Hüseyin Yağmur

DARBECİLERDEN MAĞDURLARA İŞKENCE VE EZİYETLER (1)

Hüseyin Yağmur

Demokrat Partililer ve İktidarın her kademeden yöneticisi Yassıada'ya getirildiğinin daha ilk günlerinde Ada kumandanı Yarbay Tarık Güryay, emrindeki subay ve erlere şöyle demişti: Bunlara elinizden gelen kötülüğü yapın” (Azak,1998:49).demişti.

Nitekim 27 Mayıs 1960 darbesi sırasında onbaşı olarak Adada görevli Haşim Namlı yaşananları şöyle anlatıyor:‘Muhaberede olduğum için tutukluları mahkemeye gidiş geliş sırasında görüyordum. Ancak arkadaşlarım başlarında nöbetçiydi. Onlardan her şeyi öğreniyordum. Bir gün bir arkadaşım, ‘Menderes'in elinde sigara söndürdüler', bir başka arkadaşım da diğer sanıklar için ‘Fareli hücrelere koyuldular.' 21 senelik, artık topraklaşmış etler yedirildi mahkumlara (Namlı,2012). demektedir.

Demokrat Parti döneminde İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay'ın oğlu H. Emre Oktay kaleme aldığı kitabında 27 Mayıs 1960 darbesini ve Demokrat Partililerin Yassıada'da yaşadıklarını mercek altına aldı.H. Emre Oktay, kitabında Yassıada'da yaşananları şöyle kaleme alıyor:“Yassıada'da sağ çıkan ve orada babamla beraber çile doldurmuş birçok Demokrat Partili milletvekili ve bürokrat bizim eve gelmişler, Yassıada'da olanları anlatmışlardır. Yassıada'da, ada yönetimi tarafından uygulanmakta olan dayak atma, hakaret, işkence gibi eylemler, çoğunlukla olaylara maruz kalan tutuklulardan ve eylemi yapanlardan başka kimsenin göremeyeceği gizli ortamlarda cereyan etmektedir (Oktay,2019).

Yassıada'daki hayatın ayrıntılarının Samet Ağaoğlu'ndan dinleyelim:“Her koğuşa genç teğmen ve üsteğmenler nezaret ediyorlardı, hava, kara, deniz ve jandarma kuvvetlerinden!.. Bunların bir kısmı sert idi, bir kısmı yumuşak. Neden sert idiler, neden yumuşak belli değil. Yalnız göze çarpan şu idi: Yumuşaklar da sertlerin yanında sertleşiyorlardı. Birinci koğuşun üstüste iki koridoru ise en sert subayların kontrolüne verilmişti. Bu koridorlarda yalnız subaylar sert değildi, uygulanan rejim de. Bu koridorlarda olanlar ilk üç ay dörder dörder konuldukları odalardan dışarı çıkartılmadılar, pencereler hep kapalı kaldı, bir aralık da dışarısı görünmesin diye boyandılar. Bir kere tam iki ay yemekler ve tıraş dışında odalarımızdan çıkamadık. Pencereler hemen her gün kapalı. Koridorların kapısında Tomsonları odalara çevrili nöbetçiler. Bu beş ayın ilkinde beni havalandırmaya tek başına ve binanın denize bakan yanında dar, tozlu bir yoldan çıkardılar. Yemek salonunda da kapının sağına denize bakan ikinci masaya arkam salona dönük oturttular ve arkanıza bakmayacaksınız diye sıkı sıkı tembih ettiler” (Ağaoğlu,1972:53).

Konforlu bir hayat tarzını  alışkanlık haline getirmiş olan İhsan Sabri Çağlayangil, Yassıada'da kısa kalmasına rağmen en çok zorlananlardandır:“Yassıda'da benim kaldığım bölümde Rüknettin Nasuhioğlu (Demokrat Parti bakanlarından), Selahattin Karacabey, Sadettin Karacabey (Bursa milletvekilleri), Ahmet Dallı (İş Bankası Genel Müdürü) ile Adnan Bey'in geliş gidişlerinde havaalanında kendisine çok saygılı davrandığı için tutuklanan bir Türk Hava Yolları memuru vardı. Tamamı tamamına otuz altı kişiyiz. Yaz aylarında bunalıyoruz, doğru dürüst yıkanamıyoruz. Yiyeceklerimizi kesecek bir bıçak yok. Bizim kattaki tuvalet sayısı üç tane: Aşçılar çok kötü ya da çıkarılan yemek yenecek gibi değil. Çok darda ve sıkıntıdayız” (Çağlayangil,1990:97).

Yassıada'nın fotoğrafları DP'li mağdurlar ve gözaltına alınan diğer bürokratlar için alabildiğine siyah beyazdır. Yapılan bunca terörü ise Milli Birlikçiler kendi aralarında ‘deşarj' olarak ifade etmektedirler. Üstelik MBK zabıtlarına giren ifadesiyle Darbeci İrfan Solmazer kendilerini “Bilinmelidir ki bizler GADDAR insanlarız” ifadesiyle tanımlamaktadır.

