugün Ortadoğu'da ilişkilerin yeniden organize edildiği doğru fakat eksik. Bugün küresel düzeyde tüm ilişkiler yeniden dizayn edilme sürecine girdi. Ülkelerin müdahale sahalarını genişletme çabası, 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş sonrası ilk kez bu kadar çok yönlü şekilde hızlandı.

Rusya'nın, Çin'in, ABD'nin, İsrail'in nüfuz sahasını genişletme çabası ve bunu çalıştıkları sahadan partnerle yapacak olmaları (ABD'nin Suudi Arabistan ve Mısır'la ittifakı vb.) Türkiye'nin de üzerindeki baskıyı artırıyor.

Geçmişe göre dış meseleler üzerine çok daha fazla kafa yorma zamanı şimdi. Özal ve Davutoğlu döneminde Neo-Osmanlıcılık çabası tekrar devreye sokulmak istendi ama küresel aktörler bu çabayı hamleleriyle bertaraf etmeyi başardı. Bundan sonrası Türkiye'nin  çok yönlü ittifak kamplarında bulunması ve tek bir kampın garanti aktörü olarak kalmaması olmalıdır.

Türkiye öyle bir yol izlemeli ki, bölgesinde kurulacak tüm denklemler onsuz sonuca ulaşamamalı.

 

ENSAR KÜÇÜKALTAN - TERCÜMEİHÂL

ENSAR KÜÇÜKALTAN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  957129

-