25 MAYIS 2020 PAZARTESİ

Hüseyin Yağmur

ZİFİRİ KARANLIKTAN AYDINLIĞA

Hüseyin Yağmur

Malum olduğu üzere Peygamber Efendimiz, gençliğinde 'Erdemliler Cemiyeti' isimli bir teşkilatın kurucularından biri olmuştu. Yıllar sonra o dernekten bahsederken şöyle buyurmuştu :'Abdullah ibn Cudan'ın evinde bir antlaşmaya tanık oldum ki, onu kırmızı develere değişmem. İslam'da da böyle bir antlaşmaya çağırsalar hemen kabul ederim.'

Bir hayırlı cemiyet faaliyeti etrafında toplanmanın, kırmızı develere değişilmeyecek bir peygamber sünneti olduğuna inananlardanım.

Bana da 2005 yılında, Uluslararası sağlık yardımları yapan, Kutupyıldızı Sağlık Gönüllüleri Derneği'ne kurucu olmak nasip oldu. Başbakanlığa bağlı TİKA ile birlikte Derneğimiz birçok ülkeye sağlık yardımı götürdü.

Binlerce hastaya ilaç, muayene, tedavi ve ameliyat yardımı yapıldı. Afrika'da 50 yıl aradan sonra dünyayı  ve yanındaki babasını yeniden görenler, yıllardır taşıdığı kavun büyüklüğündeki kistlerinden kurtulanlar oldu.

Halen 5 kıta ve 100 ülkede faaliyet gösteren TİKA, kendisiyle koordinasyon içinde çalışan derneklere faaliyet raporu göndermiş. Bu rapor kitabını incelerken bir bilgi dikkatimi çekti.

Buna göre 24 ülke uluslararası yardım faaliyetleriyle öne çıkmış. Bu ülkeler içerisinde tek Müslüman ülke olarak Türkiye dikkat çekiyor.

Bir Nijerli köylü Avrupalı beyazları kastederek Türk doktora şöyle demişti: Onlar da beyaz siz de beyaz. Ancak siz, kar beyaz....

Çünkü bu fakir ülkelere yardım yapan Batılı ülkeler beyaz adamın dinini, ideolojisini götürdükten sonra buraları birer sömürge haline getiriyorlar.

İncili verip, ellerindeki ekmeği alıyorlar.

Ancak Türk sivil toplum kuruluşları bu topraklarda farklı bir misyonla hareket ediyor. Maksat yardıma muhtaç insanlığa bir nebze de olsa şifa olabilmek.

Bütün bunları neden naklettim? Kitapta yayınlanan haritayı görünce yakın tarihte sivil toplum kuruluşlarının yaşadığı kabusları hatırladım.

Şimdi STK'larla birlikte dünyaya yetişmek için uğraşan devlet o günlerde STK'lara karşı amansız bir savaş başlatmış, onları birer birer yok etmeye çalışıyordu.

Tanıdığım dindar doktorların kurucusu olduğu Sağlık Vakfı'nı kapatmak için 28 Şubat Darbecileri dava açmışlardı.

Sağlık Vakfı'nın yaptığı sağlık taramaları kapatma dosyasında suç delili olarak yer alıyordu.

O günlerde öyle bir devlet terörü estirildi ki dernek ve vakıflar bırakın faaliyet yapmayı, yarına çıkıp çıkamayacaklarını bilemiyorlardı.

Biri subaydan oluşan heyetler STK merkezine gelip asık suratla, iskarpin ayakkabılarıyla  bütün kutsal değerlerimizi çiğneyerek sözde denetim yapıyorlardı.

 

Ben o fırtınalı günlerde Hukukçular Derneği Yönetim Kuruluna seçilmiştim. Bir gün eşim, heyecan içerisinde 'Bir polis seni arıyor, Karakola gidecekmişsin' dedi. Ertesi gün gittiğimde ilgili polis 'Sen Hukukçular Derneği yönetimine girmişsin. Yeni bir emir yayınlandı. Biz bazı derneklerin yönetim kuruluna seçilenleri karakola çağırıp yakından görüyoruz' demişti.

Anlaşılan böyle bir emir almıştı.

Bir gün de başka bir dernek için Vatan Caddesi'ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne çağırdılar. Maksat yakından görmek imiş.

Maksat tabi ki görmek değil, sindirmek ve gözdağı vermek idi.

Şimdi rahmetli olmuş muhterem bir Hocaefendi'nin Çanakkale'deki köy evinin bahçesinde bile o günlerde ceset aramışlardı(!)

Bu ülkeye yüzlerce sivil toplum kuruluşu kazandırmış Hocaefendi'ye mesaj şuydu: Biz domuz bağıyla adam öldürürüz. Sonra senin bahçene gömeriz. Üzerine yıkarız. Ona göre ayağını denk al.

İşte o zifiri karanlıktan bu günlere geldik.

Artık vakıflar dernekler devletin yaptığı faydalı çalışmaların bir parçası olarak görülüyor.

Dolayısıyla fakir ülkelerde at koşturan Avrupalı misyonerlerin canı bugünlerde çok sıkkın.

Nereye gitseler Türk vakıf ve dernekleriyle karşılaşıyorlar.

28 Şubat, kurgulandığı gibi bin yıl sürseydi misyonerler rahat rahat çalışabileceklerdi.