Samet Ağaoğlu'nun anlatımına göre; asker ve sivil rütbelere bakılmaksızın dövülmüşler, sövülmüşler, yerlerde sürüklenmişlerdi. “Kumandan ve onunla beraber bulunan Milli Birlik Komitesi'nin bir üyesi, Fazıl Akkoyunlu bu dövülmeleri, sövülmeleri, sürüklenmeleri yapanların bir deşarjı diye isimlendirmişti” (Ağaoğlu,1972:242).

 

Devrik Cumhurbaşkanı Celal Bayar Kayseri Cezaevi Günlüğü'nde Yassıada'da arkadaşlarının uğradığı bu feci muameleye şöyle kayıt düşer.“Adada arkadaşlarıma işkence yapılmıştır. Ölüme kadar giden dayak atılmıştır. Hakaret, küfür adet haline getirilmiştir. Müdafaaya, şahadete müdahale edilmiştir. Bunlar isimleri ile ve şekilleri ile arkadaşlarım tarafından tespit olunmuştur” (Bayar,1999:32).

Mağdurların koğuşlarına özel dinleme cihazları konulmuş, bu cihazlara kaydedilen sözler ve mağdurların bir buçuk yıl boyunca sergilediği tavırlar Yassıada'nın nasıl bir insan laboratuarı olduğunu gözler önüne sermiştir.Darbeci Binbaşı Orhan Erkanlı mağdurların yaşadıklarını şöyle anlatmaktadır:“Sanıkların yattıkları bazı odalarda dinleme tertibatı kurulmuştu. Yirmi dört saat konuşmalar dinleniyor ve teyplerle tesbit ediliyordu. Bu teypler tape edildikten sonra gün farkıyla komiteye geliyor, lüzum görülenler sorgulama kurullarına veriliyordu. Bir devrin ve bazı kişilerin iç yüzünü kendi seslerinden tesbit eden bu bantlar Genelkurmay Arşivi'ndedir. Maksadımız kimseyi teşhir etmek, küçük düşürmek olmadığından teferruata girmeyeceğim. İlerde Yassıada'nın hakiki tarihini yazacak olanların bu bantlardan faydalanmaları mümkündür. Sadece sanıkların halet-i ruhiyelerini anlamak bakımından konuşmalara ait kısa bir özet vereceğim:

-Genel olarak hepsi korku ve itimatsızlık içindeydiler. Yargılama yapılacağı ilan edildiği halde ilk haftalarda buna inanmıyorlar veya ‘Evet yargılama yaparlar fakat bir Kel Ali mahkemesi veya Fransız ihtilal mahkemesi kurarak' diyenler vardı.

-Hemen hepsi ihtilalin olacağını tahmin ettiklerini şuna veya buna kimsenin kendilerini dinlemediğini, özellikle Harbiye'nin yürüyüşünden sonra ihtilalin gün meselesi olduğunun belli olduğunu iddia ediyorlardı.

-Hepsi bu işin altında İnönü'yü arıyor, İnönü'nün ihtilalcilerin akıl hocası olduğuna inanıyorlardı.

-Sorgulamalar ve özellikle film meselesi hepsini sıkmıştı. Ada Kumandanı'ndan şikâyet umumi idi” (Erkanlı,1972:113-116).

Adaya yalnızca vazifeliler girip çıkabiliyordu. Adanın çevresi de bir buçuk mile kadar yasak bölge ilan edilmişti. DP'liler zaman içerisinde yaşadıkları şartlara göre yaşamanın yöntemlerini el yordamıyla da olsa bulmaya başladılar. En çok şikâyet ettikleri nokta Marmara'nın ortasında bu adada dünyadan ve ailelerinden habersiz adeta bir kavanoz içersinde yaşamak zorunda olmalarıydı. Bir süre sonra mektuplaşmalar başladı, kısıtlı da olsa ailelerinden ve memleketlerinden, en önemlisi akıbetlerinden haberler vermeye (sızdırmaya demek daha doğru) başladılar.

“Yassıada'da bize özel mektup kâğıtları veriyorlardı. Ve yazacağımız mektuplarda elli kelimeden fazla olamıyordu. Mektuplar okunuyordu, bu yüzden de arkadaşlar aileleriyle özel konularını yazışıyorlardı. Öğrenilmek istenen en önemli konu da siyasi atmosferin yörüngesi, tahliye imkanı olup olmadığıydı.Özel birtakım rumuzlarla ailelerden bu konu soruluyordu” (Çağlayangil,1990:25).

Adanın tamamında gözüken husumetle örülü sıkı rejim DP'lilere gelen mektuplara da çocukça bir içgüdüyle müdahale ediyordu. “Mektuplar gelmeye başladı. Zarflar açık ve üzerlerinden kontrol parafı vardı. Ve ayrıca adreslerimiz değiştirilmişti. (Balıkesir Mebusu...) yerine, üzeri çizilip (Balıkesir Davarı...) yazılmıştı” (İmre,1976:328).

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  466205

-