21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

YAŞAYAN “ŞEHİT” HASAN MEZARCI KAVGASININ PERDE ARKASI 1- 2

Hasret Yıldırım

Kıymetli okuyucularım ve takipçilerim… Evvelki yazımızda, Refah Partili eski milletvekillerinden Hasan Mezarcı ile alâkalı, bugüne kadar yazılmış en kapsamlı yazılardan biri ile sizlere seslenmiştik.  Yazı o kadar ses getirdi ki, Mezarcı'nın havarisi olduğunu iddia eden İbrahim bey (kendisi Düzce İli, Kaynaşlı İlçesi'nde imam-hatip iken; Mezarcı'nın “mesih” olduğuna iman ettiği için, Diyanet'teki vazifesine son verildiğini ifade etti) bizimle görüşme talebinde bulunarak, hususiyetle yazının son kısmından dolayı bağlantıya geçmek istediğini belirtti.  Hele ki, yazımızda bahse konu olan ve Hasan Mezarcı'nın 1996 senesinde Almanya'da çıkarmış olduğu; “Kavgamın Perde Arkası” isimli kitabı ile alâkalı, sosyal medya üzerinden birçok mesaj ve telefon aldım. Malumunuz olduğu üzere, kitabın tamamını yayınlamak telif hakkı ve yasal sakıncalar sebebiyle mümkün olmasa da, girizgâh kısmında yazılanlardan seçtiğim “vurucu” kısımları, harfine dahi dokunmadan sizlere aktaracağım. Umarım erbabına ve meraklısına faydalı olur ve yaşarken şehit edilen Hasan Mezarcı'nın, bugün içinde bulunduğu “hasta” duruma neden getirildiği konusunda bir fikir edinmenize sebep olur…

Bu güne kadar Trablusgarp, Balkan ve Birinci Cihan Harbi faciaları Osmanlı coğrafyasını öyle yaktı, öyle yıktı, öyle parçaladı ve öyle savurdu ki, gidenler bir daha geri dönmediler.

“O ne yangın ki, ocak kalmadı söndürmediği.

O ne tufan ki, yakıp yıktı bütün bir vadiyi.

 

Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti.

Öyle bir gitti ki, hem bir daha gelmez ebedi.

 

Bari bir hatıra kalsaydı şu topraklarda diri.

Yer yarılmış yere geçmiş şüheda türbeleri.”

1909 darbesiyle ve İttihat ve Terâkki Partisiyle başlayan felaketler süreci; 1923 darbesiyle, Halk Partisiyle ve Lozan taksim antlaşmasıyla resmî esaretler ve sömürgeler sürecine dönüşmüş ve parçalanan geniş Osmanlı coğrafyası vatandaşlarının arasına yüzlerce “Berlin Duvarları” ve demir perdeler çekilmiştir.

Her devletin ve milletin hayatında işgaller de, fetihler de, yıkılışlar da, yapılışlar da olur. İşte Ruslar, Almanlar, Fransızlar, Japonlar ve diğerleri... Defalarca yıkıldıkları ve işgallere maruz kaldıkları hâlde, kısa zamanda yeniden toparlanarak ayağa kalkmışlar ve yıkılanların yerine daha mükemmelini yapmışlar. Lozan taksim antlaşmasıyla resmen parçalanan Osmanlı coğrafyasında oluşturulan yeni sömürge devletlerin ve halkların; hâlâ işgalcilerin ayakları altında sürünüyor olmalarının tek sebebi, devrimler ve kültür emperyalizminden kaynaklanan millî korkular ve millî körlüklerdir. Bizim, M. Kemal'e ve Kemalizm'e neden “kafayı takmış” olduğumuzu anlayabilmek için, önce Kemalist resmî tarih öğretisinin at gözlüğünden kurtulmak ve dünü, bugünü tarihî sürekliliği içinde doğru tahlil edebilmek lâzımdır.

Biz Osmanlı'yı, İttihatçılığı, Kuvây-i Millîye ve Kemalizm'i, bizzat o yangınların içinde yanan dedelerimizin ve ninelerimizin yanık türküleriyle ve ninnileriyle, daha beşikte yanmaya başlayarak öğrendik. Sadece bir Yemen türküsü bile, Yemen'e giden askerlerimizle birlikte Yemen'in de nasıl Ehl-i Sâlibin kucağına gittiğini bize öğretmeye yetmiştir:

 

“Havada bulut            yok, bu ne dumandır.

