25 MAYIS 2020 PAZARTESİ

Hüseyin Yağmur

TÜRKİYE'Yİ KİMLER NASIL YÖNETTİ?

Hüseyin Yağmur

Önceki hafta yazdığım ‘CHP'li Bir İktidara Hazır mısınız?' başlıklı yazım bir hayli ses getirdi. Bazı dostlar “Yok yahu bu kadar olmaz” diye ısrar ettiler.

Ben, “Bunların bir kısmı bizzat olmuş, kitaplarda yer alan bilgilerdi. Bir kısmı ise olabilecek şeylerdi” dedikten sonra tamamen yaşanmış bazı CHP klasiklerini sizlerle paylaşma gereği hissettim.

Prof. Dr. Orhan Oğuz'un ‘Cumhuriyete Yaşıt Bir Hayat' (Doğan Kitap, İstanbul 2004) isimli eserinde bir dönem Türkiye'nin nasıl yönetildiğine dair çarpıcı ipuçları var. Bu hatıraları zihnimizde iyice analiz etmeden Türkiye'nin bugünkü geldiği noktayı yeterince anlayamayız. 

Şimdi o kitaptan bazı anektodları sizlerle paylaşayım:

(…) İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Galiba 1941'de… O zaman lise öğrencisiydim. Eniştemle beraber babamın buğday işlerine yardım için Beylikahır kasabasına gidip geliyorduk. Ben oradan buğday satın alıyor, Eskişehir'e getiriyor, paraları tediye ediyordum. Orası bataklık bir bölgeydi. Öyle saatler olurdu ki, her tarafı sivrisinek bulutları kaplardı. Sıtmaya yakalandım. Yanımda kinin taşıyor, kendimi onunla tedavi ediyordum. Bir gün yine Beylikahır'a gitmek için Eskişehir istasyonuna geldim. Etrafta bir telaş bir telaş… Dediler ki, İsmet Paşa geliyor, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü…  İnönü'nün özel treni geldi, durdu. Gar kalabalık. İsmet Paşa, kompartmanın penceresinden göründü. Aşağı inmeden, kendisini karşılayan vali, belediye başkanı ve partililerle konuşuyor. Ben de iyice sokularak bir kenardan konuşmaları dinliyorum. Cumhurbaşkanı “Nasıl?” diyor, “Durum nasıl, mahsul nasıl, sıtma mücadelesi nasıl gidiyor?” Aşağıdakiler, “Efendim” dediler, “Eskişehir'de sıtmayı kökünden temizledik. Burada hiç sıtma vakası, sıtmalı insan yok.” Halbuki ben orada sıtmadan ölüyorum. (Shf. 278)

İşte çok değil 70 yıl önce Türkiye'de yönetim kalitesi ve yönetim anlayışı bu seviyedeydi. Cumhurbaşkanının trenden inmeden şehir gezdiği, yöneticilerin de her şeyi güllük gülistanlık gösterdiği bir dönemdi o günler…

Prof. Dr. Orhan Oğuz Paris'te doktora yaparken yaşadığı bir olayı ise şöyle anlatıyor:

(…) CHP Hükûmetinin azametli bakanlarından Devlet Bakanı Cemil Sait Barlas Paris'e gelmişti. OECD (Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) yeni kurulmuştu. Cemil Sait Barlas onun toplatışına katılmak üzere Paris'teydi. Ben de sıkıntı içinde doktoramı hazırlıyorum. Arkadaşlar dediler ki: “Burada Türkiye'nin ‘OECD'yle ilgili misyon kuruluyor. Kâtiplik yapacak insanlara ihtiyaç var. Bu görev için Türkiye'den lise mezunu birisini getireceklermiş. Sen müracaat edersen, belki orada bir işe alırlar.”

Bunu öğrenir öğrenmez Cemil Sait Barlas'ın kaldığı oteli buldum. Lobiye indiği zaman kendimi tanıttım ve iş istedim. “Ben” dedim, “Burada zor şartlarda doktora yapıyorum. Doktora çalışmamı Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Türkiye konusu üzerinde toparlayabilirim. Sizin kuracağınız misyonda idarî memur olarak görev alabilirsem doktora çalışmalarımı daha rahat yürütebilirim. Hatta burada daha fazla kalma şansım da olabilir.”

