25 MAYIS 2020 PAZARTESİ

Hüseyin Yağmur

YUNAN DOSTLUĞUNU KİMLER ORTAYA ÇIKARDI?

Hüseyin Yağmur

Ülkemizde özellikle Kemalist-laik kesimde bilgi düzeyinin maalesef ilkokul günlerinden kalma “Türküm doğruyum çalışkanım” ezberinden ibaret olduğunu zaman zaman söylüyorum.

 Okumayan, dinlemeyen, başka bir bilgi dinlemekten hoşlanmayan, sadece kendi ezberleri tekrar edilirken kulak kesilen bu kesimin son yıllarda sağda solda dillendirdiği bir söylem var: Eğer Atatürk olmasaydı şimdi sizin isminiz Yunan ismi olurdu.

 Esasen isimleri ve cisimleri Müslüman Türk'e benzemeyen bu şahısların böyle bir söylemi kendilerine bayrak edinmelerinde ‘bastırma psikolojisinin' derin tesirleri var.

 Söyledikleri tarihi gerçeklerle ilgisi olmayan gazete köşelerindeki ‘okumaz yazar' köşe yazarlarından alıntılardan başka bir şey değil…

 Şimdi tarihi gerçeklere tek tek göz atalım. Ve Yunanlıların aslında kimin nesi olduklarına bakalım.

…………….

 Kurtuluş Savaşı günlerinde her kesimin bulduğu kurtuluş çareleri, kendi meşrebine göreydi. İstanbul'un yüksek sosyetesinden bir grup hanım, işgal ordusu subaylarıyla balo ve kokteyllerde bir araya gelip işgal şartlarının yumuşatılmasını sağlamayı hedeflemektedirler. Osmanlı İstanbul'unda ‘kadınların mahrem olmayan erkeklerle toplantılarda bir araya gelmesi yasak iken' bu vesile ile gelenek de bozulmuştu “Türk sosyetesinden bazı hanımlar Beyoğlu'ndaki bir elçiliğin balosunda işgal güçlerinin sayesinde yabancı erkeklerle birlikte bulunurlar.” (Gentizon,1995:33)

 Ne var ki, Batı terbiyesi almış Türk kadınının işgal kuvvetleri subaylarıyla bu birlikteliklerinden müsbet bir fayda hasıl olmaz. Devrin şahitlerinden Paul Gentizon'a göre birliktelik, sadece birkaç Türk kadınının işgal subaylarıyla evlenmesi şeklinde bir sonuç verir.

 Demek ki neymiş? Bazı kesimler o günlerde gönüllü olarak işgalcilerle birlikte olmuşlar ve bu birliktelikten ismi konulmuş veya konulmamış Yabancılar peydah olmuş.

 Peki onlar bu yöntemlerle kurtuluş çaresi ararken, Anadolu kadını ne yapıyordu bir de ona bakalım? Erzurum Mebusu Fahrettin Erdoğan anlatıyor: Bir Sabah Çakallı'dan kalktık, Hacılar dağına doğru çıkarken ormanlık bir derenin içinden bir ağlama sesi işittik. Yanımızdaki jandarmalar derhal koştular. Dar bir boğazda bir çift manda, bir kağnı arabası ve üzerinde dört sandık mermi, başında da bir kadın ağlayıp duruyordu. Kadının ağlamasını duyan eşim Bayan Zehra derhal arabadan atlayıp kadıncağızın yanına vardı; niçin ağladığını sordu. Kadının mandalarından biri hasta olmuştu, diğer arkadaşları da onu bırakıp gitmişlerdi. Ormanların arasından durmadan silah sesleri geliyordu. Kadına “Arabayı bırak, mandaları da önüne kat, seni beraber götürelim” dedim. Fedakâr Türk kadını ise bana “Beyefendi, bunu nasıl bırakırım, düşman Ankara'nın üzerine geliyormuş, dört sandık cephane bırakılır mı? Bu milletimin malı olup, bana da emanettir. Ya ölürüm yahut da götürüp cepheye iletirim” dedi. Kadıncağızın yanma iki jandarmayı muhafız bıraktık; biz arabalarımızı sürerek dağın başına çıktık. Bir pınarın başında kağnılarla köylüler istirahat ediyorlardı. Bunlardan iki çift öküzle iki jandarmayı daha derhal geri gönderdik. Önceki kadın arabası, dört sandığı ve iki mandası ile gelip bize kavuşuncaya kadar da orada istirahat ettik. Sonra kafileyi uğurladık. (Erdoğan,2007:211)

 İşin özeti şudur: Mondros Mütarekesi'nin ardından Anadolu toprakları birçok ülkenin işgaline uğramışsa da Yunan askerleri tarafından gerçekleştirilen cinayet ve katliamlara hiçbirisi tevessül etmemiştir. İşgal ettikleri topraklardan çekilirken tarihi İzmir şehrini yok etmek üzere kundaklayan Yunan askerlerinin Anadolu topraklarında gerçekleştirdiği cinayet ve katliamlar uzun yıllar boyunca hafızalarda derin izler bırakmıştır.