Mahlede ölen yok, bu ne figândır.

Şu Yemen illeri ne de yamandır.

Alı Yemen'dir, gülü çemendir.

Giden gelmiyor, acep nedendir?”

Üç kıtaya yayılmış olan ordularımızın doğru dürüst savaştırılmadan işgalcilere nasıl teslim edildiklerini ve bırakınız diğer Osmanlı halklarını; paramparça edilmiş Türk'ün, Moskof'a, Bulgar'a ve Yunan'a nasıl esir bırakıldıklarını, dedelerimizin ve ninelerimizin yürek yakan ağıtlarıyla öğrendik: "Çanakkale içinde vurdular beni. Ölmeden mezara koydular beni.”

Sırf Müslüman halkları birbirine düşman etmek için Kemalist resmî tarih öğretisinin diline doladığı "Araplar bizi            arkadan vurdu" edebiyatına hiçbir zaman kulak asmadığımız gibi, İttihatçı paşaların Suriye ve Arabistan'da yaptıkları katliamları da, İttihatçılığın ve Kuvây-i Millîyeciliğin; Osmanlı'yı, Türk'ü ve Kurtuluş Savaşını nasıl arkadan vurduğunu da, canlı şahidlerinden dinledik.

Kemalist resmî tarih öğretisinin paralı kalemşörlerinin ve cazgırlarının; tarih, coğrafya, yurttaşlık, devlet ve siyâset bilgisi adına bize öğretebilecekleri hiçbir şey yoktur. Çünkü Kemalist tarih, coğrafya, yurttaşlık, devlet, siyâset, kültür ve din öğretisi; dar, radikal, marjinal, ırkçı, ideolojik, fanatik, gerici, yobaz ve millete at gözlüğü takmaya yöneliktir.

“Bülbüllere emir var, lisan öğren vakvak'tan, Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan.”

Kemalist tarih öğretisinin Kuvây-i Millîye ve Kurtuluş" edebiyatı, balığın nasıl olup da kavağa çıktığını anlatmaktan daha zor olduğu içindir ki, yetmiş yıldır devlet gücüyle ve dayatmasıyla anlatmaya çalıştıkları hâlde, bir türlü anlatamıyorlar. Çünkü Lozan taksim antlaşmasıyla ortaya çıkarılan yeni ve uyduruk başkentlerin Kuvây-i Millîyecileri; şapkalı ve maskeli balolar düzenleyerek sarhoş nâraları atarlarken, bizim dede ve ninelerimiz aralarına konulmuş yüzlerce Berlin duvarlarının öbür taraflarında kalmış can dostları ve can ektikleri toprakları için ağıtlar yakıyorlardı: “Bu hudûdu kimler çizmiş gönlüme, Dar geliyor, dar geliyor gardaşım.”

Bütün bu zulümler yetmiyormuş gibi, bir de acı içinde kıvranan vatandaşlara, “Haydi işte kurtuldunuz, oynayın bakalım” denilerek, cenaze merâsimlerinde def çalıp oynamaları ve zil takıp göbek atmaları istenmiştir. Milletimiz, bunların "Millî bayram" dedikleri şeyleri onun için hâlâ benimsemiyor ve "millî bayramlar" resmî anıtkabir merasimlerini aşamıyor. Son zamanlarda bu bayramlara şarkıcı, türkücü götürerek, onları seyretmeye gelen insanları bayrama gelmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Ben sivil halkın, kendi aralarında “millî bayram” denilen şeyleri sevinç ve kutlama konusu yaptıklarına hiç şahid olmadım. Devlet dayatmasıyla bayram bu kadar olur!. “Yaşasın tayfalar, sağolsun kaptan, Gemiyi batırdık, bir bayram arttı.”

Dostlar!. İngiliz, Fransız, İtalyan ve Rus işgalcilerin parçalama ve taksim antlaşmaları doğrultusunda hareket eden Arap, Türk, Boşnak, Arnavut... Kuvây-i Millîyeci başları da, yeni sömürge devletlerin ve başkentlerin başları, kurtarıcıları ve kurucuları ilân edilmişlerdir.

