21 KASIM 2019 PERŞEMBE

Lütfi Bergen

YESEVÎLİK

Lütfi Bergen

“Hakikat-ı Muhammedî” ya da “Nûr-î Muhammedî” terimi sufî sözlükte Muhammedî (asv) hakikat demektir. Kâşânî'ye göre, ilk belirme (te'ayyün-i evvel) ile beraber zâttan ibaret olup, Esmâ-i Hüsnâ'nın tamamı Hakikat-ı Muhammediyye'dir. Bu hakikate, ism-i Âzam da denir (Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Rehber Yayınları, 1997: 312).

Hz. Âdem (as)'den başlayarak bütün peygamberler kendilerinden sonra gelecek bir üstün peygamberden haberdardılar: “Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: Andolsun ki size kitap ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı, demişti. Onlar: Kabul ettik, dediler. (Allah da) dedi ki: Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” (3 Al-i İmran 81).

İsmail Hakkı Bursevî “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn / Bunun içindir ki ey peygamber! Biz seni, ancak âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik” (21 Enbiya 107) ayetinin tefsirinde “Hz. Muhammed'in nûru Allah'ın ilk yarattığı şeydir. Sonra arşdan yeryüzüne kadar bütün mahlûkatı onun nûrunun bir kısmından yarattı. Onu varlık ve şühûd âlemine göndermesi bütün mevcûdat için rahmettir. Her şey ondan sâdır olmuştur, onun oluşu mahlûkatın oluşudur ve varlık sebebidir. Bütün mahlûkat üzerine Allah'ın rahmet sebebidir. Yaratıkların hepsi sûretâ mahlûk olarak ruhları olmaksızın kudret fezasına atılmış Hz. Muhammed'in gelmesini bekliyordu. O âleme teşrif edince onun varlığıyla hayat kazandı, çünkü o bütün mahlûkatın ruhudur” (Mehmet Demirci, Nûr-i Muhammedî, Kitabevi Yayınları, 2008: 55) ifadesinde haklıdır.

Nûr-î Muhammedî haktır.
Bu bilgi Hz. Ali (ra)'de ve Ehl-i Beyt'te saklıdır. Araplar Hz. Peygamber (asv)'in vefatını müteakip tarihsel kabilevî toplum tasavvuruna döndüler ve Ehl-i Beyt'e “Medine=Şehir” içinde yer açmadılar.

Bilgi (marifet), Arapların asabiyeti nedeniyle Arabistan'dan çıkarıldı ve Horasan'a ulaştı.
Böyle bir çerçeve içinde konuşmadan Osmanlı'yı devlet olarak varlık sahasına çıkaran Yesevî toplulukların bağlı olduğu hakikat ve marifet'in “neliği” belirlenemeyecektir.

Hakikat ve marifet kapılarının referans kavramı fütüvvet-feta'dır. Fütüvvet, Hakikat-ı Muhammedî'nin zuhuru olarak anlaşılmalıdır. Hakikat-i Muhammedî'nin tecellileri ise, Âdem (as)'de ve gelmiş geçmiş 25.000 peygamberde görülmüştür.

Hakikat-i Muhammedî, bütün peygamberlerin urf-hikmet-iffet-şecaat-akıl-adaletinin cümlesidir. Bu marifet çift kanatlıdır: 1) Marifet, Hz. Muhammed (asv)'in varlığında, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin ahlâkının ilahi olarak cem edilmiş halidir; 2) Hz. Muhammed (asv) de gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin ahlâkını kendi ümmetine yol-sırat bulabilmesi için cem edip Hz. Ali (ra)'ye üflemiştir.

Hz. (ra)'nin “La fetâ illa Ali” tabirine mazhar edilmesinin sebebi budur. Fütüvvet ve Hakikat-i Muhammedî, bir kitabî bilgi (şeriat, tarikat) değil, kıraat edilmiş marifettir ve Hz. Ali'ye (Ehl- Beyt'e) verilmiştir.

Bu marifet, Arap dünyaperestliği saltanat kavgasına dönüşünce Ehl-i Beyt mensuplarınca Horasan'a kaçırılmıştır. Türkmenler, Hz. Nuh oğulları olarak bu marifete yabancı değillerdir. Fakat bu marifeti ortaya koyacak dem=şurb=ç(ş)orba'dan yoksun kalmışlardır. Marifet ehli sofra açmakla sefer eyler. Nitekim Hz. İbrahim (as) gelen iki meleğe sofra açmıştı.

Ahmet Taşğın'ın da ifade ettiği gibi, Ehl-i Beyt'in Horasan'a sefer eyleyerek sofra açmasıyla (sefer=sofra aynı kökten gelir) Türkmenler eksikliğini hissettikleri “hakikat”i buldular. Sofra, pir-mürşidin alametidir. Türkmen içinden “ene'l Hakk” (Hallac-Yunus Emre) sözü buradan çıktı. Fakat yol dört kapıdır, dördüncüsü “Marifet” idi.
Ahmet Yesevî dördüncü kapının mürşidi idi.

