24 EKİM 2019 PERŞEMBE

Hasret Yıldırım

YAN YANA YAZILMASI BİLE ABES KELİMELER: CHP, CAMİ, CEMAAT

Hasret Yıldırım

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi (CHP'yi) bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz.”

 1993 senesinde gerçekleşen ‘Örtülü Darbe'nin ilk kurbanı gazeteci Uğur Mumcu, 10 Haziran ile 29 Haziran 1990 tarihleri arasında; Kurtuluş Savaşının kazanılması için büyük çaba sarf eden Kâzım Karabekir Paşa ile Kemal Paşa'nın yollarının cumhuriyetin kurulması noktasına gelindiğinde, nasıl ayrıldığını anlattığı yazı dizisinin bir bölümünde (18.06.1990), Karabekir Paşa'dan nakille şunları aktarır:

“10 Temmuz 1923'de, Ankara istasyonundaki kalem-i mahsus (özel kalem) binasında; fırka nizamnamesini müzakereden (parti tüzüğünü inceledikten) sonra, Gazi ile yalnız kalarak hasbihallere başlamıştık. “Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar” dediler. Kendisini hilâfet ve saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan, din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla lâtife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen M. Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce, şu izahatı verdi:

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi (CHP'yi) bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz.”

Biz, bütünüyle “mayınlı arazi” muhteva eden mevzunun, hususiyetle önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz sözü üzerinden, cami ve cemaati hakkında yapılan faaliyetlerin samanlıkta iğne misalinden birkaç vesika ile teferruatını verelim…

3_2

1928 yılında İlâhiyat Fakültesi profesörlerinden bir gurubun adıyla birlikte gazetelerde yayınlanan “İslamiyet'i ıslah, proje ve beyannâmesi”nde camiler hakkında şunlar yazılmıştır:

“Mâbedlerimiz temiz, muntazam, kabil-i ziyaret ve kabil-i iskân bir hâle getirilmelidir. Mâbedlerde sıralar, elbiselikler tesis edilmeli ve temiz ayakkabılarla mâbedlere girilmesi tercih edilmelidir. Ayrıca mâbedlere musikî aletlerinin kabulü dahi lazım gelir. Mâbedlerde ilâhî mâhiyetinde asrî ve enstrümantal musikiye kat'î ihtiyaç vardır.”

Arkadaş! Bu satırlarda bahse konu olan mekân kilise değil, camidir… Bin yıl İslam'ın bayraktarlığını yapmış bir millete yapılan bu zulüm, kelimelere sığmayacak seviyede alçaklıktan ibarettir. Hele ki, bu mevzuu destekler mahiyette bir haber arşivimizde mevcuttur ki, 11 Haziran 1936 tarihinde “rejimin sesi” Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Haberin muhtevasında: “Dün, Kasımpaşa Cumhuriyet Halk Partisi binasında; Beyoğlu Kaymakamı Daniş, Parti Reisi Mekki Hikmet, Vakıf İşleri Müdürü Abdülhalim Baki, Parti âzaları ve gazetecilerin huzurunda bir toplantı yapılmıştır. Parti namına söz söyleyen Safi Nüzhet ve Abdülhalim Baki; Parti, Belediye, Evkaf ve Kasımpaşa halkının elbirliği ile Kasımpaşa'nın imarı ve tarihî abidelerinin korunması hakkında yapılan ve yapılmakta olan faaliyetleri anlatmışlardır.

Bu sebeple davetliler hep beraberTürk tarihindeki hizmetleriyle meşhur Gedik Ali'nin ismini taşıyan camiye giderek, yapılan tamiratı yakından tetkik etmişlerdir. Bu camide ayrıca, bir yenilik olmak üzere temizlik ve hıfzıssıhha nokta-i nazarından gayet güzel bir usul tatbik edilmeye başlanmış ve namaz kılanların yüzlerini koyacakları yerlere 25x130 genişlik ve uzunluğunda cilâlı tahtalar konmuştur.” denilerek, tek parti zihniyetinin camilere soktuğu tahtaların reklamı yapılmıştır. (Haberin resmine bakınız.) Beyannamedeki kilise sıraları bu mantıkla camilere sokulacaktı, lâkin muvaffak olunamadı Elhamdülillah…

1_7

Yine bu dönemde Halkevleri, Camilerin yerine konulmaya çalışılmış, bu faaliyetin aktarımında dahi dinî mefhumlara saldırı yapılmıştır. Bunun tipik misali, Ülkü Halkevleri Dergisi'nin 1936 Şubat'ında yayınlanan 6.Cild-36.Sayısında, halkevlerinden bahsedilirken: “(…) Halkevleri yeni Türkiye'nin isteklerini, ideallerini yüreğine basarak gençliği kendine çekmektedir; ne cami, ne medrese, ne başka bir gençlik kurumu… Bizce halkevleri bugünkü neslin gireceği biricik evler, biricik tapınış yerleridir. Gençlik bu evlerde ne bir puta, ne de mevhum bir varlığa tapınmıyor. Gençliğin bu evlerde bir tanrı olarak bulduğu yine kendisidir” denilerek yapılmıştır.

