Mevlânâ Celâleddin-i Rumî - 2

Mevlânâ Celâleddin-i Rumî - 2
18 Aralık 2015 11:20:30

Prof. Dr. Esad Coşan'ın ilk bölümünü yayınladığımız Mevlana Celaleddin Rumi yazısı kaldığı yerden devam ediyor.

Hüsâmeddin Hasan Çelebi

Sonra babası bir Ahi olan, yâni fütüvvet şeyhi olan Hüsâmeddin Hasan Çelebi'ye... Böyle din kelimesiyle olanlar lâkaptır biliyorsunuz. Asıl ismi Hasan'dır. Onu tebcil için, ona bir pâye vermek için, dinî kelimelerle bir unvan verilir. Hüsâmeddin, dinin kılıcı demek. Demek ki Ahilerin seyfî kolundan, cihadla meşgul Ahilerden ki Hüsâmeddin adı verilmiş. Babası veya çevresindeki insanlar, bunun için ona bu lâkabı vermişler, bu lâkapla telkıb eylemişler. Fütüvvet rüesâsından...

Önemi: Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hazretleri'ne diyor ki: “İhvânınız Hakim Senâî'nin Hadîkatül-Hakîka'sını, Attâr'ın Mantîkut-Tayr'ını, Musîbetnâme'sini okuyorlar. Bu minval üzere bir kitap telif etseniz, ihvânınız sizin eserinizi okusa...” Böyle bir ricada bulununca, Mevlânâ, “Ben de böyle bir arzu duymuş ve bir şeyler yazmıştım” deyip -rivayete göre- sarığının kenarından Mesnevî'nin ilk onsekiz beytini ihtivâ eden kısmını,

Bişnev iz ney çün hikâkeyt mî kuned 

Ez cüdaî hâ şikâyet mî kuned.

Veya Nahid'in dediği gibi:

Bişnev in ney çün hikâyet mî kunet

Veyahut

Bişnev in ney çün şikâyet mî kuned 

Ez cüdâî hâ hikâyet bî kuned. (Çeşitli rivayetler var.)

Hüsâmeddin Çelebi'ye vermiş. Ondan sonra da birisi söylüyor, diğeri -kâtibi onu yazarak o muazzam Mesnevî'yi, manevî kitabı meydana getiriyor Hüsâmeddin Çelebi sebep oluyor. Kendisi aynı zamanda Ziyâeddin-i Vezir tekkesinde şeyhliğe de tayin edilmiş Hüsâmeddin Çelebi... Herhalde bu tekke, babası da bir Ahi olduğu için, bir Ahi zâviyesi olmalı.

Ahi, Arapça'daki ah (eh) kelimesinin mütekellim ya'sına eklenmiş ehî şekli değil; ahi, kardeşim demek değil. Ahi, aka kelimesinin mahallî telâffuzu. Bugün İranlılar bey manasına aka kelimesini kullanıyorlar.o devirde o mahalde ahi olarak kullanılmış o, yâni soylu kişiye verilen unvan. Yâni ahi, fütüvvet erbâbının reisi... Akı veya aka.

Tabii o zaman Anadolu fütüvvet teşkilâtıyla dopdolu. O kadar dolu ki Ankara bir ara ahiler tarafından idare edilmiş deniliyor. Ahi Mesud, bugün Etimesgut dediğimiz... Etileştirmişler. İlle bizden koparıp daha başka yerlere götürmek istiyorlar. Ahi Mesud'u, Etimesgut yapmışlar. Böyle gutlu gıtlı bir şeyler yapmışlar, bozmuşlar... 

Ama Ahi Elvan, Ahi Musa, Yeşil Ahi, Ahi Şerâfeddin vs. Anadolu'yu idare etmiş.

İbn-i Batuta Denizli'ye geldiği zaman -altı, yedi hayvanıyla beraber, kervanı, malları, köleleri ile-belinde palaları olan ve belki de bıyıkları pala gibi olan bazı insanlar gelmiş. Bineğinin yularını tutmuş. Bir şeyler söylüyorlar ama İbn-i Batuta Arap, bir şey anlamıyor. Dizgini tutan da Arapça anlamıyorlar. Sonra bir başka şahıs gelmiş, oda dizgini öbür tarafından tutmuş. Birbirleriyle münakaşaya başlamışlar. İbn-i Batuta'nın yüreği eriyor: “Eyvah! Arkamda develerim var, mallarım var. Bu iki yiğit geldiler. O mu alacak benim mallarımı, bu mu alacak? Galiba bunun münakaşasını yapıyorlar...” diye korkuyor.