Mazlumların duaları kabul oldu da tuzaklar bozuldu. Yoksa halimiz haraptı...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zifiri karanlıktan aydınlığa

Malum olduğu üzere Peygamber Efendimiz, gençliğinde 'Erdemliler Cemiyeti' isimli bir teşkilatın kurucularından biri olmuştu. Yıllar sonra o dernekten bahsederken şöyle buyurmuştu :'Abdullah ibn Cudan'ın evinde bir antlaşmaya tanık oldum ki, onu kırmızı develere değişmem. İslam'da da böyle bir antlaşmaya çağırsalar hemen kabul ederim.'

Bir hayırlı cemiyet faaliyeti etrafında toplanmanın, kırmızı develere değişilmeyecek bir peygamber sünneti olduğuna inananlardanım.

Bana da 2005 yılında, Uluslararası sağlık yardımları yapan, Kutupyıldızı Sağlık Gönüllüleri Derneği'ne kurucu olmak nasip oldu. Başbakanlığa bağlı TİKA ile birlikte Derneğimiz birçok ülkeye sağlık yardımı götürdü.

Binlerce hastaya ilaç, muayene, tedavi ve ameliyat yardımı yapıldı. Afrika'da 50 yıl aradan sonra dünyayı  ve yanındaki babasını yeniden görenler, yıllardır taşıdığı kavun büyüklüğündeki kistlerinden kurtulanlar oldu.

Halen 5 kıta ve 100 ülkede faaliyet gösteren TİKA, kendisiyle koordinasyon içinde çalışan derneklere faaliyet raporu göndermiş. Bu rapor kitabını incelerken bir bilgi dikkatimi çekti.

Buna göre 24 ülke uluslararası yardım faaliyetleriyle öne çıkmış. Bu ülkeler içerisinde tek Müslüman ülke olarak Türkiye dikkat çekiyor.

Bir Nijerli köylü Avrupalı beyazları kastederek Türk doktora şöyle demişti: Onlar da beyaz siz de beyaz. Ancak siz, kar beyaz....

Çünkü bu fakir ülkelere yardım yapan Batılı ülkeler beyaz adamın dinini, ideolojisini götürdükten sonra buraları birer sömürge haline getiriyorlar.

İncili verip, ellerindeki ekmeği alıyorlar.

Ancak Türk sivil toplum kuruluşları bu topraklarda farklı bir misyonla hareket ediyor. Maksat yardıma muhtaç insanlığa bir nebze de olsa şifa olabilmek.

Bütün bunları neden naklettim? Kitapta yayınlanan haritayı görünce yakın tarihte sivil toplum kuruluşlarının yaşadığı kabusları hatırladım.

Şimdi STK'larla birlikte dünyaya yetişmek için uğraşan devlet o günlerde STK'lara karşı amansız bir savaş başlatmış, onları birer birer yok etmeye çalışıyordu.

Tanıdığım dindar doktorların kurucusu olduğu Sağlık Vakfı'nı kapatmak için 28 Şubat Darbecileri dava açmışlardı.

Sağlık Vakfı'nın yaptığı sağlık taramaları kapatma dosyasında suç delili olarak yer alıyordu.

O günlerde öyle bir devlet terörü estirildi ki dernek ve vakıflar bırakın faaliyet yapmayı, yarına çıkıp çıkamayacaklarını bilemiyorlardı.

Biri subaydan oluşan heyetler STK merkezine gelip asık suratla, iskarpin ayakkabılarıyla  bütün kutsal değerlerimizi çiğneyerek sözde denetim yapıyorlardı.

 

Ben o fırtınalı günlerde Hukukçular Derneği Yönetim Kuruluna seçilmiştim. Bir gün eşim, heyecan içerisinde 'Bir polis seni arıyor, Karakola gidecekmişsin' dedi. Ertesi gün gittiğimde ilgili polis 'Sen Hukukçular Derneği yönetimine girmişsin. Yeni bir emir yayınlandı. Biz bazı derneklerin yönetim kuruluna seçilenleri karakola çağırıp yakından görüyoruz' demişti.

Anlaşılan böyle bir emir almıştı.

Bir gün de başka bir dernek için Vatan Caddesi'ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne çağırdılar. Maksat yakından görmek imiş.

Maksat tabi ki görmek değil, sindirmek ve gözdağı vermek idi.

Şimdi rahmetli olmuş muhterem bir Hocaefendi'nin Çanakkale'deki köy evinin bahçesinde bile o günlerde ceset aramışlardı(!)

Bu ülkeye yüzlerce sivil toplum kuruluşu kazandırmış Hocaefendi'ye mesaj şuydu: Biz domuz bağıyla adam öldürürüz. Sonra senin bahçene gömeriz. Üzerine yıkarız. Ona göre ayağını denk al.

İşte o zifiri karanlıktan bu günlere geldik.

Artık vakıflar dernekler devletin yaptığı faydalı çalışmaların bir parçası olarak görülüyor.

Dolayısıyla fakir ülkelerde at koşturan Avrupalı misyonerlerin canı bugünlerde çok sıkkın.

Nereye gitseler Türk vakıf ve dernekleriyle karşılaşıyorlar.

28 Şubat, kurgulandığı gibi bin yıl sürseydi misyonerler rahat rahat çalışabileceklerdi.

Mazlumların duaları kabul oldu da tuzaklar bozuldu. Yoksa halimiz haraptı...

 

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  461201

-