19 EYLÜL 2020 CUMARTESİ

HASBELKADER İSTANBUL HAFIZAMIZA IŞIK TUTUYOR

Çocukluğumuz bizlerin bilinçaltını oluştururken şehirlerin bilinçaltını da tarihi oluşturuyor. Toprağın altından arkeolojik kazılarla çıkan ve arkeoloji müzelerinde ziyarete sunulan her şey yaşadığımız şehri şehir yapan kocaman bir hafıza. Sönmezışık “Hasbelkader İstanbul” ile hafızamıza ışık tutuyor.


HASBELKADER İSTANBUL HAFIZAMIZA IŞIK TUTUYOR

Mülakat-GÜLDEN AĞ

İstanbul, asırlardır birçok şairin, yazarın, ressamın yegane öznesi. Üzerine yazılanlar, çizilenler, yayınlananlar bitmedi, bitmeyecek de. Hâlâ birçok yazarın üzerine kelam etmeye çalıştığı bu nadide şehre mürekkep akıtanlardan biri de “Hasbelkader İstanbul” kitabı ile yazarımız Elif Sönmezışık. Dünya Bizim yayınevinden çıkan deneme türündeki “Hasbelkader İstanbul”; “Müjdesi”, “Letafeti/Rüzgârı”, “Hakikati”, “Yansıması” ve “Gölgeleri” olmak üzere 5 bölümden oluşuyor.

Edebiyatçılar ve fotoğraflar öncülüğünde yaşadığınız mekâna dair muhakemeye girecek, farkındalık ile irkileceksiniz.

Mülâkatımız, “Hasbelkader İstanbul”un zihninizde oluşturacağı denize akan küçük bir nehir sadece.

Neden “Hasbelkader İstanbul”?

Kelime anlamı kaderden olan. Elde olmayarak kendiliğinden olan, kaderden olan anlamı taşıyor. Önsözde buna değindim. İstanbul'daki varlığım benim müdahale edemeyeceğim, kaderden olan bir şeydi. Buraya olan bağlılığım ve sevgim de aynı zamanda. Ben belki de İstanbul'da doğmasam, büyümesem, hiç yaşamasam; tanımayacak, bilmeyecektim. Hatta böyle bir hassasiyetim bile belki de olmayacaktı. Bu bakımdan bunları düşününce “hasbelkader” kelimesi o kadar uygun geldi ki. Bir de ben İstanbul'u ne kadar anlatırsam anlatayım, zaten ciltler dolusu anlatılmış, belgeseller filmler çekilmiş; ne kadar yazarsanız, ne kadar yayınlarsanız, ne kadar fotoğraflarsanız bitmeyen bir şehir. Yorumları da ona göre, çağa göre, zamana göre geçmiş gelecek tasavvurları da aynı şekilde. Bütün bunlara baktığımız zaman asla bitmiyor. Ben ne kadarından tutup da insanlara İstanbul diyebilirim ki ve bu İstanbul'un neresi olur? Hasbelkader… Yani olabildiği kadar.

İstanbul'un sizi en çok etkileyen tarafı ne?

Kitabın belkemiğini oluşturan düşünce de bu; “Klasik İstanbul'u” merkeze alan bir İstanbul alakası besliyorum. Tabii ki bir de klasik İstanbul'u içine alan siluet var. Bu siluetin üzerinde özellikle durdum, çünkü bunun kaybını tartışıyoruz devamlı. Tartışıyoruz ama bu silueti korumak için yeterince bilgi sahibi miyiz? Bunu yeterince konuştuk mu? Siluet bize ne ifade ediyor da bunun üstüne bu kadar tartışma çıkarıyoruz ve korunması için bu kadar gayret ediyoruz? Bu soruları sordum kendime. İstanbul'da yaşayanlar olarak şöyle bir şeyden mustaribiz; hiç Tarihî Yarımada'ya uğramamış, canlı bir şekilde o silueti karşısına alıp bakmamış insanlar da yaşıyor bu şehirde. Belki şehrin tüm AVM'lerini gezmiş ama bu siluetin nereden bakılırsa en güzel şekilde görünebileceğini de bilmeyen hatta onun için hiçbir karşılığı olmayan insanların da yaşadığı bir şehir. Bu bakımdan aslında biz neyi korumaya çalışıyoruz? Gökdelen istilasından bahsederken bizi rahatsız eden ne? Asliyet derken, şehir şahsiyeti ve medeniyet imzası derken neyden bahsediyoruz? Bunlara karşılık gelecek bir siluet fikrinden ortaya çıktım. Tabii ki birden çok silueti, birden çok panoraması var İstanbul'un. Bu da İstanbul'un geçirdiği aşamalar da olgunlaşma yani o siluetin zirveye ulaşma ve bugün ki bize intikal eden hali üzerinden de gelişen bir düşünceydi. Beni en çok etkileyen kısmı bu.

