Hüseyin Yağmur

ZAMANIN VE DÖNEMİN VİCDANLIĞINA TALİP OLMAK

Hüseyin Yağmur

Necip Fazıl Kısakürek'in sadeleştirerek dilimize kazandırdığı 'Reşahat' isimli tasavvuf klasiğinde 'Ubeydullah Ahrar' isimli altın silsile büyüğü olan İslam aliminin menkıbeleri anlatılıyor.

Ubeydullah Ahrar, ilminin yanı sıra bazı manevi derecelerle ve hallerle güçlendirilmiş bir İslam büyüğüdür.

Hace Ubeydullah henüz genç yaşlarındayken zamanın Sultanının sarayına gider. Burada bir vesileyle sultanın vezirlerinden biriyle tanıışır. Bir süre sonra vezirdeki manevi hal Hace Ubeydullah'a aşikar olur. Hace Ubeydullah bunun üzerine bu zata 'Sizde Allah'ın hoşnut olduğu bir hal mevcut. Böyle bir sarayda bu hale nasıl kavuştunuz?' diye sorar. Vezir genç hocanın bu haline önce şaşırır sonra kısaca şöyle cevap verir: Ben Sultanın bu sarayda ve diğer devlet işlerinde adil kararlar almasına, zulümden uzak durmasına yardımcı oluyorum.

Genel olarak dinimizde devlet işlerinden uzak durmak öğütlense de çok özel bazı devir ve durumlarda bu vazifelerde bulunmak 'dönemin vicdanı olmak' fırsatını sağlıyor.

Nitekim Mevlana Hazretleri de kendisine devlet işlerinden yorulduğunu bu yüzden ayrılmak istediğini söyleyen Selçuklu Valisine şu olayı anlatır:(...) Harun-u Reşid zamanında bir vali vardı. Hızır her gün onu ziyaret eder gönlünü alırdı. Bir gün yorgunluğunu ileri sürerek görevini bırakıp emekliye ayrıldı. Hızır ziyaretlerini kesti. Yanına uğramaz oldu.

Bu duruma çok üzülen valiye bir gece rüyasında: “Senin derecenin yüksekliği o işte idi denilir.”

O da ertesi gün Halifeye giderek eski görevine tekrar atanmayı talep eder. Dürüstlüğünü bilen halife kendisini kırmaz.

Vali göreve başlayınca, Hızır kendisine tekrar gelir ve şöyle der: 'Senin derecenin yükselmesi, makamında oturup yoksulları, zayıfları, ezilenleri, mağdurları koruyup kollamandır. Bu iş, binlerce halvet ve çile çıkarmaktan değerlidir.'

Mevlana; bunu anlatınca Vali istifa etmekten vazgeçer.

……………… 

Yaklaşık 650 yıl ömür süren bir büyük medeniyet kuran Osmanlı Devleti'nin çöküşü birden olmadı. Yüzlerce uyarı ve alamet ortaya çıktığı halde bu işaretler Dönemlerin yöneticileri tarafından dikkate alınmadığı için Osmanlı Devletinin yıkılması mukadder oldu. Yakın tarih okumalarım sırasında karşıma çıkan birkaç örneği buradan paylaşayım

Osmanlı Devletinin en önemli  eyaletlerinden biri olan Halep'in 20. Yüzyıldaki  hali kenti büyük savaş'tan önceki yıllarda ziyaret eden Mark Sykes tarafından şöyle tarif ediliyordu: Sekiz yıl önce ilk kez gittiğimde tipik bir Kuzey Suriye kentiydi. Kalabalık, harap pazarlarında pislik ve hastalık hüküm sürüyordu. Binalara bakıldığında en göze çarpan özellikleri, yıkılmaya yüz tutmuş olmaları ve zavallılıklarıydı. Ekmekçi tezgahlarına aç gözlerle bakarak sarsak sarsak dolaşan yarı aç askerler şehrin hemen kapısından öteye doğru uzanan kıraç ve ekilmemiş topraklar inşaat halinde kalmış binalar ve Müslümanların yabanıl aptalca tutuculuğu bir yokluk cehalet ve çöküntü manzarası oluşturuyordu (Masters, 2012: 90).