"Ve fermân, kumardaki dört kralın buyruğu.

Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu.

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama

Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma.

Öttür yem borusunu öttür, öttür borazan

Bit pazarında sattık, kalkamaz artık kazan.

Öyle olmasaydı, parçalanan Osmanlı coğrafyasında oluşturulan örtülü işgal rejimleri ve sömürge devlet yönetimleri, yetmiş yıldır silah zoruyla dayatılıyor olmazlardı!. Öyle olmasaydı, Lozan'ın ve Kemalist düzenin perde arkasını sorgulamaya kalkan Hasan Mezarcı gibi seçilmiş bir milletvekili, emsâli görülmemiş bir devlet terörüyle ve yargısız infaz ve linç kampanyaları ile yaka-paça edilerek Meclis'ten atılmazdı. Öyle olmasaydı, "PKK'cı ve bölücü” oldukları gerekçesiyle Meclis'ten atılan DEP'li milletvekilleri ile ilgili olarak resmî dosyalar açan ve Türkiye'yi resmen hesaba çeken Amerika ve Avrupa devletleri ve parlamentoları, aynı şeyi Mezarcı için de yaparlardı.

DEP'li milletvekilleriyle aynı esnada Meclis'ten atıldığımız için, bizi de DEP'li zanneden ve bizimle ilgili de resmî dosyalar açarak Türkiye'yi resmen hesaba çeken Amerika ve Avrupa parlamentoları ve devletleri; daha sonra DEP ve PKK gerekçesiyle değil de, Lozan'ı ve Kemalist düzeni sorgulama gerekçesiyle Meclis'ten atıldığımızı öğrenince, bizimle ilgili dosyaları rafa kaldırdılar.

Yerli ve yabancı güç odakları, PKK'ya karşı müşterek düşmanlıkta birleşemedikleri hâlde, Mezarcı misyonuna karşı müşterek düşmanlıkta ve ambargoda nasıl da birleşiyorlar?!. Maksadımız, bir çifte standart uygulamasını vurgulamaktır. Biz “İyyake    nabudu ve iyyake nestâinu” diyerek bu yola çıktık. “Hasbinallahu ve nimel vekil, nimel Mevlâ ve nimennasir”.

Dostlar!. Kemalizm'in paralı kalemşörleri ve cazgırları; İngiliz, Fransız, İtalyan ve Rus işgalinin devlet ve siyâset adamlarının M. Kemal'i çok takdir ettiklerini söylerler. Yenildiği hâlde, Selanik'i, Batı Trakya'yı ve adaları alan Venizelos, M. Kemal'i sevmeyecek de Mezarcı'yı mı sevecek? Sınırı Kars, Artvin ve Nahcivan'dan çekerek, Enver Paşa ile birlikte Kafkas ordularımızı ve halklarımızı Rus çemberinde bırakan antlaşmaları Mezarcı onaylamış olsaydı, herhâlde Ruslar M. Kemal'e değil, Mezarcı'ya yardım ederler ve Mezarcı'yı çok severlerdi. Osmanlı coğrafyasının Ruslar'dan arta kalan büyük kısmını, İngiliz, Fransız ve İtalyan işgalcilere doğrudan ve resmen devreden Lozan taksim antlaşmasını Mezarcı onaylamış olsaydı, herhalde bugün Türkiye'de Mezarcı'nın heykelleri dikilmiş olurdu,

Lozan'ı, Kemalizm'i ve düzeni millet neden sevmiyor? Onu bir anlatıversinler!. İşgalciler çok akıllı, Türk milleti de aptal olduğu için mi? “Merdi kıpti, şecaat arzedeyim derken, sirkatin söylermiş.” (…)

