14 TEMMUZ 2020 SALI

Ayşe Rahşan Gürel

BİR ÇENTİK AT TARİHE-2

Ayşe Rahşan Gürel

Milletlerin tarihi ve sosyal yapısı hakkında en vazıh görüşlere, yükseliş veya düşüş zamanlarında varılır. Yükseliş zamanları belli bir hüviyet etrafında belirlenen hedeflere intibak edilmesinin neticesidir. Düşüş dönemleri ise, ilke ve hedef kaybıyla gelen buhrana işaret eder. Yükseliş ve düşüş eksenli okumalar için elverişli zamanlar. Vaktine rehin ne kadar hakikat varsa, "beni de zikret" demekte.

Dünya tarihinin bir hallacın değneği altındaki pamuk lifleri gibi atılarak yeniden şekil alma sürecinin eşiğindeyiz. Türkiye, bu süreçte dünya devletleri arasında toprak, kaynak, mevki ve itibar kaybıyla geçen yüzyıllık bir uykudan uyanmak üzere olan Ashab-ı Kehf konumunda adeta. Uykuya dalmadan önce birer vilayeti olan topraklar üzerinde şu anda onaltı ayrı devlet kurulmuş bulunmakta…

"Bir başkasının fikirlerini anlamadan sahiplenerek düşündüğünü zannetmek; bir başkasının yedikleriyle doyduğunu iddia etmeye benzer." diyor T.S.Elliot. Bu tarif, aslında dünya üzerindeki bütün kıta kültürleri için geçerli bir buhranı tanımlıyor. Anlamadan sahiplenme güdüsüyle gelen bir daimi açlık problemi, "köhne dünya"nın köklü meselesi…

Dünya, gittikçe tarihsizleşiyor. Peygambersizleşiyor. Dinsizleşiyor. Allahsızlaşıyor… Bu "ad koyamama" problemi, kasıtlı hedef saptırmadan çok, yoldan çıkmışlığın insiyaki devinimi gibi…

Farkına varsak da varmasak da "tarihi, peygamber maceraları ekseninde yeniden okumak" merkezli yorum modellerine ihtiyaç, 21. asrın hava gibi su gibi ekmek gibi temel ihtiyacı olmuş durumda. Peygamber maceralarını tarihe uydurmak değil; bilakis tarih anlatılarının doğruluğu ve yanlışlığını Peygamber kıssaları mi'yarına vurarak değerlendirme ölçüsünün hakim olmadığı bir dünya, ışık hızıyla anlamından soyunmaya devam ediyor. "Küresel Isınma" denilen felaket, evvelemirde böyle bir rota kaybının neticesi olabilir mi acaba?

 

GELİMLİ GİDİMLİ DÜNYA SON UCU ÖLÜMLÜ DÜNYA…

Bütün öğretilerin tıkandığı bir zihinsel tutsaklık dönemeci… Birleşmiş veya ayrı bütün milletler, fikri zindanlarda. "Nereye gidiyoruz?" sorusunun gündeme mecburi girişi, "Nereden geldik?" sorusunun güncellenmesini de gerekli kılıyor. Bu soru öylesine önemli ki belki insanlık alemindeki uzlaşmaz kan davalarının çözümü, bu basit sorunun cevabında gizli. Büyük Planlar, hep bu soruyu unutturmak için kurulurken, plan kurucuların hesap edemediği şekilde insan, beklenmedik etkiler tazyikiyle aslını, neslini düşünmeye kaçınılmaz bir ihtiyaç hissediyor.

İnsanlar, ayrı hususiyet ve kabiliyetlerle donatılıp kavimler halinde yaratılmıştır ki biraraya geldiklerinde bu kabiliyetlerden istifade ederek bütünleşsinler.

"Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır." Hucurat, 49/13.

Birbirinin eksiğini tamamlasın diye ayrı milletler halinde yaratılan insan, farklılığından sebep birbirinin felaketi haline geldi. Burada karşımıza çıkan "okuma" problemi üzerinde durmak gerekiyor.

Dünya üzerinde hiçbir topluluk yoktur ki onu inançları harekete sevketmesin. Problem, Yusuf'un kuyuya atılması değildir. Bunun birileri için neden çözüm olarak görüldüğüdür. Kuyuya atılmıştır; çünkü Yusuf farklıdır. Farkı, babası gibi "töre"ye bağlı olmaktan gelmektedir. Kardeşleri, babalarının onu kendilerinden daha çok sevdiğini düşünerek, babayı ve oğlu aynı anda cezalandırmak istemişlerdir. Adaletsizliğe sebep olan "özne" ortadan kalkarsa, talep edilenin ele geçeceği düşünülmüştür. Aslında adaletsizlik yoktur; burada "töre"ye bağlı olanın birbirini çekmesi ilkesi söz konusudur. Nitekim Züleyha dahi Yusuf'un "töre"sine tabi oluncaya kadar, çekim gerçekleşmemiştir.  Dolayısıyla Yusuf'un ortadan kalkması, çözüm getirmemiştir. Aksine, matlub daha da uzaklaşmıştır.