Gazeteci İbrahim Refik'in hatırat mahiyetindeki “Geçmişten Geleceğe Işıklar” isimli kitabının, “Mahalle Bekçiliğinden Süleymaniye Camii İmamlığına” başlığı altında anlatılan mevzu; İslam âleminin sayılı güzelliklerinden biri olan Süleymaniye'nin tek parti döneminde içine düştüğü durumu anlatması bakımından tarihî bir vesikadır: “Yıl: 1930… Kıblemizin batıya döndüğü ve bu uğurda değerlerimizin, mukaddeslerimizin topyekûn alt üst olduğu yıllar…

İstanbul Müftüsü, Fehmi Ülgener Hocadır, muavini de Ömer Nasuhi Bilmen. İşte bugünlerin birinde müftü efendi evine gelir, sedirin üzerine yığılıp kalır. Bitkin ve ölü gibidir. Hanımı telaşlanır, merak eder, niçin böyle bitkin olduğunu ısrarla sorar. Ne kadar gizlemek istese de muvaffak olamaz Fehmi Hoca. İçinin sıkıntısını, yüreğini kavuran yangını şöyle anlatır hayat arkadaşına:

Bugün Süleymaniye camiine mahalle bekçisini imam tayin ettim.” Hanımı durumu halâ anlayamaz. Der ki: “Efendi, tayin eden sensin, üzülen de sensin. Bu nasıl iş? Eğer seni üzecek biriyse, neden tayin ettin? Değilse, neden üzülüyorsun?”

Hüngür hüngür ağlayan Fehmi Hoca'nın şu cevabı tarihe ibretle kazınacak cinstendir:

“Hanım, ne yapayım? Koskoca Cami uzun zamandır imamsız, bomboş bekliyor. Bu bekçi ise gidip gelerek bana burada imam olmayı arzuladığını ifade ediyor. Ben de baktım, 1-2 sureyi çat pat okuyan bir bekçinin imamlığıyla olsun, Cami açık bulunsun” diyerek tayini yaptım. Ama halâ hazmedemedim; Süleymaniye Camii'ne bir mahalle bekçisini imam tayin etmek bana çok ağır geliyor, izah edemiyorum.”

2_1

Görüldüğü üzere “On yılda On Beş Milyon genç (haşa) yaratan” rejim; yaptığı inkilâplar ile camilerde cemaat ve hoca bırakmamış, az da olsa içerisinde dinî temayül olan halkı da yıldırmak için elinden geleni yapmıştır. İ. İnönü imzalı, TC. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivindeki (080.18.01.02.107.82.12 nolu) kararnamede şunlar yazmaktadır:

“İstanbul'da Maarif Kütüphanesi tarafından yayınlanan Tam Mevlid-İ Şerif ve Hafız Melek Üsküdar tarafından yazılarak, Burdurlu Abidin Kara Arslan'ın İzmir Kültür Basımevi'nde bastırarak yayınladığı 54 farzlı büyük ve tam namaz hocası adlı kitapların toplattırılması, 1881 sayılı Matbuat Kanununun 2657 sayılı kanunla değiştirilen 51 inci maddesine göre, İcra Vekilleri Heyetince 25.11.1944 tarihinde kabul olunmuştur.”

Vay be! Mevlid ve Namaz Hocası kitapları toplattırılarak, bu denli mühim dinî yayınlara engel olunuyor. İnsan sormadan edemiyor; her evde bulunan halk kitapları size ne yaptı, ey CHP zihniyeti?

Aradan geçen 4 sene, bu sualimin cevabını çok acı bir şekilde CHP'li bir vekilin ağzından cevabını buluyor. CHP 7. Kurultay Tutanağı (1948-Ankara)'nda aktarılan bir hâdise, Mevlid ve Namaz Hocası gibi halk kitaplarının halkın elinden alınmasının sonucunu aktarıyor. Kanlı gözyaşları akıtmadan okumak mümkün değil…  

“Aziz arkadaşlar!. Muhterem arkadaşlarımızdan bazıları köylerin imama ihtiyacı olduğunu söyledi. Arkadaşlar!. En yakın misalini arz edeyim; bu, Büyük Millet Meclisi'nde de mevzu bahis oldu. Bir münakaşadan sonra dışarıya çıktığım zaman altı tane Meclis Hademesi yanıma geldi, gözleri yaşlı olarak şunları söyledi: “Vallahi Billahi, altı köyümüzde bir tek imam kaldı. Ölülere nöbet bekletiyoruz. Ondan kalkıp bu köye geliyor ve boyuna köy değiştiriyor. Eğer, bize imam ve hatip vermezseniz ölülerimizi köpek leşi gibi toprağa gömeceğiz…”

Bu minvalden Osman Yüksel Serdengeçti'nin üslubuyla, Serdengeçti Dergisi'nin 1950 tarihli, 10. sayısından bir mevzu ile yazımızı sonlandıralım:

“Ulus Gazetesi yazıyordu. Aydın'ın ‘Köşk' bucağına bağlı ‘Bakla' köyünde bir vatandaş ölmüş! Köylüler adamcağızın etrafına toplanmışlar. Bir de bakmışlar ki, adamcağızın cebinde C.H.Partisi'nin cüzdanı var. Sanki adamın koynundan haç çıkmış gibi, ölünün başından köylülerin hepsi dağılmış!

Ulus Gazetesi ‘işte bu da bir particilik' diye CHP yanına bu hâdiseden bir pay çıkarmış amma, ne yaptığının pek farkında değil! Köylüler bu vatandaşı yıkamamakla iyi mi yapmışlar, kötü mü yapmışlar, particiliği bu raddeye getirmek doğru mu, değil mi meselesini bir tarafa bırakalım. Bize bu hâdise şunu gösteriyor. Milleti CHP o kadar ezmiş, millet onlardan o kadar bezmiş ki, kendi köylerinden bir vatandaşın cebinden onların cüzdanları çıktı diye ölüsünü bile yıkamıyorlar… Halkın bu nefreti nerden geliyor? Düşünmeleri, çok düşünmeleri lâzım...”

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  963751

-