Dostlar!. Halk Partisi genel başkanı Mustafa Kemal'in altı okla ifade edilen devrim yasaları, bugünkü darbe anayasasının ve yasaların "değiştirilemez" kılınmış şablonu değil midir? Daha da önemlisi M. Kemal'in Halk Partisi bugün Mecliste değil midir? Bugün Mecliste bulunan bütün partiler, Halk Partisi genel başkanı M. Kemal'in altı oklu devrim yasalarına (Atatürk ilkeleri) bağlı kalmaya mahkûm ve mecbur değil midirler? Okul kitaplarına, anayasa ve yasa metinlerine “Atatürk ilke ve devrimleri” şeklinde yazılmış olması; bugünkü darbe anayasasının ve rejiminin, Halk Partisi genel başkanı M. Kemal'in altı oklu devrim yasalarından ibaret bulunduğunu, kamufle etme amacına yönelik değil midir? Halk Partisi genel başkanı M. Kemal'in altı oklu devrim yasaları, bugün yürürlükte bulunan darbe anayasasının ve yasalarının, “değiştirilemez” devlet, millet, anayasa, yasa ve siyâset şablonu değil midir? Bunları değiştirmeye, eleştirmeye ve değiştirilmesini teklif etmeye kalkmak en büyük şahsi suç ve parti kapatılması gerekçesi değil midir?

Ne tarihî, Allah aşkına? Bunlar herkesi kör, âlemi sersem mi zannediyorlar?

Bugün Türkiye'de, bütün devlet memurları ve milletvekilleri; Halk Partisi genel başkanı M. Kemal'e ve Halk Partisinin altı oklu devrim yasalarına bağlı kalacaklarına yemin etmedikçe, devlet memuru ve milletvekili olamazlar. İşte bu tek parti faşizmini kırmak için biz Kemalizm'e kafayı taktık!.

Bugün Türkiye'de bütün dernekler, vakıflar, sendikalar, medyalar, bütün resmî ve sivil kuruluşlar ve teşkilatlar; Halk Partisi genel başkanı M. Kemal'in altı oklu devrimleri doğrultusunda faaliyet yapmaya mahkûm olup, bu devrim yasalarına aykırı faaliyette bulunanlar derhal kapatılır ve en şiddetli cezalarla cezalandırılırlar. İşte bu tek parti faşizmini kırmak için biz M. Kemal'e ve Kemalizm'e kafayı taktık!.

Bugün Türkiye'de, Halk Partisi genel başkanı M. Kemal'in altı oklu devrim yasalarına aykırı hiçbir anayasa ve yasa değişikliği yapılamayacağı gibi, böyle bir şeyi yapmaya kalkmak, meclis ve partiler açısından en büyük suç, kapatılma ve resmî darbe gerekçesidir. İşte bu tek parti faşizmini kırmak için biz M. Kemal'e ve Kemalizm'e kafayı taktık!.

Bugün Türkiye'de yürürlükte bulunan siyasi partiler (…) Halk Partisi'nin sağcı şubesi, Halk Partisi'nin solcu şubesi, Halk Partisi'nin Türkçü şubesi, Halk Partisi'nin Kürtçü şubesi, Halk Partisi'nin İslâmcı şubesi olmaya mahkûm ve mecburdurlar. İşte bu tek parti faşizmini kırmak için biz M. Kemal'e ve Kemalizm'e kafayı taktık!.

Bugün Türkiye'de yürürlükte bulunan darbe anayasasına ve yasalarına göre, altmış milyonluk devletimiz ve milletimiz; Halk Partisi genel başkanı M. Kemal'in altı oklu devrim yasalarına göre konuşmaya, inanmaya, giyinmeye, yazmaya, okumaya, düşünmeye…, mahkûm ve mecburdur!. İşte bu tek parti faşizmini kırmak için biz M. Kemal'e ve Kemalizm'e kafayı taktık!.

Sözde Cumhuriyet, Demokrasi ve çok parti görüntüsü içinde dayatılan bu tek parti faşizmi, yeryüzünde eşi, benzeri ve emsali kalmamış bir faşizm olduğu içindir ki, biz M. Kemal'e ve Kemalizm'e kafayı taktık!.

Bugün Türkiye'nin devlet, millet, siyâset, anayasa ve yasa yapış, Halk Partisi genel başkanı M. Kemal'e ve altı oklu devrimlerine o kadar mahkûmdur ki, üstte sıraladığımız anayasa ve yasal mahkûmiyetler yetmiyormuş gibi; bir de 1996 yılında kurulan "REFAHYOL" hükümeti, Halk Partisi'nin devrim yasalarına (Atatürk ilkeleri) uygun faaliyet yapacağını ayrıca hükümet programına yazmış ve darbe tehdidine karşı resmî ve sivil güç odaklarına fazladan bir teminat daha vermiştir. İşte bu tek parti faşizmini kırmak için biz M. Kemal'e ve Kemalizm'e kafayı taktık!.