Buna göre yukarıdaki yaratıcı ilkede "farklılık" tanışmayı, kaynaşmayı kolaylaştırmak için vaz edilmişken, amaç yerine gelememektedir. Çünkü Yusuf'un kardeşleri, "töre"yi yok saymaktadır.

"Töre" öyle bir anafordur ki; denizi kendilerinin mülkü sanarak anaforu yok sayanların varlığı ona noksanlık eriştirmez. Bilakis, yok sayanlar eyleme durdukça onun varlığına gark olarak yok olurlar.

 

TÖREDİR ASIL VATAN...

"Nereden geldik?" sorusuna cevap arayan insan, "töre" kavramını gündeme almak zorunda kalır. Çıkış noktası itibariyle istisnasız "bütün insanlar" içsel olarak "töre"ye yatkın olarak yaratılmıştır. Lakin dış etkilerle bu yatkınlık körelebilmektedir. Bunun için "töre hatırlatıcıları" denilen bir kurumsal kimliğe ihtiyaç hasıl olmaktadır.

Burada, "töre"nin varlık sebebine inecek olursak; "töre", okuma yani zıtların birliği problemini çözmek için vardır. İnsanı okumak, "töre"yi okumaktan geçmektedir. Burdan anlıyoruz ki "töre hatırlatıcıları", insanın, insanı, eşyayı ve yaratıcı kuvveyi okumayı unuttukları zaman devreye giren jeneratörler. İnsan, okumayı unutursa, dünya karanlığa gömülür çünkü.

"Töre"ye intibaksızlık sebebiyle farkı tebellür eden insan, bu farkların bütünleyici, onarıcı, sağaltıcı büyük bir düşünme zenginliği ve eylem çeşitliği anlamına geldiğini unutursa, farklı olanı budama yoluna gidiyor. Kuyuda budama, satışa sunarak budama, zindanda budama… Yani farklı olanı sabit bir alana hapsederek eylemsiz kılma ve kontrol altında tutma.

O zaman insan türünü, "töre"ye itaat edenler ve "töre"yi taklid ederek ona isyan eden "töre bozucular" olarak sınıflayabiliriz. Birinci grup, "birleyiciler", ikinci grup ise taklid ve isyan ettiği şeyle ortak bir anlam ve marifeti hedeflediği için "ikileyiciler"dir.

Ötekinde kendi noksan parçasını bularak birleşenler, birliğe erenler arasından çıkar. Ötekindeki parçasını yani kendini inkar ederek biri iki görenler ise, ikiliğin yani fitne ve tefrikanın doğurucularıdır. Onlar sürekli fitne ateşine odun taşıyarak "küresel ısınma"ya sebep olurlar.

"Töre" yoksa, herşey mübahtır çünkü.

 

ÖLÜYORUZ DEMEK Kİ YAŞANILACAK...

Kainat, "Töre Koyucu"nun sıfatlarının imzasını taşır. Dolayısıyla kainatın vücut bulması, "töre"yi ezberlemesiyle mümkün olmuştur. Bu ezber, insanın vücuduna da zemin hazırlamıştır. Doğru ifade; "El-insan", kainatın vücuduna zemin hazırlamıştır şeklinde olmalıdır. Bu durumda El-insan, "Töre Koyucu"ya, kainat da dolaylı özne "töre hatırlatıcı" El-insan'a hamdetmek için "var"dır.

Öyleyse; insanın budadığı, ötekindeki "hamdetme kabiliyeti"dir; diyebiliriz. Olsun; "Budandıkça fışkıran da bizleriz... Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak…" diyor İsmet Özel. Bundandır ki ümit kesmemenin destansı tarihine şahitlik etmeyi hep sevmişiz.

"Bir çentik at tarihe/haydi uzat/ellerini gelir bulur ellerim" derken, yeniden "töreli millet" nasıl olunur'a giden yola işaretler bırakmayı denemek gaye. En çok da, "Töreli Birleşmiş Milletler" yapılanmasında Türkiye'nin engellenemez riyasetini tarihe atılmış çentikler yardımıyla konumlandırmak. Zira ancak budandıkça gürleşen salkım söğütler, küresel gölgelik vazifesini de hakkıyla yerine getirebilirler.

AYŞE RAHŞAN GÜREL - TERCÜMEİHÂL

AYŞE RAHŞAN GÜREL DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  749992

-