Hüseyin Yağmur

HOŞGELDİN YA ŞEHRİ  RAMAZAN! (2)

Hüseyin Yağmur

Ramazan'ın ve orucun neşesini önceki devirlerde mürşidi kamiller, dergahlar ve dervişler insanlara tattırırlarmış.Dergahların kapatılmasıyla Türk halkı da bu tarihi fırsatını kaybetmiş oldu. Ben bu vesileyle Ramazan-ı Şerif'in ilk iki yazısında dergahların ruhani ortamını sizlere sunmak istiyorum. Yazıları okuyunca sizler de aslında neleri kaybettiğimizi hatırlamış olacaksınız.

Haydi Bismillah….demiş ve Tek Parti Döneminin meşhur bakanlarından Hasan Ali Yücel ile ‘solcu şair' olarak temayüz etmiş Nazım  Hikmet'in Mevleviliklerinden bahsetmiştim.

Bugünkü yazımızda da Nakşibendi  Dergahlarında yaşanan güzelliklerden bahsedelim.

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhânevî hazretleri, şer'î ilimlerde zirvede iken, bâtınını teslim edip gönül bağlayabileceği, kâmil bir mürşit arayışı içine girmiştir. İstanbul'a gönderilmiş bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin bir başka halifesi Trablusşam Müftüsü diye anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ile karşılaşır ve ona intisap eder.

Kendi zamanında hem bir tekke hem de bir dârülhadis hüviyeti kazanan dergâhına Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve daha bir çok devlet adamının zaman zaman gelerek sohbet ve derslerine iştirak etmeleri, onun ne derece etkili ve hürmet edilip sözü dinlenen bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.II. Abdülhamid ile hususi bir yakınlıklarının bulunduğu özel istişare ve toplantılarının olduğu da bilinmektedir.

Prof.Dr Kemal Karpat'ın tesbitine göre;Nakşibendilik Osmanlı Devleti'nde o kadar önemli bir rol üstlenmişti ki söylendiğine göre Sultan II. Abdülhamid, Nakşibendi Şeyhi Ziyaüddin Gümüşhanevi'den (ö. 1894) nasihat alırdı. 1890'da İstanbul'da bu tarikatın 65 dergâhı vardı (Karpat,2009)

 “Şeyhin Seni Bana Emanet Etmişti”

Gümüşhânevî Hazretleri, yazlarını Beykoz'daki Yûşâ tepesinde çadır kurarak geçirirdi. Yine bir yaz günü Yûşâ tepesinde yakınlarıyla çadır kurmuş olan Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî (k.s.), elinde eski bir kemanla geçmekte olan bir çalgıcıyı çağırttı. Adam, “Sizin hocanızla benim ne işim var, gidin işinize, siz keman çaldırıp para vermezsiniz, ben de sizin sözlerinize kulak asıp dediğinizi yapmam” derse de ısrar eder ve huzura getirirler. Gümüşhânevî hazretleri, çalgıcının kulağına gizlice bir şey söyler.

Adam bu sözler özerine öyle bir cezbeye tutulup bağırır ki etraftakiler şaşırıp kalırlar. Çalgıcı, tövbekâr olur. Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî hazretlerinin kendisinin kulağına neler söylediğini merak edip soranlara uzun süre bir şey söylemez nihayet bir gün: -“Ben gençliğimde bir Bektaşi şeyhine intisap etmiştim, kendisi ehl-i sünnet ve'l-cemaatten idi. Vefat edeceği zaman “Seni büyüklerden birine emanet ettim, sakın reddedip perişan olma, ahir ömründe iyi bir insan olursun inşaallah” demişti. Gümüşhaneli Efendimiz de bana “Şeyhin seni bana emanet etmişti” demesi ile kendime sahip olamadım, bağırdım ve ellerine kapandım” demiştir”( Yılmaz,1997:66)

Hasib Serezî  (1863-1949)

Abdullah Hasib (Yardımcı) Efendi, 1280/1863 senesinde Serez'de doğmuştur. 1924 senesinde İstanbul'a dönerek Eyüp Sultan semtine yerleşir. Bu arada Abdülaziz (Bekkine) Efendi ve Mehmed Zahid Efendi ile tanışır. Daha sonra onların feyiz aldıkları mürşidleri Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi'ye intisab ederek derslerine devam etmeye başlar.

Hasib Efendi (ks.), Mustafa Feyzi Efendi'nin derslerini takip etmek için Eyüp Sultan semtindeki evlerinden, o günkü ismi Bâb-ı Alî olan bugünkü İstanbul Valiliği'nin hemen yanıbaşında bulunan Fatma Sultan Camii'ne kadar her sabah yaya olarak gelirlermiş. Bir müddet sonra aynı camide vazife alıp caminin meşrutasına yerleşmişlerdir.

 “Bizi Allah Onun Yerine Koysaydı Ne Olurdu Halimiz?”

Bu mevzuda Sırrı Bey şöyle nakletti: Bir gece Hoca Efendi ile beraber Şehzadebaşı'ndaki İbrahim Paşa Camii'nden çıkmış durakta tramvay bekliyorduk. O sırada sarhoşun birisi Hoca Efendi'ye yaklaştı ve elindeki içki şişesini gösterip, “Hocam bunda ne var?” dedi. Hoca Efendi de kendisine sükûnetle “Evlâdım, Cenâb-ı Allah seni bundan kurtarır inşaallah” buyurdu.