DUYGUSAL BOĞULMA DEĞİL GERÇEKÇİ ENDİŞELER

Ahmet Haşim'in mısralarıyla derinlik kattığınız izahlarınız bana İstanbul'a dair bir hüznünüz var gibi hissettirdi. Bu hususta ne demek istersiniz?

İstanbul'u birazcık anlamaya çalışan, arka planını görmeye çalışan, tarihî sürecini, kronolojisini görmeye çalışan herkes biraz bu konuda endişelidir. Eski yüzünü görüp, onun üzerinden okumalar yapıp, görselleri takip edip buna kafa yoran, bunu yorumlamaya çalışan herkes İstanbul'un muhtemelen  şu halinden memnun olmayacaktır. Ama her gelen nesil bir önceki neslin yadırgadığı bir süreci yaşar aslında. İstanbul'un her 10 yılda her 100 yılda geçirdiği değişimler yadırganıcı. Özellikle klasik İstanbul devrinin bitişi son 200 yılda meydana gelen modernizm sebebiyle yapılan yıkımlar birçok insanı üzmüştür vaktiyle de. Halen daha da üzmektedir. Ama hüzün derseniz o ayrı bir yerde duruyor bence. Ama romantik bir yaklaşım da değil, zira duygusal bir boğulma yaşamayalım orada. Daha gerçekçi bir yaklaşımdan getirilebilecek endişeler belki bunlar. Var olan üzerinden daha önce var olmuşların bir kıyası sonucu yahut çok kısa zamandaki çok hızlı değişimlerin kabullenilmesiyle alakalı bir tepki olabilir bu ancak. Hüzün kısmı şehrin ruhaniyetiyle, içinde taşıdıklarıyla da alakalı biraz. Sadece mekana bağlı denemez.

Denemelerinizde şehrin hafızasından bahsediyorsunuz. Bu konuyu açabilir misiniz?

Bütün şehirlerin hafızası var, Anadolu'nun bir şehrinin merkezinde küçük gezintiler yapsanız hemen o atmosferi kavramaya başlarsınız. O tarihi veriler birden dolmaya başlar zihninize. İstanbul'da bu durumda sadece bir merkezden söz edilemeyeceği için çok daha karmaşık bir hale geliyor. Hafızası çok ciddi bir kültürel miras. Bir tane değil, birçok kültürel mirasın mecz olduğu bir alan. Yaşanılan döneme göre bir yorumlanışı, yaşanışı var ve bugüne intikal ediyor. Tek tip bir İstanbulluluktan, tek tip bir İstanbul algısından söz etmek mümkün değil.

İstanbul'un geçmiş, gelecek ve şimdi kıyasına dair neler söylemek istersiniz?

 Malik Aksel'in İstanbul üzerine yazılarını okurken ne kadar başka türü olabileceğini düşündüm İstanbul'un. Yaşadığı döneme ilişkin hicivli ve eğlenceli yorumlar getiriyor. Bunlar önemli ve dikkat çekici. Bu insanlar ne kadar sanatçı, aydın kesim olsalar da sokakta yaşamış ve sokağı iyi anlamışlar. Mesela bu konuda benim için ibretlik satırları biriktirenlerden biri de Ahmet Rasim'dir. Sokakları olduğu gibi bize anlatabilmiş nadir yazarlardandır. Bütün bunları yüzyıl öncesi, yüzyıl sonrası ve bugünle karşılaştırdığımızda aslında neleri kaybettiğimizi, nelerin sürdürülebilir olduğunu ve görmezden geldiğimizle yüzleşiyoruz. Bu bakımdan önemli.

İstanbul'u geçmiş ve bugünle beraber okumanın önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta önsözde belirttiğim bir şey vardı; çehresine bakıp okumak. Hepimiz gidiyoruz, boğaz manzarası önündeyken “ne kadar harika bir fotoğraf” diyoruz. Hemen fotoğraf çekilmek istiyoruz ya da o manzaranın fotoğrafını alıyoruz. Aslında orada sadece fotoğraflık değil daha derin bir okuma var. O manzaranın bir elli yıl önceki başkalığı yaşayan insan dokusundaki farklılıklar bütün bunlar tek tek ayrıntılı bir şekilde kafa yorulması gereken şeyler.

İSTANBUL ŞEHİRLER BÜTÜNÜ

Büyük bir hafızaya sahip olan şehr-i İstanbul'da kentleşmeyi doğru yapabiliyor muyuz?

