5 AĞUSTOS 2020 ÇARŞAMBA

Altan Çetin

AYDIN VE HALININ ALTINA SÜPÜRÜLENLER

Altan Çetin

Cemil Meriç meşhur tespitinde, Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan, mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur; maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişidir.” demektedir. Bu noktada aydınların en önemli özellikleri arasında, diğer insanlar ile iletişim kurması, bağımsız hareket edebilmesi ve eylemlerine yansıyan güçlü bir iradesinden bahsedilebilir. Bununla birlikte az gelişmiş ülkelere has bir durum olarak sadece eğitim görmek, bireylerin bulundukları toplumda aydın olarak görülmelerine neden olmaktadır, ifadeleriyle aydın meselesine bakar. Ona göre Türk aydını kendi dünyasında kopmuş bir kazazede ve kendi medeniyetini inkâr edip ölü medeniyetlerden kendisine ecdat arayan bir haldedir. Bunun tersini söyleyene ise “Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline…” (C. Meriç, Mağaradakiler, İstanbul, 2011, s. 12), karşılığının verileceğini göstererek hayatımızdan bir manzarayı gözler önüne serer. Peki neden? Aydın niçin bu hale gelir? Ayakları neden yerden kesilir, aklı bir karış havaya çıkar? Kendi kültürünü kavramlarıyla kendisini tahrip etmek düşünen bir varlık olarak insan türüne has olsa gerektir. Peki, Kimdir bu aydın ya da entelektüel denen muammalı insanlar?  Cemil Meriç “Entelektüeller, somut olayların üstüne yükselebilip soyut kademede düşünebilen, toplumun temel yapısı, meseleleri ve değerleriyle meşgul olup başlıca sosyal, ekonomik ve politik gelişmeleri eleştirebilen, genellikle kabul edilmiş görüşleri, izah tarzlarını, var sayımları tahlil ve tenkit edebilme, bunlara bir şeyler katabilme veya hiç olmazsa bu görüşleri, izah tarzlarını veya faraziyeleri yorumlayabilme gücüne sahip kimselerdir. Entelektüel sayılabilmek için formel bir öğrenim görmüş olmak şart değildir. Edebi üslup, mesleki sıfat ve roller, siyasi ya da idari sorumluluklar, entelektüel sıfatından ayrı tutulmalıdır.” (C. Meriç, Mağaradakiler, İstanbul, 2011, s. 23), cevabını verecektir. Mukaddesi olan, seçen, düşünen aydının gelenekle ilişkisi ya da mesafesi bir millet için ne mana ifade eder? Bize mukadessizliği hakikat diye öneren, seçmeyi değil “bilim” olarak belli bir bakış açısının kutsandığına koşulsuz itikadı öneren hatta dayatan, düşünmek yerine bilimi ve bilgiyi madde mefhumundaki bir perspektiften okuyup bunu bize hakikat aydınlığı diye sunan bir ahlaka aydın demek ve bunların çerçevesini aydın görmek sırt dönülen gelenek yahut maziyi red ediş sebebine başka bir dogma üzerinden teslim olmak değil midir? 

Geleneğin üç esaslı felaketinden söz edilebilir: Bunlardan ilki geleneğin oluştuğu zaman ve mekân içerisindeki somutlaşmasının geleneğim sonraki müntesiplerince geleneğin kendisi sanılarak şeklin özün önüne geçmesi hadisedir. Burada kültür soğuması olarak Nevzat Kösoğlu'nun bahsettiği hadise gerçekleşerek geleneğin tarihi bir döneme dair tezahürü geleneğin kendisi olarak düşünülür; bundan daha fenası ise kutsanır. Böylece töre yerine törenin muayyen bir zamandaki uygulaması esas kabul edilerek öze yabancılaşma vuku bulur, kültür kendisini yenileyecek imkânlardan uzaklaşır, böylece gelenek bir şekiller müzesine döner. Orada artık ölülerin hükmü sürmekte ve hayat özden kopuk şekillerin mağarasında gölgeler arasında sürmektedir.  Geleneğin yaşadığı ikinci felaket ise lafızlarının içine bazen istemeden bazen ise harici ve dâhili bedhahların suikastıyla farklı mefhumlar yerleşir. Geleneğin adeta yapısı sökülerek sureta kendisi olan gelenek aslında özüyle alakasız, içerisine başka mir manaya dair mefhumların yerleştiği bir garabete dönüşür. Bu ikincisi birinciden daha felaketlidir. Zira dışı kendisi ama içi devşirilmiş bir mefhumlar karmaşası geleneğin müntesiplerini parçalayarak yeni mefhumların merkezine merbut hale getirerek o toplumu parçalar ve kendisine yabancılaştırır. Üçüncü bir felaket ise geleneğin özü ve lafızları yanında geleneğin sahiplerinin ve bunun önde gelen temsilcilerinin geleneği ama birinci ama ikinci saikle bir varoluş meselesi olmaktan çıkarıp bir ideoloji, kutsallar çatışması yahut menfur ve kaçılması gereken bir şey haline getirmelidir. Burada Cemil Meriç'in Türk aydını /biz adam olmayız düşüncesiyle ya kendi başının çaresine bakmaya yahut da halkı zorla kendine benzetebilmek için uygun bir rejim bulmaya çalışmıştır. Böylece, bu davranış içerisinde olan Türk aydını, /yer ve gök arasında, köksüz, geleneksiz bir zümre haline gelmiştir. (Cemil Meriç, “Aydın”, Hisar, C.15, S.42, 1975, s. 142.) İşte bu nedenle o toplumun okumuş yazmışlar değil lakin düşünen kesimini anlatmak üzere aydınlar kendi öz, lafız ve varlık alanlarına uzaktan bakarak ütopyalarda cennet arayıp dururlar. Lakin hiçbir taklit yahut yama düşünce bir bütünlük oluşturamadığından organik olmayan tüm aşılar bünye tarafından kabul edilmediğinden bir kısır döngü sürer gider. Cehalet kavramı bilmemek, okuyup yazmamak değil doğru düşünememek, doğru ile yanlışı ayıracak temyiz gücü verecek olan yöntemden mahrumiyet, farkındalığı sağlayacak tefrik kabiliyeti sağlayan malumattan yoksunluk ve daha fenası bilmediğini bilmeyip biliyorum sanmak hali olarak düşünülürse cehalet ve aydın kavramına dair halının altına süpürdüklerimizle yüzleşmemiz kaçınılmaz olacaktır. Aydın bir mühendis olarak kutsanırken bir yöntem değil bir bakış açısının kutsandığının ayırdına varmadıkça malumat-furuşluk ile münevver arasındaki uçurum gittikçe artacaktır.

