12 ARALIK 2017 SALI

YAHUDİ YERLEŞİMCİLER VE YIKIM SORUNU

İsrail, 1967 yılında Filistin topraklarını siyasi bir mesele eden Mısır, Suriye ve Ürdün gibi devletlere karşı 6 gün savaşlarından zaferler ayrılması ile yeni bir işgal politikası geliştirmiştir. O savaş sonrasında işgal ettiği Filistin topraklarında mülkiyeti Filistin halkına ait araziler üzerinde inşa ettiği yeni yerleşim alanları ile kendi hakimiyet alanını genişletmektedir.


YAHUDİ YERLEŞİMCİLER  VE YIKIM SORUNU

Halen Yahudi yerleşimciler sorunu, son derece öncelikli ve bu sorun halledilmedikçe barışın gerçekleşmesini beklemek hayalden öte bir durum olarak görünmektedir. Zira işgal halen ve hızla devam ettiği gibi antlaşmalar muvacehesinde uymayı taahhüt ettiği yükümlülüklere dahi uyulmamaktadır. Filistin halkının yaşam alanı daraltılmakta veya göçe zorlanmak sureti ile topraksız ve vatansız bir halk haline getirilmek istenmektedir.

Halen nüfus hareketlerine bakıldığında Filistin halkının nüfusu, doğumlar üzerinden artmak ve göç nedeni ile azalmak şeklinde bir hareket izlerken, Yahudi Nüfusu doğum/ölüm oranlarındaki dezavantajı İsrail'e göç eden Yahudiler ile gidermektedir.

Her iki halkın nüfus hareketi doğum/ölüm hareketlerine bağlı kalsa Yahudi nüfusun her geçen gün azalacağı bilimsel bir gerçektedir. İsrail'in bir devlet olabilmesi ve o coğrafyada kalıcı olarak bulunabilmesi için göç almasının zorunluluğu olduğunu kendi yetkilileri de kabul etmektedir. Bu nedenle de devamlı surette yeni yerleşim alanları tesis etmek sureti ile ülkeye, dışarıdan gelecek Yahudi nüfusa özendirici faaliyetlerde bulunulmaktadır.

Altı Gün Savaşı ve işgal sonrasında İsrail'in ele geçirdiği topraklara yerleşimcilerin yığılmasını bir devlet politikası haline getirdiği görülmektedir. Özellikle Avrupa ve Amerika sonrasında ise Rusya ve Afrika'da bulunan Yahudi nüfusun İsrail'e yerleşimi sağlamak sureti ile bir ırk/din esaslı devlet hayali olduğu artık realitedir.

İsrail'in Yahudi nüfustan oluşan bir ırk/din devleti olmaya yönelik faşizme doğru evrilen çalışmaları karşısında büyük bir kısmı Ürdün, Lübnan, Suriye gibi ülkelerdeki kamplarda ve yada çeşitli barınma alanlarında zor şartlarda hayatını sürdüren Filistin halkının durumu artık kangren olmuş bir sorun olarak karşımızdadır.

Halen kamplarda doğan insanların kendi ülkelerini görmeden mülteci olarak yaşadığı ve nihayetinde de mülteci olarak öldükleri dikkatlerden kaçmamalıdır. Mülteci olarak yaşayan 3. Nesil halen bu kamplarda yaşayagelmektedir.

Bu durumun haricinde İsrail'in kontrolü altındaki topraklarda da en önemli problem olarak barınma ve konut sorunu gelmektedir. Ülkedeki Yahudi nüfusu artırmak ve Filistinli nüfusu da yok edercesine azaltmak hedefine yönelik politikalar yürüten İsrail hükümeti ve ona bağlı İsrail Emlak Edindirme Bakanlığı, Filistinliler için “Yıkım Bakanlığı” olarak faaliyet yürüttüğü görülmektedir.

Bugün ülke genelinde, Filistinlilere ait 30-50 Bin konut hakkında İsrail yönetimince verilmiş yıkım kararından bahsedilmektedir. Ayrıca işgal altındaki bazı köylerin boşaltılması ve yine duvar ya da ekonomik engellemeler ile insanların göçe zorlanmaları mevzubahistir.

Bu yıkımlar ile ilgili hukuki süreçlerden bahsedilmek sureti ile bir zemin üretilmek istense de asıl amacın, Yahudi yerleşimcilere yeni yaşam ve yerleşim alanları temin etmek, bu alanlara giden bağlantı yolları vs açmak şeklinde ortaya çıkmaktadır.

İSRAİL'İN YERLEŞİM YERLERİ TESİS ETMESİNİN AŞAMA ve HUKUKİ AÇIKLAMALARI

İsrail, 1967'de Altı Gün Savaşları'ndan bugüne kadar Batı Şeria'da yaklaşık 600.000 yerleşimciye yine Doğu Kudüs'te de yaklaşık 200.000 yerleşimciye konut ve yaşam alanı tesis etmiştir. ( Filistin'de İsrail Yerleşimleri ve Ortadoğu Barışı, H. Zehra Kavak http://www.ilem.org.tr/blog/?p=172 )

Ayrıca aşırı dindar, ideolojik Yahudilerin boş alanlarda, dağda, Filistinlilerin arazilerinde; baraka, kulübe kurup yaşadıkları ‘'Outpost ‘' adı verilen İsrail tarafından da hukuki olmadığı kabul edilen yerleşimler mevcuttur. Buralara yerleşen fanatik Yahudiler bunu “ulvi” amaçlarla yaptıklarını iddia etmektedirler.