Musul Valisi Nâzım Bey Musul'da bulunduktan sonra memuriyetinin naklolunduğu, Erzurum Vilayeti'ne giderken yanında kuvvetli bir müfreze dahi bulunduğu halde Musul'a sekiz saat mesafede bir yerde taarruza uğrayarak mallarından ve eşyasından bazıları çalınmış, yanındaki jandarmalardan birkaçı yaralanmış ve biri öldürülmüştü. Bir valinin kendi vilayeti dahilinde o zamana kadar işitilmemiş bir taarruza uğraması cidden esef ve hayreti mucip olmuştu. Bu hâdise Avrupa matbuatına bile intikal ederek Osmanlı memleketlerinin emniyet ve düzenden ne dereceye kadar mahrum olduğuna büyük bir delil sayılmıştı (Tepeyran, 1998: 537-538).

Ama kimse bu çürüme ve bozulmayı görmek istemiyor, devlet içten içe çürümeye devam ediyordu. Benim tanıdığım bir Bakan toplantılarda bakanlık yöneticilerine şöyle derdi: “Toplantılarda doğruyu konuşmak lazım. Bakanın her fikrine katılmak saygı değildir. Bu yaklaşım insanı uçuruma götürür.”

 ‘Sahabe Hayatından Tablolar' isimli kitaptan bir alıntı ile yazımızı noktalayalım:-Salim (Rha) azatlı bir köleydi. Salim(Rha)  kendisini yetiştirdi ve otorite bir alim oldu. Salim(Rha), alim olduğu kadar hakikat konusunda sözünü ve tavrını sakınmayan bir kişiydi.

 Hz. Peygamber, Mekke'nin fethinden sonra Halid b. Velid'i yeni Müslüman olmuş bir bölgeye göndermişti. Halid b. Velid'in komutasındaki seriyyede Salim(Rha)  de vardı. Uzak bir köyde yaşayan bir kabile ile karşılaştıklarında bir kargaşa oldu. Halid. B. Velid köylülerin Müslümanlıkla ilgili kanaatlerini dinlemeden saldırı emri verdi. Karşı taraftan ölen ve yaralananlar oldu. Haber Hazreti Peygambere gelince Peygamberimiz çok üzüldü ve ‘Ya Rabbi Ben, Halid'in yaptıklarından beriyim' dedi.

 Halid b. Velid komutasındaki şeriyye Mekke'ye dönünce, olanlar anlatılınca, Peygamberimiz öfke içinde ‘Onun yaptıklarına hiç mi itiraz eden olmadı?' diye sordu. Ordudakiler ‘Evet, Salim ona itiraz etmişti' dediler.Peygamberimiz bunu duyunca rahatladı, öfkesi geçti.

 Çünkü Salim, Halid b. Velid'i saldırı kararından hemen sonra uyarmıştı. Halid b. Velid, önce dinlemiş, sonra kendini savunmuş, sonra da sert bir şekilde Salim'e cevap vermişti.

 Ancak Salim(Rha), Halid b. Velid'e yaptıklarının yanlış olduğu konusunda ısrar etmişti. Nitekim Peygamber de tarih de Onu haklı çıkardı.

 …………………..

Rivayet  olunduğuna göre; ünlü mutasavvıf Ebubekir Verrak şöyle söyledi: Üç sınıf insan vardır: Ulema, umera ve fukara. (Fukaradan kastedilen dervişlerdir)

Ulema bozulunca din elden gider, umera bozulunca devlet elden gider, fukara bozulunca ahlâk elden gider.

Ulemayı bozan hırsıdır. Umerayı bozan adaletsizliğidir. Fukarayı bozan riyakarlığıdır.

Zamanın vicdanlığına talip olacak, doğruları söyleyecek yöneticilere  ne çok ihtiyacımız var.

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  278075

-