Bu söz üzerine sarhoş kendinden geçti ve kendisini yere attı. O sırada tramvay geldi. Bindik, bir sıraya yan yana oturduk. Biraz sonra Hoca Efendi ağlamaya başladı. Hayretle kendine bakıyordum ki bana döndü ve “A be yahu neye ağladığımı biliyor musun? Bizi Allah onun yerine koysaydı ne olurdu halimiz?” dedi. Ertesi gün ise o sarhoşun, İbrahim Paşa Camii'ne gelip tövbekâr olduğu ve Hoca Efendi'nin cemaati arasına karıştığı görülmüştür” (Çataklı,2000:20)

  1. VI) 4-ğ “Hocaefendi Evime Geldi ve “Oldu mu? İşte Geldik.” Dedi

Sırrı Bey Abdülaziz (Kazani) Efendi ile ilgili bir hatırası da şöyle anlatıyor: Ameliyat oldum. Bir ay kadar evde yatakta yatmam lâzım. On gün kadar geçti, Hocaefendi'ye gidemiyorum diye içim yanıyor. Ve düşünüyorum arkadaşlar Hoca Efendi'nin evinde sohbetteler, aklım hep onda ve orada. İçimden diyorum ki “Ben sana gelemiyorum, nasıl göreceğim seni”.

Vakit, yatsıdan sonra bir de bakıyorum ki kapı çalınıyor. Kapıyı açıyorum, her zaman ki gibi elleri arkasında Hoca Efendi karşımda ve yanında Mazhar. İlk sözü “Selamün aleyküm” oluyor ve arkasından şu cümle: “Oldu mu? İşte geldik.” Ne kadar ısrar ettimse de Hoca Efendi oturmuyor, ayakta bekliyor ve bana “Sen de hemen yat” diyor. İyileştikten sonra Mazhar'a soruyorum. O da diyor ki Hoca Efendi sohbet sırasında arkadaşlara hitaben “Çocuklar siz biraz oturun biz Sırrı'ya kadar gidip gelelim” demişti (Çataklı,2000:125).

Mehmed Zâhid Kotkıı (1897-1980)

Mehmed Zahid Kotku 1897 senesinde Bursa'da Kale içinde Türkmenzâde Çıkmazı'ndaki 19 numaralı evlerinde doğmuştur.

Mehmed Zahid Efendi rahmetullahi aleyh tekkelerin kapatılmasıyla birlikte doğdukları yer olan Bursa'ya döner. Orada evlenir. 1929'da vefat eden babasının yerine Bursa Ovası'ndaki İzvat Köyü'nde 16 sene kadar imamlık yaptıktan sonra, yedi yıl da Bursa'nın içinde bulunan Üftade Camii'nde görev yapar. Bu görevine devam ederken Hisar içindeki baba evine yerleşir. 1945'den 1952 senesine kadar burada hizmet eder.

2 Kasım 1952 senesinde Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine hazretlerinin âhirete irtihal etmesi üzerine Aralık 1952'de İstanbul'a gelir. Fatih'te bulvara nazır Ümmü Gülsüm Mescidi'nde imamlık vazifesine devam eder. Daha sonra caminin istimlak meselesi çıkınca 1 Ekim 1958 senesinde, vefatına kadar vazife yapacağı İskenderpaşa Camii'ne naklolunur.

Mustafa Özdamar, ‘Şeyh Kotku' isimli eserinde Mehmed Zahid Efendi'nin bazı hallerini şöyle anlatıyor:

 “Arkadaş Arkadaşı Yolda Koymaz”

Müridandan Mustafa Ballı anlattı: - Hoca Efendimizle 1975 senesinde birlikte hac yapmak nasib oldu. On yedi araba ile karayolundan gidiyorduk, elli beş arkadaştık.

Grubumuzun bir kısmında Suriye üzerinden vize vardı. Hoca Efendilerin grubunda ise Bağdat yolundan gitme vizesi vardı. Biz üzülüyorduk tabii bu durumdan dolayı. Hoca Efendimizle birlikte bütün yol boyunca beraber olamayacağız diye.

Ankara, Adana tarîkıyla Anteb'e varınca, oradaki vedalaşma sırasında bizler ağlamaya başlayınca, Hoca Efendi: Ne yapıyorsunuz siz, dedi, bu ne hal?

Biz de: Efendim, bizim Bağdat vizemiz yok. Biz Suriye üzerinden gideceğiz, siz Bağdat yoluyla gideceksiniz, ona üzülüyoruz!.. deyince, Hoca Efendimiz unutulmaz bir örnek vererek, dedi ki: Arkadaş arkadaşı yolda koymaz. Ben, Bağdat yolunda vizem olmama rağmen o yolu iptal ediyorum, sizlerle beraber geliyorum!. (Özdamar,1996:25).

Şairin dediği gibi  “O  güzel müesseseler, o güzel insanlar, o  güzel atlara binip gittiler.” Vesselam…

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  414695

-