Meğer mesele o değilmiş. İlk dizgini tutan şahıs ahi teşkilâtından bir zât-ı muhterem, bir fetâ, bir yiğit diyormuş ki: “Sen Tanrı misafirisin, hoş geldin, safa geldin, gel bizim zâviyeye gidelim.” Sonradan gelen şahıs da diyormuş ki: “İyi güzel ama bu mıntıka bizim mıntıkamız. Bizim mıntıkamızda bizim zâviye varken bizim mıntıkadaki misafiri alıp da götürüp öbür zâviyede ağırlamak yakışık alır mı? Bu bize hakaret sayılır. Bizde misafir olacak.” 

İbn-i Batuta can mal kaygısında, onlar misafiri ağırlamak düşüncesinde. Böyle bir teşkilât ahi teşkilâtı.

Hüsâmeddin Çelebi de öyle bir kimse. Hüsâmeddin Çelebi için o kadar övücü sözler söylüyor ki Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, onu okumadan geçemeyeceğim. Onun için “Şeyler şeyhi” diyor. “Dinin hüsâmı” diyor, yâni kılıcı. “Kalblerin emîni” diyor. “Zamanın Cüneyd'i”, vaktin Bayezid'i”, “hakàik güneşi”, “hidayet önderi”, “hakkın ziyâsı”, “urve-i vüska”, “arş hazinelerinin sahibi”, “zamanın imamı”, “meşâyıhın ulusu”, “sıddık oğlu sıddık oğlu sıddık” diyor.

Mesnevî'yi niçin yazdığını açıklarken: 

“Bis'tıt'â seyyidi ve senedi ve mutemedî ve mekânir-rûhi min cesedî ve zahirâti yevmî ve gadî ve hüveş-şeyh kıdvetül-ârifîn ve imamül-hüdâ vel-yakîn, mugîsül-vera', emînül-kulûbil ven-nühâ...” diye devam ediyor. Yâni, nihayet kendisinin yetiştirdiği bir halife... Fakat ne güzel hitaplarla hitap ederek gönlünü tatyîb edip, ne güzel sıfatlarla, hüsn-ü zanla kendi yetiştirdiği kimseye böyle muamele ediyor Mevlânâ Hazretleri... 

Maarif Hazinesi eserleri

Mevlânâ'nın eserleri maarif hazinesidir. Bu kuru bir övme sözü değil, sebebini söyleyeceğim:

Bir kere, onun eserlerini çok geniş bir şekilde incelemiş, olan bir İranlı alim Hâdi-i Harirî “Mesnevî'nin 6000 beyti Kur'an âyetleriyle ilgilidir.” diyor. Yâni onlar toplansa bir Mevlânâ meali çıkacak, yine Mesnevî'sinden. “Peygamber Efendimiz'le SAS ve hadis-i şerifleriyle ilgili menâkıb toplansa, bugün Avrupalıların hasretle beklediği ve en can alıcı ve çarpıcı noktaları anlatan muhteşem bir siyer kitabı olurdu.” diyor bir batılı âlim. Yâni “Mesnevî'den ve Dîvan-ı Kebir'den, Peygamber Efendimiz SAS ilgili şeyleri toplasanız ve bir kitap hâline getirseniz, Avrupalıların aradığı, can attığı, susadığı, Peygamber Efendimizi çarpıcı noktalarıyla derinden anlatan, hayatıyla ilgili şahane bir kitap olurdu.” diyor.

Bir başkası da diyor ki: “Mesnevî, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin Farsça ve manzum söylenmiş şekli gibidir.”

Yine Tahram Üniversitesi'nde rektörlük yapmış, George Washington Üniversitesi'nde İslâm araştırmaları profesörü olan Seyyid Hüseyin Nasr diyor ki: “İran edebiyatında bunun kadar muazzam bir başka eser yok. Şehnâme-yi Firdevsî-i Tûsî'yi, yâni Firdevsî'nin Farsça Şehnâmesini, kahramanlıklarla dolu bir Şehnâme olduğu için küçük cihada dair bir kitap kabul edebilirsek; küçük cihad kitabı dersek Şehnâme-i Firdevsî için, Mesnevî için de gönül terbiyesi, nefis terbiyesi konusunda, yâni büyük cihad konusunda, büyük cihad kitabı diye tarif edebiliriz. Eserlerinde enbiyâ kıssalarını o kadar güzel toplamış ve anlatmış ki, bir enbiyâlar tarihi çıkabilir eserinden. Ve evliyaullahın hayatıyla ilgili o kadar güzel noktaları yakalayan olaylar naklediyor ki, oradan da mükemmel bir evliyâ menâkıbı kitabı çıkabilir.”