 Ne büyük bir trajedidir ki; Cumhuriyet'in kuruluşunun ardından bir devlet politikası olarak Yunanistan ile yakınlaşma safhası ortaya çıkınca Yunanlıların Anadolu'da gerçekleştirdikleri bu cinayet ve katliamlar sistemli bir uygulamayla hafızalardan silinmeye, unutturulmaya çalışılmıştır.

 Yunan Ordusu'nun Anadolu'da gerçekleştirdiği kıyım, Cumhuriyet'in ilk yıllarında çeşitli eserlerde kaleme alınmışsa da Devlet katında alınmış ‘Yunan Dostluğu' kararı mucibince bu yayınlar zaman içerisinde fiili varlıklarını kaybetmişlerdir.

 Kurtuluş Savaşı Komutanlarından Albay Rahmi Apak  “Biz Sakarya'da yirmi bin insan şehit ve yaralı verdik. (Apak,1988:259) derken Yunanlılarla yaptığımız sadece Sakarya Savaşının bilançosundan bahseder.

Ruşen Eşref Ünaydın, bu dramı Hatıralarında şu cümlelerle izah etmeye çalışır.“Yanıp kül olmuş (Manisa)Alaşehir'in viraneleri arasında saçını başını yolarak ve ‘Ah Adilem' diyerek kızını arayan aklını yitirmiş ananın acısı hala gözümün önündedir.” (Ünaydın,1998:55)

 Dönemin şahitlerinden Ali Galip Gençoğlu'nun anlattığı büyük acılar da resmî ideolojinin Devlete biçtiği yeni politikaya  kurban edilmiştir.“(Balıkesir)Edremit'te odun istifi gibi yığılarak yakılan insanlardan geriye kalan kömürleşmiş et ve kemikten müteşekkil tepecikler; tahrip edilmiş camiler, Ayvalık'ta öldürülerek denize atılmış 16 yaşlarındaki Türk kızının içler acısı hali, Haymana'da düşman askerinin çantasından çıkan kanlı altın yüzükler ve ziynet eşyaları, Bandırma'da Haydar Çavuş Camii'nde toplânarak camiyle birlikte yakılan 3.500 kişinin hatırası zihnimde canlığını koruyor.”  (Gençoğlu,1998:67-94-103-104)

 Görüldüğü gibi dönemin şahidi Gençoğlu, Bandırma'da Haydar Çavuş Camii'nde şehirden toplanılarak götürülen ve sonra da camiyle birlikte yakılan 3.500 kişiden bahsetmektedir.

 Büyükelçi Oğuz Gökmen, ise  Manisa'da yaşanan Yunan Mezalimini şöyle anlatır: Çocukluğumda memleketim olan Manisa Yunan işgali altındaki vilayetlerden biriydi.Bir sabah alevler arasında yakılan evimizden  çıktığımızda sonuncu Yunan askerlerini kaçarken uzaktan gördük.Hem kaçıyorlar hem de rastladıkları evleri ateşe vermeye çalışıyorlardı.(Gökmen,1999:20)

 (…) Manisa'nın üzerinden aylarca duman eksilmemiş, evlerin ve cesetlerin yanık kokusu ise uzun süre insanların genizlerinden, ciğerlerinden çıkmamıştı. (Gökmen,1999:23)

 Dönemin bir başka yakın şahidi General Ali Fuat Cebesoy'dur.Cebesoy, Ege Bölgesi'nde bizzat şahit olduğu Yunan barbarlığını şöyle anlatır: Uşak'ta müthiş bir manzara ile karşılaştık. Şehrin en mamur yerleri yanmış, yakılmış ve bir harabeye çevrilmişti. Vahşice katliâmlar yapılmış, bir çok kadın, erkek ve çocuk naaşları ortalarda bırakılmıştı. Elimizden geldiği kadar Uşaklıları teskine çalıştık. Millî mücadeleyi yaratıp yaşatanların şehri tekrar ihya edeceklerini söyledik. Mümkün ilimi yardımı da yaptık. Burada nur yüzlü ak kısa sakallı bir ihtiyardan duyduğum şu sözleri hiç unutamam.- Zafer günlerini görmeden ölseydim, gözlerim açık giderdi. Ne gam oğul, intikamımız alındı. Bu Yunan zalimlerin öteki dünyada da yerleri yoktur.