Beni dinledi: “Sen kimin nesisin?” dedi. Sualden maksadı hemen anlamıştım. O sıralarda Paris'te tahsil yapmakta olan Öztrak'lar var, Orhan Öztrak, Adnan Öztrak, bir kısım CHP'li bakan ve milletvekillerinin çocukları… Bizin Turan Güneş vs… Onların hepsi “kodamanzadeler”di. Paris'te ayda 150 lirayla kıt kanaat geçinmeye çalışan ben, onların yanına bile sokulamazdım.

Cemil Sait Barlas böyle sorunca, gençlik ateşinin tahrik ettiği cesaretle ve geçmiş dernekçilik ve particilik tecrübelerimin de tesiriyle şöyle bir doğrularak ve dik bir tavırla, “Ben” dedim, “Eskişehirli zahireci Hakkı Oğuz'un oğluyum.” Cevap bu… yerini buldu, bulmadı, bilemem.

Cemil Sait Barlas, “Peki” dedi, ama olur da demedi, olmaz da demedi. “Bakarız” dedi. Kalkıp gitti. Ama onun o tavrı ve suali bana çok dokundu.

Bir müddet sonra da duyduk ki, bana verecekleri 200 liralık bir göreve mukabil Türkiye'den 800 lira aylıklı bir lise mezununu Paris'teki Türk misyonunda memur yapmışlar. (Shf. 280-281)

İşte böyle… Cumhuriyetin nimetlerinin nasıl bir grup azınlık tarafından semirildiğinin bundan daha çarpıcı misali olabilir mi?

Aradan yaklaşık 25 yıl geçer 1960 Darbesiyle mevcut iktidarı deviren generaller, 1961 seçimlerinde sandıktan Adalet Partisi daha çok oy alarak çıkmasına rağmen zorla İsmet İnönü'yü Başbakan yaparlar

Tıpkı doktora öğrencisini 200 TL'ye katip yapmayıp 800 liraya lise mezununu göreve getirmeleri gibi…

Generaller zorla İsmet Paşa'yı göreve getirirler de ne olur? Mili Şef İsmet İnönü 1963 yılında tıpkı 1933 yılında yönettiği gibi Türkiye'yi yönetmek istemektedir. İşte o çarpıcı anektod:

(…) Genelkurmay Başkanı, üçüncü sırada biz ve ayrıca bir konvoy Sivrihisar'a kadar gittik. Sivrihisarlılar, Başbakanın kendi ilçelerine de uğramasını istiyorlardı. Onun için bir nevi yoldan çevrilmeyle ilçeye girdik. Kaymakamlıkta otururken dışarıda koro halinde sesler, bağrışmalar gelmeye başladı. İsmet Paşa'yla beraber dışarıya çıkınca gördük ki, halk Kaymakamlığın önünde toplanmış, hep bir ağızdan “Elektrik isteriz!” diye bağırıyor. İsmet Paşa, “Ne diyorsunuz siz?” dedi, “Nereden gelecek bu elektrik?” “Polatlı'dan, Ankara'dan” diye cevap alınca sert çıktı: “Böyle hesapsız, kitapsız iş olur mu? Oralardan buraya nasıl gelir elektrik?” dedi. Yanında CHP'li İl Başkanı Necati Bey vardı. Onu da bir güzel terslerdi. Yazık… Zavallı başkan mahcup oldu. Paşa'nın bir anlık görmezliğinden yararlanıp ortadan kayboldu. (Shf. 159-160)

Polatlı'dan Eskişehir'e elektrik hattı götürmekten aciz insanlar bu ülkenin kaderine yaklaşık 50 yıl hükmettiler.

Onun için iki yakamız bir türlü bir araya gelmiyordu.

Onun için ‘bazı dar görüşlü insanlar' beğenmese de halk, kime oy vereceğini iyi biliyor…

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  185773

-