5 ARALIK 2019 PERŞEMBE

Elif Sönmezışık

YENİ DÜNYA SİNEMASI

Elif Sönmezışık

İnsanlık şu demde hem bir savaş hali yaşıyor, hem de yaşamıyor.

Bir tarafı dünyeviliğin doruklarında, türlü iş ve eğlencelerin peşindeyken, diğer tarafı dünyanın gönlü hoş eden nasiplerinden uzakta, yoksunluk ve hayat mücadelesi içinde perişan.

Bu iki zıt yaşayış âdeta birbirinin burnunun, ayağının dibinde. Üstelik bütün bu olanlara bakınca bırakın bir gün sanatla anlatılır hâle gelmesini düşünmeyi, kayıt altına alınırken ve paylaşılırken yaşanan aşırılıklarla örseleniyor insanlığımız.

2000 yılına girmek üzereyken dünya “Milenyum çılgınlığı” diye adlandırılan bir dönemi yaşıyordu. Yeni bin yılın başında, bir gecede dünyanın ters yüz olacağını sananlar ve sanmayanlar vardı. Sanmayanlar haklı çıktı.

Ne zaman bir dönem nihayetlenip yenisi başlayacak olsa hayatın gündemle ilgili-ilgisiz bütün alanlarında ne olduğuna ve ne olacağına dair sorular artış gösterir. 2000 yılı başlamadan mevcut sinema eleştirmenlerimize sık sık şu soru soruluyordu: “2000'den sonra dünya sineması neyi anlatacak?”

Bu sorunun cevabı “dünya sineması”ndan ne anladığınızla da yakından ilgiliydi. Dünyadaki sektör sinemasından söz ediyorsak, Amerikan sermayeli ve daha az da olsa Avrupa'nın payı bulunan bir sinemayı konuşmuş oluyorduk. Durum bugün de fazla değişmedi. Sanat sineması hâlen küçük ölçekli, kıyı-köşe filmlerden ibaret. O vakitler Uzak Doğu yapımlarının bugünkü kadar popüler olacağı bilinmediğinden eleştirmenlerimiz, dünya sinemasından çoğunlukla “sektör sineması”nı anlıyor ve ona göre bir değerlendirme yapıyordu.

Ortalama kanaat, 20. yüzyıl sinemasının ağırlıklı olarak Birinci Dünya Savaşı üzerinde durduğu, 2000'ler sinemasının İkinci Dünya Savaşı'na daha çok ağırlık vereceğiydi. Hâlbuki Hollywood sinemasında zaten İkinci Dünya Savaşı'nın ağırlığı alabildiğine hissedilmekteydi.

Sektör üretimi filmlerden 90'lı yıllarda küçük bir kıyamet koparan Schindler'in Listesi (1993) başta olmak üzere, Charlie Chaplin imzalı Büyük Diktatör (Amerika-1940), Kwai Köprüsü (Japonya-1957), Mukaddes Vazife (Almanya, 1981), Gel ve Gör (Sovyet-Rus, 1985), Güneş İmparatorluğu (Amerika, 1987), Ağustos'ta Rapsodi (Amerika, 1991), Stalingrad (Almanya, 1993), İngiliz Hasta (Amerika, 1996), Hayat Güzeldir (İtalya, 1997), İnce Kırmızı Hat (Amerika, 1998), Er Ryan'ı Kurtarmak (Amerika, 1998) 2000 öncesi birer efsaneye dönüşmüş sinema ürünleri oldu.

Yahudi cephesine odaklanmış filmlerde ısrarcı davranan Fransa, aynı dönemlerde çok sayıda yapımı dünyaya sundu. Yeraltı (1995), Gölgeler Ordusu (1969), Şahane Oyun (1966), Elveda Çocuklar (1987) ve Avrupa Avrupa (1990), Fransa-Belçika-Hollanda ortak yapımı Hayat Treni (1998) bunlardan yalnızca birkaçı.

İkinci Dünya Savaşı, bu arkası kesilmeyen yapımlar sayesinde, sinema izleyicisinin belleğinde yalnızca “Bir Yahudi Zulmü” ve sadece Avrupa sınırları içinde meydana gelen bir hadise olarak yerini aldı. Belki de bu bağnazlığa bir tepki olarak Kubrick sinemasından 1964 tarihli Dr. Garipaşk veya: Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Bombayı Sevmeyi Öğrendim filmi, İkinci Dünya Savaşı'nı bitiren Hiroşima ve Nagazaki saldırılarından yola çıkarak, nükleer savaş tehdidini ve Amerikan savunmasını bol ironi ve hicivle ti'ye alan bir karikatür çizdi âdeta.

Ve eleştirmenler kısmen haklı çıktı.

U-571 (Fransa-Amerika, 2000), Kapıdaki Düşman (2001), Amen (Fransa-Almaya-Romanya, 2002), Pearl Harbor (Amerika, 2001), Piyanist (Fransa, 2002), Hitler: Şeytanın Yükselişi (Kanada-Amerika, 2003), Çöküş (Almanya, 2004), Iwo Jima'dan Mektuplar (Japonya, 2006), Soysuzlar Çetesi (Amerika-Almanya, 2009), Kara Kitap (Hollanda-Almanya-Belçika, 2006), Kalpazanlar (Avusturya-Almaya, 2007), Katyn Katliamı (Polonya, 2007), Çizgili Pijamalı Çocuk (İngiltere-Amerika, 2008), Büyük Direniş (Amerika, 2008), Operasyon Walkyrie (Almanya-Amerika, 2008)… diye uzayıp giden liste 2000'lerin en önemli savaş filmleri oldu ve tarih skalasına bakıldığında 2000'leri âdeta bir İkinci Dünya Savaşı panoramasına dönüştürme uğraşısı, birçok filmde yapılan gönderme ve bilinçaltı mesajlarının anlaşıldığı ölçüde fark edilebildi.