Bugün Türkiye'nin bir numaralı problemi ve etnik, ekonomik, sosyal, siyasal ve dinî problemlerimizin çözümünün önündeki bir numaralı engel olan M. Kemal ve Kemalizm dayatmasını kaldırmak ve böylece, açıldığın, çok partili hayatın, demokrasinin, değişimin, millet iradesinin ve yeniden yapılanmanın önünü açmak öncelikli hedefimizdir. (…)

Marx, Stalin, Lenin ve M. Kemal gibilerinin ölmüş gitmiş olmaları hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü ağızlarından çıkan her söz ve yaptıkları her yasa "değiştirilemez ve eleştirilemez" kutsal bir anayasa, yasa, devlet, millet, eğitim, kültür, folklor, ekonomi, din ve siyâset şablonu olarak resmen dayatılıyor olduktan sonra, bunların ölüleri dirilerinden daha tehlikeli hâle gelir!. Bunlar ölmüş-gitmişler, fakat yaptıkları ve söyledikleri, resmen ve fiilen "değiştirilemez" bir kutsal devlet, millet, siyâset, eğitim, hayat, anayasa ve yasa şablonu hâline gelmiş. Ölmüş-gitmiş bulundukları için kendileri değiştiremezler!. Kutsallaştırdıkları ve "değiştirilemez, eleştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez" kılındıkları ve darbe anayasalarıyla ve silah zoruyla dayatıldıkları için de; milletin ve meclisin değiştirmeye, eleştirmeye ve değiştirilmesini teklif dahi etmeye hakları, yetkileri ve cesaretleri yok.

Zaten rejim muhâlifi bir kültür ve siyasi hareket oluşturmaya kalkmak da en büyük suç ve ceza konusu. İşte bir devlet ve millet için asıl felaket budur. Yani adam ölmüş gitmiş ama koyduğu darbe ve devrim yasalarını altmış milyon diri değiştiremiyor, değiştirilmesini teklif dahi edemiyor, değişim kültürü ve hareketi oluşturulamıyor ve tıpkı Kızıl Ordu gibi bizim Ordu da başında nöbet tutuyor!. Başta Kürt meselesi ve Din meselesi olmak üzere Türkiye'nin tüm problemlerinin ve problemlerin çözümsüzlüğünün kaynağı, değişim ve yeniden yapılanmanın önündeki bir numaralı engel "değiştirilemez" Kemalist şablondur. Yani meşhur darb-ı meselle söylemek gerekirse:

"-Baba bir hırsız yakaladım.

-Getir evlâdım!

-Gelmiyor ki!

-Bırak gitsin evlâdım!

-Gitmiyor ki!"

Adam ölmüş gitmiş ama devletin ve milletin yakasını bırakmıyor ki!. Altmış milyonluk bir devletin ve milletin iradesi, ölmüş gitmiş bir Halk Partisi paşasına ve Halk Partisi dönemi devrimlerine mahkûm olacak!. Sonra da Meclisinizin duvarına "Hakimiyyet kayıtsız şartsız milletindir" diye yazarak, milleti ve dünyayı kandıracaksınız!. Hakimiyyet kayıtsız şartsız milletin mi, yoksa M. Kemal'in ve Kemalizm'in mi? İşlerine geldiği zaman "milletin meclisi" diyorlar, işlerine geldiği zaman "Atatürk'ün meclisi" diyorlar!.

