16 TEMMUZ 2020 PERŞEMBE

Selim Sözer

DİN BİLİME KARIŞMALI MI?

Selim Sözer

Aziz dostum Abbas Tevfik Pirimoğlu dört haftadır gazetemizdeki sütununda Haber Türk Tele- vizyonu'na Veyis Ateş'in konuğu olan Dücane Cündioğlu'nun sözleri üzerine eleştirilerini kale-me alıyor. Bu eleştiriler içerisinde “din bilimin işine karışmamalı”, “din devlete karışmamalı” sözlerine getirmiş olduğu tenkit ve açıklamalar dikkate değer.

Aziz dostum bilimin ideolojik ve sınıfsal yapısından çıkarak, belli zihniyetin ve belli sınıfların hizmetinde olduğu iddia edilen bilimin denetlenememesinin vahim sonuçlarından söz ediyor. Hatta Marksist/sosyalist söylemin jargonuyla bilimin sömürünün hizmetinde olduğunu beyan ediyor. “Üniversite bilimi' ile yükselen burjuvazinin ihtiyaçlarına hizmet eden ‘üniversite dışı bilim' arasındaki mücadeleyi, burjuva ile feodalizm arasındaki sınıf mücadelesinin ideoloji alanındaki yansıması” şeklinde Boris Hessen'den bir alıntıyla konuya açıklık getirmeye çalışıyor. Burada söylenmek istenen şeyin bağımsız ve bağlantısız olamayan bilimi neden kendi başına bırakalım. Ona bir denetleyen lazımdır.

Önce bilgiye türleri sonra da kaynağı itibariyle bakmak lazım. Bilgi türleri olarak şöyle bir sıralama yapmak mümkündür: Hayat, bilgisi, teknik bilgi, dini bilgi, politik ve ideolojik bilgi, bilimsel bilgi, sanatsal bilgi, felsefi bilgi vb. Kaynağı açısından baktığımızda bilimsel bilgi, vahyi/sezgisel bilgi ve spekülatif rasyonel bilgi şeklinde bir ayırıma gitmek yanlış olmayacaktır. Bilimsel bilgi türler içerisinde ve kaynağı açısından kendisine bir yer bulmaktadır. Bir bilginin bilimsel olabilmesi için denenmiş ve akılla kanıtlanmış olmalıdır. Deneye ve aklın kanıtına girmeyen hiçbir konu ve bilgi bilimsel bilgi değildir. Bu açıdan dini bilgi de felsefi bilgi de bilim yani bilimsel bilgi kapsamına girmez. Şu soru gündeme gelir: “İslamî Bilimler” terimi doğru bir ifade midir?

Bilimsel bilgi ile dini bilgi kaynağı itibariyle farklı olduğu gibi kullanımları açısından da farklıdırlar. Elbette bilgi ve din, bilişsel dünyanın temel ögelerinden bilgi ve inanç unsurlarını içerisinde barındırmaka ve neredeyse bu iki unsur birbirine değmektedir. Gerçekte vahiy/din bir bilgi kaynağı olduğu kadar bir inanç ve değer kaynağıdır. Yani vahiy insanları değer kaynaklı yönlendirirken manevi alanda yaptığı ilk iş bilgilendirmedir. Buradan da dini bilgi diye bir bilgi türemektedir ve dinin patentini taşımaktadır. Bu tür bilginin yöntemi “değer verme” ve “anlam yükleme”dir. Bilimsel bilginin yöntemi ise açıklamadır. Aklı ve deneyi esas alır. Alanı, niçini anlamlandırmak değil nasılı açıklamaktır. Açıklamak bilimin işi, anlamlandırmak dinin işidir. Mesela bir çocuğun ölümüne din ile bilimsel bilgi farklı açılardan bakarlar. Bilim ölümün sebe­bini araştırır; olayı olmuş bitmiş nesnel bir vakıa olarak ele alır. Dini bilgi ise olumsuz görünen olguya yeni bir yüklemede bulunur. Mesela ilahi takdiri gösterir, şefaatçi olarak değerlendirir, önümüze farklı bir dünya açar; “Allah emanetini aldı” veya “Allah cennette buluştursun” taziyesi bilim yoluyla ulaşılamayacak bir bilgidir. [1]

Onun için bilimin din tarafından kutsanması veya meşruiyet kazanması söz konusu olamayacağı gibi dini bilginin de bilime tasdik ettirilmesi uygun değildir.  Yani ne din bilimin meşrulaştırma aracıdır ne de bilim dinin tasdik memurudur.

Dini olanın bilimsel olanla izahı kadar bilimsel olanın da dini olanla izahı yanlış bir durumdur. Elbette ama bilimin denetleyicisi kim olacaktır. Holocaust'u (soykırım) uygulayanlar, öjeni* ve frenoloji** gibi yeni disiplinleri savunanlar, toplama kamplarındaki insanlar üzerinde bilimsel (özellikle tıbbi) deney yapanlar da bilimsellik iddiasındadırlar. İşte bilim denilen bilme türünün ahlakla olan ilişkisi denetlenebilecek midir? Ahlakın bilimden ayrı bir şey olduğu, bilimle ahlakı yan yana getirmekten olabildiğince uzak kalındığı dikkate alınırsa bilimin etikle daha doğrusu tüm değerlerle arasının bozuk olduğuna hükmedilebilir.

O zaman yukarıda saydığımız ve daha nicelerini sayamadığımız bilimsel felaketler nasıl ve kim tarafından denetlenecektir? Bu önemli soru aziz dostum Pirimoğlu tarafından da soruluyor. Lakin onun bulduğu yöntem dinin denetimine verelim şeklinde. Bu doğru bir yaklaşım olabilir mi? Hangi din? Dinin hangi yorumu? İslam'ın denetimine vermek bir yöntemse hangi İslam? İşid'in İslam'ı mı, Adnan Oktar'ın İslam'ı mı? Ayet ve hadislerin anlattığı İslam diyorsanız hiç siz bir İşidci ile karşılaşmamışsınız. Her yaptığı eyleme oldukça mantıklı yığınla ayeti delil getiriyor. 

Müslüman olmayanlar denetçi olarak İslam'ı kabul etmediklerinde Hitliler Hindu dinini, Almanlar ve İtalyanlar Katolikliği, Kuzey Avrupa ülkeleri Protestanlığı kabul ederken ateistler hiçbir dini denetçi olarak görmezlerse nasıl bir etik kural ve etik denetleme mekanizması ortaya çıkacaktır?

Bence Dücane dostumuz din bilimin işine karışmasın hatta devlete de karışmasın derken çok haksız da sayılmaz.

Din adına yönetilen ülkelerdeki totoliterliği nasıl açıklayabiliriz? Din adına yönetilen ülkelerdeki kadın ayrımcılığı dahil her türlü ayrımcılığa gelir adaletsizliğine, soygunculuğa nasıl izah getirebiliriz? Dinler bu durumda nasıl etik denetçi olabilirler?

Şu halde başka bir denetim mekanizmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

O zaman kafa yoralım bakalım ne olabilir?

  

[1] Mustafa Aydın, Bilgi Sosyolojisi, İstanbul, 2010, ss.191–195.

* Kişinin kafasının şeklinden onun karakterini, suça yatkınlığını, kişiliğini vs. belirleme iddiasında olan bir teori

** Sağlıksız ceninleri ayırıp sağlıklı ceninleri bırakarak sağlıklı nesil oluşturmanın yollarını arayan bir akımdır.

 

SELİM SÖZER - TERCÜMEİHÂL

SELİM SÖZER DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  287994

-