Eleştirmenleri yeterince haklı çıkarmayan gerçek ise, 2000 öncesinin Birinci Dünya Savaşı konulu filmlerin resmigeçidi oluşuydu. Amerika, Vietnam Savaşı'na dair “özgün felsefesini” zihinlere kazımak için Uzak Doğu'nun bütün dehlizlerini kurcalamış ve sayısız film üretmişti. Dünya sineması ise İkinci Dünya Savaşı sıralarında sahip olduğu nispeten daha ileri teknolojiyi vakit kaybetmeden gündeme endekslemiş ve roman uyarlamaları dışında Birinci Dünya Savaşı'nı konu alan kayda değer pek fazla film üretilmemişti.

Ancak zamanın akışı, birçok alanı biçimlendirirken “sıradan” insanların aklının ermeyeceği tuhaf yenilikleri de beraberinde getiriyor. Zira bütün bu öngörülerin dışında 2010'lar itibariyle dünya sineması adına yeni bir eğilim başgösterdi.

Üçüncü Dünya Savaşı'nın yaşanıp bittiği bir yakın gelecek dünyasına dair hayal gücünü zorlayan ne varsa artık sinemaya konu olabiliyordu. Bilim-kurgu ve fantastik sinemaya dâhil edilebilecek bu tür yapımlar, yirmi yaşın altındaki genç neslin kalbini çalarken, Üçüncü Dünya Savaşı'ndan adamakıllı tek kurtulan ülkenin “Süper güç Amerika”dan başkası olmayacağını anlatıp duruyordu. Elbette bunda yüksek bütçe gerektiren bilim-kurgu türünün Hollywood tekelinde olması büyük bir etkendi.

“Yeni dünya filmleri” bununla da yetinmedi, “isyan” duygusunu en masum biçimde mayalayacak ve körükleyecek alt mesajlar da taşıdı ve taşımaya devam ediyor. Üstelik bu akımla yeni olmamakla birlikte, artık daha sık karşılaşır hale geldik. Bu yapımlardan arasında “temkinli” izlenmesi gerektiğini düşündüklerimden birkaçı: Brazil (1985), On İki Maymun (1995), Truman Şov (1998), Matrix (1999), İsyan (2002), V for Vendetta (2005), Son Umut (2006), Beni Asla Bırakma (2010).

Açlık Oyunları serisi (Hunger Games, 2012), Uyumsuz serisi (2014), Labirent serisi (2014), Çılgın Max: Öfkeli Yollar (2015) ve 2010 yılından sonra ABD kaynaklı fantastik kitaplardan uyarlanan film serileri…

Bu filmler, asla insan ırkının devamını tehlikeye atan savaşların nasıl meydana geldiğine ve nasıl sonuçlandığına dair bir fikir vermiyor. Bir önlem ya da barış fikri taşımıyor. Kurtuluşun/devrimin ardından işlerin nasıl yürüdüğünü anlatmak gibi bir kaygısı yok. Kurulu düzenlerin haksızlıkla inşa edildiği ve adil olmadıklarına dair tohum ekiyor, isyan çıkartarak asilere zafer tesis ediyor ve çekiliyor. Öncesi ve sonrası belirsiz, bir ara sürecin dayanılmaz cazibesi ile izleyicinin kanını kaynatmaktan başka bir vaadi yok. Ancak genç nesiller açısından sağlıksız bir ezberin yinelendiği bir aksiyon aracı. Hem de fazlasıyla zehirli…

Batı'nın ırkçı yaklaşımından mı, yoksa gelecekte silinip gideceği inancından mı bilinmez, Ortadoğu'dan hiçbir iz taşımayan ve çoğunlukla birer distopya manzarası çizen bu yeni nesil yapımlar, hâlihazırda süper güçlerin gölgesinde yaşanan Ortadoğu ve Müslüman dünyasının yaşadığı soykırımın ve fizikî-psikolojik-sosyolojik-antropolojik yıkımın bir Üçüncü Dünya Savaşı hazırlığı (ya da ta kendisi) olduğundan habersizmiş gibi yapıyor. Ve kendi gençliğimiz, içinde kendi geleceğinin olmadığını çok iyi bildiği bir gelecek hayaline mahkûm edilmiş oluyor.

Her ne olursa olsun, Amerika ve Avrupa sektör sineması, dönemlere ve çağlara sağlıklı yorumlar getirebilecek ve değer katacak bir “sınama sathı” olamaz. Diğer taraftan insan meselelerini içeren her tür filmin düşünce alanına sağladığı katkı inkâr edilemese de izleyicisi azdır. Odakta duran ve sürekli tüketilen sinemanın ne tür tohumlar ektiğini gözden geçirmekte fayda var. Bir diğer hatırlatma: Hormonlu, bağımlılık yapan, çok zehirli yapımlar yalnızca okyanus ötesinden gelmiyor, kendi içimizden de üretilebiliyor artık.

ELİF SÖNMEZIŞIK - TERCÜMEİHÂL

Yazar Elif Sönmez Işık, Türkiye Yazarlar Birliği 2017 yılı 'basın fıkrada' ödülü sahibi

ELİF SÖNMEZIŞIK DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  919596

-