Mezarcı: "Bu meclis Atatürk'ün meclisiyse; biz gidelim, gelsin M. Kemal yönetsin. Milletin meclisiyse; M. Kemal ve devrimlerine bağlı olma şartı anayasadan, yasalardan ve siyasi partiler kanunundan kaldırılsın" deyince, leş kargaları gibi hep birlikte bize saldırıyorlar!. O zaman da “Türkiye mezardan yönetiliyor” deyince hepten kuduruyorlar ve "Atamıza küfretti" kampanyaları yapıp, "Atatürk'ü ve devrimlerini koruma kanunu" gerekçesiyle, adi suçlu olarak yargılayıp, adi suçlu statüsünde mahkûm ederek, milleti ve dünyayı kandırıyorlar. (…)

Bundan sonraki hedefimiz, bize ve siyasi hareketimize karşı uygulanan medya, siyâset ve devlet terörünü yasa dışı ve illegal ilân etmek ve asla karşı bir cebr, şiddet ve terör yöntemine başvurmadan, rejime karşı fiili bir sivil direniş hareketi teşkilatlanması ve millet muhâlefeti direnişi başlatmaktır. (…) Özellikle Kemalizm dayatmasına karşı Meclis'te başlattığımız açık, tavırlı, kararlı, ilkeli ve sabırlı mücadele ve sivil direniş hareketi sebebiyle bizi çok seven ve sırf bu sebeple gönülden destekleyen rejim muhalifi farklı radikal gruplar; başka bir radikal rejim dayatması özlemi içinde bulunmadığımızı çok iyi bilmeli ve buna göre tavır belirlemelidirler.

Dostu da, düşmanı da kandırarak, aldatarak ve argo tabirle "kullanarak'' bir siyasi hareket ve teşkilat meydana getirmenin utancına, zilletine ve günahına düşmektense, tek başımıza kalmayı ve kaybetmeyi tercih ederiz. Bizim için Müslümanlık-Kâfirlik' meselesinden çok, daha öncelikli bir mesele, tıpkı "Muhammed-ül Emin" meselesinde olduğu gibi; Müslüman için de, gayr-i müslim için de, dost için de, düşman için de, emin ve güvenilir olma meselesidir. Çünkü O, önce "Muhammed-ül Emin" oldu, sonra peygamber oldu.

İnsanî, ticarî, sosyal ve siyasi ilişkilerde, mert kâfiri, namert Müslümana tercih ederiz. Kandırmayı, yalanı, çok yüzlülüğü, aldatmayı ve siyasi fahişeliği, itikâdî bakımdan münafıklık ve İnsanî bakımdan ise âdilik sayar ve asla mubah ve meşrû görmeyiz. Biz, işin başında "Allah, İslâm, Şeriat, Hilâfet, Şirk, Küfür, Cennet, Cehennem...."edebiyatına yüklenerek; para, parti, teşkilat, cemaat, medya ve holding patronu olan ve tabanlara ihtiyaçları kalmayacak bir güç odağı hâline geldikten sonra ise "Atatürk, laiklik, hoşgörü           edebiyatına ve kıvırmaya başlayan namertler gibi kazanmaktansa, kaybetmeyi tercih ederiz. "Ya göründüğün gibi ol, Ya da olduğun gibi görün!." Çünkü biz, ne pahasına olursa olsun mutlaka parti veya teşkilat patronu olmaya, mutlaka din ve vatan kurtarmaya ve mutlaka kazanmaya kendimizi endekslemiş ve bu uğurda her şeyi câiz ve mubah gören bir şizofreni içinde değiliz.

“Attın attın, ama sen atmadın, sen atmadın. Allah attı, Allah attı.." sırrını da bilir ve Cenâb-ı Hak dilerse, millet de isterse, teşkilat ve toplu hareket meydana getirmeye yöneliriz. Aksi takdirde, tek başımıza da olsa, bugüne kadar yaptığımız gibi sorumluluklar yüklenerek, milletin zihinsel değişimine katkıda bulunmak için elimizden geleni yapmaya ve bedelini tek başımıza ödemeye devam ederiz. (…) Beş yıl boyunca bize karşı yapılan organize küfür, hakaret, iftira, işkence, karalama, yargısız infaz ve linç kampanyalarında kullanılan yöntemler ve üslûplar göz önüne getirilirse, üslûbumuzun da son derece nazik ve kibar olduğu anlaşılır.

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

  1. Kardeşim yapacağınız en büyük hizmet mezarcının kavgamın perde arkası kitabını internete yüklemenizdir pdf formatında...kitapçılarda satılmıyor...bulmak mümkün değil bu hizmeti ancak siz yaparsınız tek umudum sizsiniz...lütfen yardımcı olun....

Yorum Yaz

  108529

-