İstanbul bitmeyen bir inşaat; kentleşmenin de henüz başarılamadığını gösteriyor bu. Kent düzeyinde artık bir şehir algısından öte metropol. Fakat tam bitmiş ve başarılmış bir şablon değil. Dünyadaki önemli metropollerin kendine has bir mizacı var. Şehir okumaları yaparken gördüğümüz bir şey bu. Uzakdoğu'daki çehre farklı, Batı'daki çehre farklı. İstanbul'un da kent görünümü olarak kendine has bir çehresi var. Şehirler bütünü. Fatih bir şehir, Üsküdar bir şehir, Eyüp bir şehir, Boğaz'daki semtlerin her biri tek tek şehir. Bunların hepsi o hüviyetle inşa edilmiş vaktiyle. Her birinin kendine has bir dokusu ve şahsiyeti vardı bu şehirlerin. Bugünkü kent görünümünde ise bir tek tipleşme var. Tek tipleşme, artık modernite gibi çok yoğun kullandığımız kelime. Çünkü benzeşmelerin çoğaldığı bir dünya algısı var artık. “Fason” diyebilirim buna. En ucuza en rahat olanı, ulaşılabilir olanı, en ortalama olanı üretme gayreti. Bu fasonluk beraberinde birbirine benzer şehir görünümlerine yol açıyor.

İstanbul şahsiyetini koruyabiliyor mu?

Cumhuriyet döneminden sonra yahut serbest piyasa ekonomisinin gelişmesinden sonra kurulan semtlere bakın; Beylikdüzü, Kartal, Pendik gibi kısımlara gidildikçe hep birbirine benzer sokak ve konut yapıları görüyoruz. Bu, şehir şahsiyetinin kaybolduğuna delalet ediyor. Tabi şunu da kabullenmek gerekiyor; yaşadığınız çağla sürekli kavgalı olursanız aidiyet sorunu yaşayabilirsiniz. Zamanı kavramak noktasında en azından… Kavrayamadığınız için de yadırganır ve yadırgarsınız sürekli. Huzursuz bir yaşam sizi bekliyordur. Çağla barışma da elbette ki tenkiti de beraberinde getirmelidir. Tek tipleşmenin de önüne geçilemiyorsa, şehir şahsiyetinden artık bahsedemiyorsak bu da ayrı bir değerlendirme konusu. Bu da bugünkü insanın kendini yansıtma biçimi olarak değerlendirilmeli. Bitmeyen inşaat olması problemi ve kentleşmenin İstanbul'da tamamlanmaması, şehir şahsiyetinin kaybolması kadar önemli bir mesele.

"SIĞ YOLLARDAN KENDİMİZİ İFADE EDİYORUZ"

Kitaptaki üslubunuz dikkatimi çekti. Eski Türkçeyle yoğrulmuş gibiydi adeta…

 Terminoloji, tercih edeceğimiz kelimeler, tamlamalar ya da üslup; bütün bunlar bilincin yansıması. Artık başka kelimelerle düşünemez hale geliyorsunuz. Böyle açıklanabilirim ancak. Yapılan okumalarla da çok alakalı olduğunu düşünüyorum. Mesela dünya eserlerinin çevirilerini düşünelim. Çevirmenin okuyucu üzerindeki etkisi o kadar büyük ki o kelime seçiminde. Tabii ki ben o çeviriyi okurken tam karşılığını okumak arzusundayım. Çevirileri yoğun okuduğum dönemlerde, “uydurukça” üzerinden giden metinler yüzünden daha dar kalıplarda ve daha dar bir kelime dağarcığı üzerinden düşündüğümü fark ettim. Sonra daha yoğun şekilde yerli okumalara geçtim. Klasiklerimiz üzerine sahih okumalar yapınca anladım ki daha derin bir hazine burada kalmış.

Eski Türkçede aynı anlama gelen her sözcüğün nüans farklılıkları var. Şimdi daha yüzeysel ve tekdüze bir ifade biçimini tercih ediyoruz galiba…

Divan edebiyatının ortaya koyduğu kelimelerdeki o cambazlık, o zekâ potansiyeli bugünün kelimelerinde müthiş metinlerle karşılaşılırdık. Cumhuriyet dönemi okumaları yaptığımızda bile müthiş bir dille karşılaşıyoruz. Her duygunun bir kelimeye karşılık geleceğini düşünmeyeceğiniz kadar katmanlı. Daha geçmişe gittiğinizde bunun çok daha derinleştiğinizi görüyorsunuz. Bugün için hayret verici bir şey. Zamanla azala azala bugüne gelmişliği söz konusu. Aslında insanlar genlerinde çok büyük miraslar taşıyorlar. Biz bugünün insanı olarak geçmişimizdeki bin yıllık, iki bin yıllık cevher ve kabiliyetleri genlerimizde taşıyoruz. Ama bakıyoruz ki bugün daha sığ ve daha basit yollardan kendimizi ifade etmeyi seçiyoruz.

Yorum Yaz

  428904

-