4 TEMMUZ 2020 CUMARTESİ

Hüseyin Yağmur

27 MAYIS DARBESİ YA DA ‘SÜREKLİ DARBE REJİMİ’

Hüseyin Yağmur

Bu yılın Mayıs ayıyla birlikte 27 Mayıs 1960 Darbesi'nin üzerinden tam 60 yıl geçmiş olacak.Konunun uzmanı olarak iddia ile söylüyorum ki; bugün siyasi hayatımızda yaşadığımız bir çok sorunun kaynağı işte bu meşum darbedir.

Çünkü bu darbe, Türk siyasi hayatını dokuz şiddetindeki bir deprem gibi derinden sarsmış, sivil ve demokratik hayatımızın kimyasını temelden bozmuştur. Darbenin ardından yapılan '61 Anayasası' ile Türk idari yapısının genleriyle oynanmış, ülkemizde, 'Sürekli darbe rejimi' diye tanımlayabileceğiz bir 'askeri vesayet sistemi' kurulmuştur.

2004 yılında yayınlanan 'Darbe, Esaret ve ölüm'  isimli kitapta Türk siyasi hayatının yaşadığı bu derin travma şahitlerinin ifadeleriyle kamuoyunun dikkatine sunulmuştu.

Bu tesbitlerden sonra şimdi de o günlere ve o günlerde bazı kesimlerdeki ruh haline göz atalım.

27 Mayıs Darbesi'nin öne çıkan subaylarından biri olan Milli Birlik Komitesi Genel Sekreteri Binbaşı Orhan Erkanlı önemli bir tesbit yaparak Türkiye'nin yakın zamana kadar içinde bulunduğu kaygan zemini şöyle tanımlar: 'Türkiye'de ihtilal ve darbe şartları her zaman vardır, yoksa da kısa zamanda oluşturulabilir...

Türkiye'nin bu zeminde çırpınıp durmasında 'Osmanlı'dan günümüze devreden' bir ayaklanma geleneğinin mevcudiyeti şüphesiz belirgin bir rol oynar. O kadar ki; Askerlerin pasif anlamda siyasete müdahaleleri, zaman zaman iktidara yönelik kalkışmaları Türkiye Cumhuriyeti'nin makus talihi olarak anılmaya başlanılmıştı.

Buna rağmen kaygan zeminin sürekli gündemde kalmasını sağlayan diğer etken ise ülkenin meşru iktidarını yıkmak üzere darbeye kalkışan subayların (Bir diğer ifadeyle silahlı bürokrasinin) bu yaptıklarına karşı önemli bir bedel ödememiş olmalarıydı. Darbeci subay Talat Turhan'ın deyimiyle 'Türkiye, darbeye kalkışan subayların sadece emekliye sevk edilebildikleri bir darbeci cennetidir.'

Bu sosyal gerçek, muhtelif darbeciler tarafından açıklanmış ve olayın vehameti gözler önüne serilmişti. 12 Mart Darbesi'nin en önemli aktörü Orgeneral Muhsin Batur, sonraki yıllarda kendilerinin konumunu 'klinik bir vakıa' olarak değerlendirerek şöyle demekteydi: 'İngiltere'de, Amerika'da bir ekonomik kriz ya da başka bir tehlike olsa, bir asker bunu önlemeye çalışsa kliniğe gönderirler.'

..........................

27 Mayıs Darbesi'ni Türk siyasi hayatının en önemli kırılma noktalarından biri olarak değerlendirmek mümkün. Türkiye üzerine araştırma yapan ilim adamlarına 'Türkiye askeri bir toplum mu?' şeklinde sorular sordurtan bir sürecin miladı olan 27 Mayıs, toplumsal yapıda bir beyin kanamasıdır aslında.

1923 yılında Anadolu toprakları üzerinde yeniden şekillendirilen devlete yeni bir ruh ve biçim verenler, devlet yapılanması içerisinde millet öğesini 'kenarda' tutmayı maslahata uygun bulmuşlardı. İşleyen süreç içerisinde birden fazla parti girişimleri de başarısızlıkla sonuçlanınca, devleti oluşturan 'asıl güç' olan millet mefhumu tamamen silinerek, geriye 'cumhursuz' bir cumhuriyet bırakılmıştı.