Türkmenler O'nun halifelerinin çerağı ile vahiy coğrafyalarının kesiştiği bir yurt olan Anadolu'ya sevk edilmişlerdir.
Nitekim Koyun Baba da Horasan'da doğmuştur ve sekizinci imam olan İmam Ali Rıza (as) soyundan bir seyyiddir (Muzaffer Doğanbaş, Koyunbaba Velâyetnâmesi, Dörtkapı Yayınevi, 2015: 27). Koyun Baba, Osmancık şehrine geldiğinde, o zamanlar Osmancık'ta ehl-i velâyet kırk kişi bulunmaktadır. O gelince bu kişilerin çerağları söner, yakmaya çalışsalar da yakamazlar. Aralarında tartışırlar. Kırk kişiden Mantık Dede, velâyet sahibi diğer kişilere, Osmancık'a tasarruf sahibi bir kimsenin geldiğini ve çerağlarının bu nedenle söndüğünü ifade eder. Bunun üzerine Koyun Baba'yla tanışırlar. Koyun Baba, ehl-i velâyet kırk kişiye “Hemen ırak dest yakından uçduk bu dar-ı fenaya misafir düşdük. Mevlüdüm Horasan Vilayetindendir. Aslım İmam-ı Heştim ve meşrebim Ali'dendir ve nasibim bilâ-vasıta Cenab-ı Hakdan sunuldı. Eyleküm bu vilayetin gözcülüğü bize verildi siz gayri yere gidin” der. Bundan sonra Koyun Baba Sultan (ks) azizin velâyeti eşkâre oldu. Mürid muhip çoğaldı (Doğanbaş, 2015: 55, 70).

Fütüvvet, Ömer Lütfi Barkan'ın dört içtimaî zümresi olan Gazi/Ahi/Abdal/Bacı örgütlerinin hepsini harekete geçiren marifettir. Fütüvvet, Hz. Peygamber (asv)'in Medine'de uyguladığı “muahat” (kardeşleşme) ile içtimaileşebilir. Bu kavramın Yesevî topluluklarında muadili “musahiplik”tir.

Kur'an'ın rehberliğine nazar edersek, “Fütüvvet”, tasavvufun kavramı değildir. Kur'an, Ashab-ı Kehf'i “fetâ” olarak zikretmişti: “Gençler/fityetu mağaraya sığındıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize emrimizden mürşidi tayin et” (18 Kehf 10). Bu nedenle “rehbersiz yola gidilmez, mürşidsiz müşkül çözülmez, pirsiz kurban kesilmez.”

Kur'an İbrahim (as)'i (21 İbrahim 60); Yusuf (as)'u (12 Yusuf 30); Musa (as)'nın genç arkadaşını (18 Kehf 60) “feta” olarak zikretmiştir. Buna göre fetâ, Hakikat-i Muhammedî'ye ait bir marifettir ve Hz. Âdem'e kadar geriye götürülebilir.

Fütüvvet, Anadolu'ya değişik sosyolojik tabanla geldi, buna göre tasnif oldu: 1) Kabileleriyle gelen Tekkeler (Ör: Dede Garkın); 2) Aileleriyle gelen Ahiler (Ör: Seyyid Hârûn); 3) Abdal gelenler (Koyunlu Baba); 4) Kılıç ehli Gaziler (Turgut Alp, Gündüz Alp); 5) Bir de bu ricalin kadın teşkilatları vardı ki Fatma Bacı bunlardandır.
Marifet kazanında ç(ş)orba kaynatan kim?

LÜTFİ BERGEN - TERCÜMEİHÂL

2009’dan itibaren değişik internet sitelerinde ve Hece, Hece, Öykü, İdeal Kent, Düşünen Siyaset, Opus, Değirmen, Hak-İş Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, Kün Edebiyat, İtibar, Granada, İştirakî, Anadolu Gençlik, Çilingir, Diyanet Dergisi, Yolcu gibi dergilerde; Yeni Şafak ve Star gazetelerinin kitap eklerinde, Star Gazetesi Açık Görüş, Al Jazeera Türk, Arkitera Mimarlık gibi mecralarda makaleleri yayınlandı. 2012’de Eleştirel edebiyat- din- iktisat ilişkilerini temel alarak yöneldiği erken dönem Cumhuriyet hikâyesi incelemelerini “Edebî Metinde Din – İktisat” başlığı ile yayınladı. “Edebi Metinde Din- İktisat” başlıklı kitap 2012 TYB Edebi Tenkit Ödülü almıştır. Basılmış Eserleri: Azgelişmişlik Üstünlüktür (1996- 2012); Ahlâk Ayaklanması (1999- 2012); İsyandan Dirliğe: Anadolu’da Yerli Olmak (2011); Edebî Metinde Din – İktisat (2012) - TYB Edebi Tenkit Ödülü (2012); Kozmosta Yerlilik- Evlerimizi Kaybediyoruz (2013); Kenti Durduran Şehir (2013); Kent-İslâm ve Kapitalizm –Şehre Yürüyelim Batı Yıkılacak- (2014); İslâmcılık Söylem ve Eylem –Bir Şiddet Eleştirisi- (2014); Medeniyet – Müslüman Toplumsallığın İnşâsı- (2014); Devlet ve Allah –AnadoluSol Bakış- (2014); İnsanın Beşinci Zindanı (2015); Bilginin Kaynağı Nedir (2015); Kalın Anadoluculuk- İsmet Özel’e Bir Cuma Mektubu (2015).

LÜTFİ BERGEN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  765820

-