Garbın afakını çelik zırhlı duvar sararken doğunun ufuklarında çelik vicdanlar kendiyle atışmaya başladılar. “Müslüman aydınlar kendi meselelerini bağımsız bir zihniyetle değil de, Batıdan öğrendikleriyle ele almayı bir zihin alışkanlığı haline getirmiş oldukları için, teklif ettikleri reform programları çok defa Müslüman kitlelerin duygularını rencide eder mahiyettedir. Bunlar İslam'a yeni ve verimli bir yorum getirmekten ziyade, tıpkı birçok siyasi reformcular gibi, İslam cemiyetinin dış görünüşünü Batıya benzetme gayreti içindedirler. Bazen dinin esaslarıyla doğrudan doğruya çatışan, çoğu zaman da çok sembolik mana taşıyan noktaları ihtiva eden bir değişiklik programıyla ortaya çıkmış olmaları, onları reformcu bir Müslüman olmaktan ziyade, Müslümanlığı bozmaya memur edilmiş ajanlar gibi göstermektedir. Bunların yanı sıra kıymetli şeyler söylemiş olsalar bile, uyandırdıkları şiddetli menfi duygular, onları İslam cemaatinin nazarında mahkûm etmeye yetmektedir. (E. Güngör, Sosyal Meseleler ve Aydınlar 1993, s. 218, 220.) İşte burada geleneğin ilk iki felaketinin üçüncüyü doğurduğu o yerle karşı karşıya kalıyoruz. Bunun karşılığında diğer yandan aydın kim olmalıdır, sorusuna “Aydın, kendi imanının ışığında, kendi dünya görüşü içinde düşünen, kendini ve kültürünü daima yeniden değerlendiren insandır. Gelişmenin ve taze kalmanın bir sırrı da bu vasıftır. “Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası.” Bu, muhteşem, mübarek bir Türk aydınının, ebediyetle yarışacak sesidir; her gün yeniden kendimizi ve dünyayı görmemizin, değerlendirmemizin, her dem tazelenmemizin, yenilenmemizin çağrısıdır. Tazelenmek, dünyamızı değiştirmek değil, mukaddeslerimize göre her an kendimize yeniden çekidüzen vermek; iman tazeleyip, uyanık olmaktır. Dünya her an değişmektedir, zaman tagayyür etmektedir; biz, her gün ona tazeden bakmalı, yeniden değerlendirmeli, yorumlamalıyız ki, yeni oluşlar karşısında ezilmeyelim; onları kavrayıp dünyamızdaki yerlerine koyalım ve zihnimiz ve gönlümüz kabuk bağlamasın, taze kalalım. İmanını kaybetmiş, kültür heyecanı sönmüş insan hangi gözle bakabilir, hangi ölçüyle kavrayabilir; kavrayıp yorumlayamadığı, değerlendirmediği değişmelere nasıl hâkim olabilir, dünyasına nasıl çekidüzen verebilir, nasıl üslup kazandırabilir. (N. Kösoğlu, Kitap Şuuru, 1998, s. 144.)”, cevabıyla bakarak mesele düşünülebilir.

Kendi söylemiyle kendine iktidar duvarları ören tek canlı olan insanın bu yaman çelişkisi okuryazar olmanın, yükseköğretim diplomasına sahip olmanın çok ötesinde duygudaşlığımıza yani evrensel insani olan birliğe dair zihnimizi toparlayan bir mefhumda düşünülmesi kaldığımız yerden devama imkân sağlayabilir. İnsanlara bir terzi gibi yaklaşmayan ideoloji, inanç, siyaset ve hatta kitap-kalem saplantıları ötesinde aydın bir yöntem ve usulün muhafızı olarak görülürse bu duygudaşlığın yani insanlığın vicdanından konuşmak ayrıcalığı küresel bir değer olarak yeniden insanlığımıza dönebilir.

Tüm bu anlatıp yazdıklarımıza asırlar öncesinden Orhun Abidelerinden Türk Beyler Türk adını bıraktı. Çinli Beyler Çin adını tutup, Çin kağanına itaat etmiş, tespitinden yola çıkarak düşünmeye başlarsak tarih, süreç bize bugün ve gelecek adına aydınlar ve halının altındakilerle alakalı ciddi şeyler anlatacaktır.

 

Vesselam

ALTAN ÇETİN - TERCÜMEİHÂL

ALTAN ÇETİN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  736433

-