İşte bu tarihi beceriksizliğin mahcubiyeti ve dış baskılarla çok partili rejime geçilmiş, kerhen de olsa 'Yeter, söz milletin' diyen iradeye katlanılmıştı. Bürokrasiyle 'et-tırnak' misali iç içe geçmiş derin devlet odaklarının millet iradesine verdikleri mühlet 27 Mayıs 1960'da dolmuş ve ipler kopmuştur.

DP'li politikacılar ve seçmenler, meselenin künhüne bir türlü vakıf olamamış ve bu kırılmanın şokunu bir türlü üzerlerinden atamamışlardı. En üstten en alta kadar tüm DP camiası 'Yapılan hizmetlerin karşılığı bu mu olmalıydı?' şeklinde vakıayı sorgularken, darbenin sebebinin bizatihi millete yapılan bu hizmetler olduğunun idrakine varamamışlardı.

Bir Pazar sabahı Unkapanı'na imar çalışmalarını izlemek için gelen, bu sırada arabası çamura batan ve halk tarafından kurtarılan Menderes, işte bu duygularla yanındaki valiye 'Kemal Bey işte görüyorsun, millet bizi tutuyor, destekliyor. Acaba milletten ve bizden ne istiyorlar?' sorusunu bu duygularla sormuştu.

Milleti kıymetlendiren, devleti varlık sebebine çekmeye çalışan irade çizgiyi aşmış, kendisine konulan sınırı farkında olmadan zorlamış 'Kasketlileri adam ettik, şimdi sıra kravatlılarda' diyen irade tekrar devreye girmişti.

27 Mayıs Darbesi'nde başrolde her ne kadar bir grup üniformalı gözükse de, perdenin gerisinde bütün çıplaklığıyla CHP ve onun lideri İnönü vardı. İnönü, Harbiyelilerin ülke ve vatan kurtarma duygularını avuçlarının içinde büyük bir ustalıkla yoğurmuş ve bu hamurdan 27 Mayıs Darbesi'ni çıkarmıştı.

27 Mayıs ile ülkemizde 'Sürekli Darbe rejimi' kurulmuş, Darbe anlayışı bir nevi otomatik pilota bağlanmıştı.Sistemin bütün işleyişini adım adım takip eden Milli Güvenlik Kurulu, 550 milletvekilini denetleyen Anayasa Mahkemesi, Hükümet icraatlarını takip eden Danıştay Denetimi, 27 Mayıs Darbe Rejiminin Siyasi sistemimiz üzerinde bıraktığı parmak izleridir.

Ne yazık ki Ak Parti öncesi, siyasi iktidar sahipleri, 'olay yeri inceleme raporları' çıkarıp analiz etmedikleri için, düşen iktidar uçağının 'kara kutusu' üzerinde çalışmadıkları için, ülkenin tam elli yılı heba oldu.

O kadar ki, 27 Mayıs Darbecisi Albay Ekrem Acuner, Darbe için tedbir almayan iktidarı kastederek 'Enayiler' demişti.

Bugün gelinen noktada en sevindirici gelişme şudur: Artık çok geç de olsa siyasi iktidarlar, Darbecileri zamanında deşifre ederek, kendilerinin ve ülke halkının bir daha istismar edilmelerine fırsat vermeyecekler gibi görünüyor.

Darbeler ve darbe girişimleri bir ülkeyi geriye götüren, darbecilere de sonradan büyük pişmanlık veren gayrimeşru oluşumlardır. Darbenin önde gelen isimlerinden Binbaşı Orhan Erkanlı'nın üç itirafını arka arkaya koymak 27 Mayıs Darbesi'yle ilgili sanırız bir fikir verir:

 (...) 28 Mayıs sabahı ne yapılacağını bilmiyorduk.

 (...) üç gündür Türkiye'yi idare ediyorduk. Ancak yıktığımız devletin altında kalmıştık.

 (...) 27 Mayıs'ı savunan kimse kalmamıştı ortalıkta. Bizler yaptığından utanan pişman olan kişiler haline gelmiştik.

 

Ve bir itiraf da bir ülkenin 10 yıllık iktidar sahiplerini tümden yargılayan ve ölüm cezasına çarptıran Mahkeme Başkanı Salim Başol'dan: Hükümleri biz vermedik... Hüküm, hükümlüden sorulur mu?.. Onları buraya getiren kuvvet böyle istiyordu...

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  521899

-