 Ertesi günü öğleden evvel Manisa'ya geldik! Burada da aynı fecî manzara ile karşılaştık. 8 Eylülde düşman istilâsından kurtulan Manisa işgal senelerinde çok ıstırap çekmişti. İstirdattan iki üç gün evvel Yunanlılar, halkı katliama tâbi tutmuşlar, baştan başa tarih olan bu şehri ateşe vermişler ve mühim bir kısmını yakmışlardı.

 Biz, tren istasyonuna girdiğimiz sıralarda Yunan esirleri muhafaza altında ve yürüyüş kolu nizamında kışlaya götürülüyorlardı.Birden bire ortalık karıştı. Siyah çarşaflı bir Türk kadınının dişi bir kaplan gibi Yunan esirlerinden birinin üzerine atılıp altına aldığını ve boğazına sarıldığını gördük. Muhafızların müdahalesiyle esir güçlükle ölümden kurtulabildi. Bu Türk kadınının nasıl bir intikam hissi ile hareket ettiğini uzun uzadıya düşünmeye hacet yoktu. Biraz sonra hâdiseyi öğrendik.

 Bu siyah çarşaflı kadın Manisa'nın kenar mahallesinde küçük bir evde yavruları ile oturan bir asker karısı idi. Üzerine hücum ettiği Yunanlı da işgalde Manisa Yunan menzilinde vazife görüyordu. Gizlice bu eve musallat olan bu düşman askeri ve kendisi gibi tıynetsiz bir kaç arkadaşı kadının yetişmiş kızına tecavüze yeltenmişlerdi. 30 Ağustosta düşmanı yere seren kahraman Türk ordusunun Manisa'ya yaklaştığı günlerde de hem bu zavallı Türk kadınının evini yakmışlar ve hem de kızını öldürmüşlerdi. Evlâdının şehadeti üzerine bir çılgın gibi dağlara kaçmış ve ordumuzun Manisa'ya girdiğini öğrenince, kızının intikamını almak üzere katilleri aramağa, Yunan esirlerini birer birer ve kimseye sezdirmeden tetkike başlamıştı. Nihayet bizim tren istasyonuna muvasalat ettiğimiz saatlerde, katil Yunan askerini görmüş ve onu boğmak ve öldürmek için olanca hiddetiyle üzerine atılmıştı.Manisa'da buna benzer birçok acıklı hikâyeler dinledik. Zalim düşman neler, neler yapmamıştı. Mağlûbiyetlerinin intikamını masum, silâhsız ve müdafaasız halktan alçakçasına almak istemişti. (Cebesoy,2007:115)

 (…)Trenimiz İzmir'e yaklaşırken rahmetli arkadaşım Millî Mücadelenin ilk şehitlerinden Süleyman Fethi'yi hatırladım. Gözlerimde yaşlar tanelendi. 15 Mayıs 1919'da İzmir düşman istilâsına uğradığı zaman yerli Hıristiyan halktan da yardım gören Yunanlıların yapmadıkları rezalet kalmamıştı. Ellerinden silâhları alınmış askerlerimize sanki bir kahramanlık imiş gibi hücum etmişler, «Zito Venizelos» diye bağırtmak istemişlerdi.

 İzmir'de askerlik dairesi reisi olarak bulunan rahmetli arkadaşım Erkân-ı Harp miralayı Süleyman Fethi Bey'e de aynı teklifi yapmışlardı. Süngü tehditleri altında kalpağını çıkarıp bağırmasını emretmişlerdi.

 Süleyman Fethi:- Ben Türk zabitiyim, yaşasın Türk milleti diye bağırırım!Cevabını vermiş ve fedakâr göğsünü düşman süngülerine karşı tutarak şehit olmuştu. Süleyman Fethi mert, vatanperver ve vefalı bir askerdi. Nur içinde yatsın! (Cebesoy,2007:116)

 Nitekim firari Yunan ordusu bakiyesi İzmir'e geldiklerinde son bir gayz ve intikam eseri olmak üzere İzmir'i de ateşe vermişlerdi. Çıkan büyük yangın bir haftaya yakın bir zaman devam ederek şehrin yarısından fazlası yanmış kül olmuştur. Nihayet ordumuzun sayi ve gayreti ile bu büyük yangın söndürülmüş fakat şehrin büyük bir kısmı yanmış harap olmuştur.(Dursun,1994:124)