Bu âlimlerin incelemelerinden çıkan bilgileri sunduktan sora Mesnevî'nin başındaki Arapça mukaddime insana mübalağa gibi gelmiyor. Çünkü Arapça mukaddimede deniliyor ki:

(Hâzâ kitâbül-Mesnevî) İşte bu Mesnevî kitabı, 

(Ve hüve usûlü usûli usûlid-dîn) Din asıllarının, asıllarının aslı, 

(Fî keşfi esrâril-vüsûli vel-yakîn) Allah'a vuslatın sırlarını ve sağlam-şeksiz imanın sırlarını keşfetme konusunda...

Yâni “Allah'a vuslatı, el-vusûl ilallah'ı, seyr-i sülûkün müntehâsını sağlamada ve yakîn sahibi olmanın, insanı yakîn sahibi olmaya götürmenin sırlarını açıklamada dinin ana kitabıdır.” diyor. Bu tariflere göre doğru. 6000 beyti Kur'an ayetleriyle, şu kadarı enbiya kıssasıyla, bu kadarı evliyâ menâkıbı ile ilgili olunca, o kadar da nefis terbiyesiyle tasavvufla ilgili parçalar olunca...

(Ve hüve fıkhullàhi ekber) Ve bu kitap, fıkh-ı ekberdir. Allah'ın büyük fıkhıdır. Malûm, Fıkh-ı Ekber, İmam-ı A'zam hazretlerinin kitabıdır. Onu da hatırlatacak bir ifade kullanıyor. Bu da Fıkh-ı Ekber'dir, bu da İmam-ı A'zam'ın kitabı gibidir demiş oluyor. Kendisi zaten Hanefî. 

(Ve şer'ullàhil-ezher) Allah'ın pırıl pırl nurlu olan şeriatının anlatan kitaptır; şeriat dışı değil, onu anlatıyor. 

(Ve burhânullàhil-azher) Onun hakikatlerini ispat hususunda...

Ve böyle devam ediyor, şahane bir Arapça, akıcı bir metinle. Bu seri o mübarek şeyhe mensub, şu şu vasıflara sahip, şeyler şeyhi Hüsamettin Çelebi istedi diye yazdım.” diyor. Bir mübarek ümmî kula “Vaaz ver bakalım.” demişler. O, Allah'ın sevgili kulu; ötekiler de onu sıkıştırmak isteyen cühelâ, yâni ilmine mağrur kimseler. Gece yatmış, Allah-u Teàlâ hazretleri bütün ilimleri o gece ona bahşeylemiş. (Emseytü kürdiyen esbahtü arabiyyen) “Bir ümmî, köyle Kürt olarak yatağıma yattım, sabahleyin de ulûm-u Arabî'yi ve şer'iyyeyi hazmetmiş bir âlim kimse olarak kalktım.” demiş olan bir şeyhin sülâlesindendir, ona mensup diyor. Soyu mübarek bir kimse diye methediyor Hüsâmettin Çelebi'yi.

Meseleyi onunla oturup, konuşup, söyleyip, yazdırmak sûretiyle altı cilt halinde 26000 beyit olarak nazmetmiş. Mesnevî bazı âlimlerin söylediğine göre bitmemiştir. Hayatının sonuna kadar devam etmiştir. Yaşasaydı daha yazardı, ciltleri olurdu. O kadarı mukadder, altı cilt hâlinde yazmış.

Divân'ın çeşitli sayımları var. 50 bin beyite yakın. Divân-ı Kebîr, veya Dîvân-ı Şems-i Hakkı Tebrîzî. Vefâkâr bir insan olduğu için, sohbetdaşlarını, muhataplarını tebcil ediyor, yüceltiyor, onları methediyor. Candan bir samimiyetle, büyüklerin gözüyle görüyor. Şiirlerine kendi ismini yazmamış, Şems-i Tebrizî ile tanıştıktan sonra şiirlerinin hepsine Şems-i Tebrizî adını kullanıyor. Hepsinde sözü yanlış oldu, bazılarında “hâmûş” kelimesini kullanır, onun da bir başka mahlâs olduğunu söylerler. Bazıları da mahlâssızdır. Bu eser, şâheser bir lirizme sahiptir. Tercümelerini bile okuduğunuz zaman tüyleriniz diken diken olur. Bir de Farsçasından, o lirizme, o âhenge âşinâ olarak ve edebî nükteleri kavrayarak okuduğunuz zaman, insanın vecde gelmemesi mümkün değildir.

“Fîhi Mâfih” kitabı sohbetlerindeki sözlerinden meydana gelmiştir. Merhum Avni Konuk (1938'de vefat etmiş) tercüme etmiş, ama basılmamış. Prof. Meliha hanımın bir tercümesi var, insan Avni Konuk beyin tercümesini de merak ediyor.