İdeolojilerden ötürü evlerini bırakıp bu barakalara, kulübelere gelip yerleşmekte ve kendilerince ‘' tanrının arzusunu yerine getirmektedirler''. İsrail hükümeti bu yerleşkelerin gayri hukuki olduğunu kabul etmektedir.

Bununla birlikte Filistin halkına ait binaları yıkmakta gösterdiği hız ve özeni her nedense outpost'lar için göstermemektedir. Ayrıca bu alanlarda yaşayan Yahudi vatandaşlarını koruma iddiası ile outpost binalar etrafında güvenlik çemberleri oluşturmak sureti ile çevrede yaşayan Müslüman halkın günlük yaşam alanları sınırlandırılmaktadır.

Untitled-2_4

İsrail 2005 yılındaki ‘Tek Taraflı Geri Çekilme' planıyla boşalttığı yerleşim alanları haricinde şimdiye kadar yerleşimcileri geri çekmemiş, var olan yerleşimin birimlerini korumuştur. Hatta özellikle Kudüs ve Şeria temelinde yeni yerleşim birimleri açmaya devam etmiştir. her yıl belirli oranlarda yeni yerleşim alanları ile ilgili Telaviv yönetimi karar almış ve bunu uygulamıştır.

Örneğin 2 Haziran 2014 günü Hamas ve Fetih'in birlik hükümeti kurmasının hemen ardından İsrail, misilleme olarak değerlendirilen bir adım atarak Kudüs ve Batı Şeria'da 1500 yeni yerleşim biriminin ihalesini kabul etmiş ve hatta İsrail Başbakanı Netanyahu saatler sonra buna 1800 yerleşimin daha eklendiğini ilan etmiştir. önceki yıllarda da aynı şekilde Knesset'te kararlar alındığı görülmektedir. Outpost/yerleşkeleri ise hukuki kabul edilmemekle birlikte boşaltılmamıştır. ( http://www.aljazeera.com.tr/dosya/israilin-yerlesim-faaliyetleri )

2014 yılı rakamlarına göre 26.500 kişi İsrail'e göçtüğü gözlenmektedir. Bu rakamlara istinaden 2014 yılının, 1967 sonrası İsrail'e en fazla göçün yapıldığı sene olduğunu kabul edebiliriz. Göçün gerçekleştiği ülkelerin başında ise ABD ve Fransa ve son zamanlarda savaş nedeni ile Ukrayna gelmektedir. Yine Rusya'nın da son zamanlarda en çok Yahudi göçü veren ülke olduğu unutulmamalıdır. İsrail Devletinin İsrail EXPO fuarları ile göç teşviki yaptığı bilinmektedir.

Dini ya da ekonomik motivasyonlarla (eğitim, sağlık, iş), göç teşvik edilmektedir. Yine son zamanlarda Filistin tarafının Unesco, BM gibi uluslararası alanda elde ettiği kazanımlarda da Yahudilerde endişeye sevk ettiği ve bu nedenle de göçlerin olduğu beyan edilmektedir.

İsrail temel olarak uygulamış olduğu işgal ve el koyma işlemlerini hukuki anlamda ‘'işgal'' olarak görmemektedir. İsrail'e karşı Cenevre Sözleşmeleri muvacehesinde İsrail'in de taraf olması nedeni ile sözleşmeye aykırılık iddialarına karşı ortada bir işgal ya da savaşın olmadığı savına dayanmaktadır. Bilindiği üzere Cenevre Sözleşmeleri, Uluslararası Savaş Hukukunu düzenleyen metinler olup her ne kadar revizeye ihtiyaç duymakla birlikte halen geçerliliğini korumaktadır.

Sözleşme uyarınca savaş ve işgal durumlarında, sivil halkların hukukunun korunması en temel amaç olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte İsrail, Cenevre Sözleşmelerine taraf olmakla birlikte uyguladığı işgali, hukuki anlamda ‘'işgal'' olarak kabul etmemektedir. Özellikle Kudüs ve Şeria bölgesinde Yahudi dinine sahip insanlara ait dini alanların da olması nedeni ile hak iddia edilmektedir.

Bu nedenle o coğrafyada yaşayanların mülkiyetinde olan arazilerin ortak ve dolayısı ile ‘'ihtilaflı ‘' olduğu gibi bir sav ile hareket etmektedir. Bununla birlikte 1967 yılı öncesinde Filistin Devleti olmadığından bahisle bir mülkiyetin de olamayacağı iddia edilmektedir. Görüleceği üzere her iki gerekçenin de hiçbir altyapısı olmadığı gibi uluslarası örgütlerce de kabul görmemektedir.

Devlet politikası aynı zamanda Yahudi yerleşimcilerince de hasmane şekilde uygulanmakta olduğu görülmektedir. Özellikle din temelli bir bakış ve nihayetinde ırkçı bir yaklaşım ile Filistin halkının mülkiyetinde olan ve yaşadığı alanlarda keyfi el koymalar gerçekleştirilmektedir.

İşgal nedeni ile tüm belge ve bilgilerin İsrail Devletinde olması nedeni ile tapulama olmayan yerlerde ya da ortak alanlarda hak iddia edildiği ve bu taşınmazlar üzerine binalar, yerleşim alanları yapıldığı bir gerçektir. Kendilerince yürütülen ve ‘' sonsuz bir savaş ‘' şeklinde düşünülen bu yaklaşım Filistin halkına uygulanan her türlü hukuk dışı uygulamanın da gerekçesini oluşturmaktadır. ‘'Hukuk devleti ‘' olduğu iddiasındaki İsrail'in temelini Tevrat'tan aldığı gerekçesi ile bir ‘'sonsuz savaş'a'' yol vermesi manidardır.

Yorum Yaz

  759818

-