Anadolu'yu yakıp yıkan işte bu Yabancı İşgal Güçleriyle Dönemin yöneticileri bir çırpıda sarmaş dolaş olmuşlardı. Hatta ülkemizi işgal eden düşman kuvvetleri İstanbul'dan bir çay partisi ile uğurlanmıştı.Selahatin Adil Paşa bu olayı şöyle anlatır:General Harrington tarafından İtilaf Devletleri orduları namına 29 Ağustos'ta Türk ordusu için Sumer Palas'ta bir çay ziyafeti verilerek İstanbul'daki askeri, sivil birçok kişi çağırılmış ve kumandanlıkça da 19 Eylül 1923'de Beykoz Parkında bir garden parti ile buna karşılık verilmişti. (Sarıbay,1982:424)

 Her şeyi yeni baştan düzenleyip yeniden inşa edenler, Anadolu halkının birçok değerini devre dışı bırakırken, acılarını da bu kategoriye sokmakta bir mahzur görmemişlerdir.

 Anadolu'yu ve İzmir baştan sona yakıp yıkan Yunan Ordusunun başkomutanını esir aldıktan sonra yargılayıp hapsetmeleri gerekiyordu değil mi? Hayır bunu yapmadılar. General Trikopis'i gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş Anadolu insanın gözlerinin içine baka baka serbest bıraktılar.

 Çünkü kendilerini ülke insanına bu kadar zulmetmiş Yunan'a hala yakın hissediyorlardı.

 Sakarya'da yirmi bin insanımızın kanını döken, Manisa Alaşehir'de binlerce insanımızı öldürerek kanına giren, Bandırma'da camilere doldurarak 3.500 insanımızı katleden, İzmir'i yakan, Manisa'da evlere dadanarak kadınlar ve çocuklara tecavüz eden Yunanlılara ve Yunan Başkomutanına kimler şefkat gösterdi ise tarih önünde hesap vermeli değil midir?

Yunan dostları hızlarını alamadılar ve birkaç yıl sonra Yunanistan Başbakanını Ankara'da kırmızı halılarla karşıladılar.

 27 Ekim 1930'da Yunanistan Başbakanı'nın Ankara'ya gelişi münasebetiyle sergilenen coşkun karşılama ve bütün Ankara caddelerinin Yunan bayraklarıyla donatılması, Venezilos'un kırmızı halıyla karşılanması, (Dilipak,1990:79)Atatürk Bulvarı'na alınmayan Türk köylüsünün ruhunda sınırsız öfke patlamaları birikmesine neden oluyordu.

 Venizelos'la köşkteki görüşme iki saat kadar sürdü. Ertesi gün Gazi Orman Çiftliği'nde konuk onuruna otuz kişilik bir yemek verildi. Yemek çok samimi bir hava içinde geçti. Yunan Başbakanı, Atina'dan gelirken bir sandık şarap getirmişti. Bizimkiler de konuğa Ankara'dan ayrılırken bir kafes içinde beyaz renkli bir Ankara Kedisi hediye etti.

 Yunanistan Başbakanı Venizelos'un ziyaretine, bir süre sonra o devrin başbakanı İsmet İnönü, Atina'ya giderek karşılık vermiştir. İnönü, Bursa'da Osman Gazi'nin türbesinde, kılıçla padişahımızın sandukasına vurarak “Kalk ey Türk, bak bütün tarihin nasıl devriliyor” (Kabaklı,1989:91) diyen Venizelos'un oğlu ile sarmaş dolaş pozlar vermişti.

 Anadolu halkının acıları daha dipdiri dururken Devletin yöneticileri Türk-Yunan Dostluğu için kadeh kaldırmaya başlamışlardı bile.

 Velidedeoğlu, bu anlamda yaşadığı bir olayı hatıralarında şöyle anlatır.Oradaki lokantada, Türkiye'den mübadil olarak gitmiş, Rumlar vardı. Hep Türkçe konuştuk. Mastika, sakız rakısı, bira, anasonlu rakı, şarap, metaksas konyağı, yemek sırasında ve yemekten sonra sunulan içkilerdendi. Kadehler sık sık Türk-Yunan dostluğu, Atatürk ve Venizelos onurlarına kaldırılıyordu.(Velidedeoğlu, 1977:298)

 Anadolu'yu yakıp yıkan Yunanlılarla kurulan bu dostluk, Anadolu halkını son derece rahatsız etmiş ancak Devlet tarafından yapılanlara direnemedikleri için bu büyük acıları hüzünle sinelerine gömmüşlerdir.

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  435677

-