“Mecâlis-i Seb'a: Yedi Meclis”, yedi vaazını ihtivâ eden bir eseri. Kitapçı Hulûsi 1937'de bastırmış. Bu kitap “Kitâbut-Tevessülü lit-tavassul ilet-tefaddul” ismini de taşıyor. Gölpıranlı 1960'ta notlarla neşretmiş.

Eserleri bunlar. Başka risâlelerinden bahsediliyor, ama araştırmacılar, onların Mevlânâ hazretlerine ait olduğunda müteredditler. 

Allah indindeki makamınızı merak ediyorsanız

Hazret-i Peygamber (s.a.v.) bir Hadis-i Şerifte buyurmuş ki: “Sizin Allah indindeki mekân ve makamlarınızın ne olduğunu merak ediyorsanız, sizin gönlünüzde Allah'ın durumun nasıl, ona bakınız.” Yâni sözü gönülden, Allah'a kulluğunuz, bağlılığınız, marifetiniz, muhabbetiniz ne kadar yüksekse, dereceniz de o kadar yüksektir. Siz Allah'ı ne kadar seviyorsanız, Allah da sizi o kadar seviyor.

(Fezkürûnî ezkürküm) “Siz onu ne kadar zikrediyorsanız, o da sizi o kadar zikrediyor. O sizin ne kadar hatırınızda ise, o kadar da siz onun lûtfuna mazhar durumdasınız.”

Böyle olunca, kulun gayesi Allah'ın rızasını kazanmak ve Allah tarafından sevilmek olduğu için kulluk makamlarının da en yükseği de birçok âlime göre aşk makamıdır. Allah'ı sevme, marifetullah, ondan sonra muhabbetullah. Bu sıralamalarda âlimlere göre çeşitli beyanlar var. İşte Mevlâna hazretleri bu ana duygu ile muhabbetullah, aşkullah, şevkullah konusunu işlemiş. Mesnevî'ye ney'den, kamıştan, kavaldan bahsederek bir temsil ile başlıyor. O da yine kulun Rabb'ine hasretini sembolize etmek için. Ney, neyistandan, kamışlıktan koparıldığı için böyle her girdiği meclisi yakıp kavururuyor, insanları birbirine katıyor, mestediyor, ağlatıyor. “Kimde bu aşk ve şevk olmazsa yazıklar olsun, yok olsun!” diye.

Ateşest in baklen nâyu nîst bâd 

Her ki in ateş nedâret nist bâd

Onu terennüm ettiriyor, onu misal olarak veriyor, o bitmez tükenmez bir hazine. Öyle bir eser ki, Osmanlı âlimlerinden, münevverlerinden okuma yazma bilip de Mevlânâ'yı tanımayan, Mesnevî'yi okumayan hiçbir insan yoktur. Bahse girebilirim. Hepsi mutlaka okumuştur. 

Şeyh Gàlib, Hüsn ü Aşk'ında diyor ki:

Esrarını Mesnevî'den aldım 

Çaldımsa mîrî malı çaldım.

Onun bunun malını çalmadım, mîrî malı çaldım diyor. Bütün ârifler öyledir. Gölpınarlı'nın bir işareti var. Bizim Şeyh Murat Tekkemizde son şeyh olan Abdülkàdir Belhî hazretleri de Mevlânâ gibi. Belhli ama o bu çağın adamı. 1924'lerde vefat etmiş. O da bütün eserlerinde Mevlânâ'dan çok müessirdi ve Gölpınarlı zamanın en büyük şairiydi diyor. Onun da şiirlerini aramamız ve okumamız lâzım gelecek. Çünkü Şeyh Murat Tekkesi elimizde... O büyükleri takip etmemiz, eserlerini okumamız lâzım. 

Kur'an'ın Bendesi

Mevlânâ hazretleri Kur'an-ı Kerim'in bendesi olduğunu söylüyor. Kardeşlerimiz okudular. Peygamber Efendimiz'in yolunun toprağının zerresi olduğunu söylüyor, tevazu ve sevgi ile. Kimsenin Kur'an ve hadisten gayri hiçbir şeye, onun sözlerini götürmemesini, kimsenin kendinden bundan başka söz nakletmemesini söylüyor. Bir kimse böyle bir şey yaparsa ben ondan bîzârım, ben ondan uzağım diyor.

Eseri tefsir, hadis kitabı gibi ve tabii büyük bir tasavvufî eser. Şiirlerinde bir taraftan özü, aşkı anlatırken bir taraftan da şeriatın, ibadetin önemini de zikrediyor, dile getiriyor, Ramazan'ın gelişini rahmet bildiğini, oruçlunun Tanrı konuğu olduğunu söylüyor. Hacdan gelenleri, mübarek olsun diye kutluyor.