11 AĞUSTOS 2020 SALI

Altan Çetin

İBN SİNA İLE ÇEVREMİZDE EĞİTİMİ VE İNSANI DÜŞÜNÜRKEN

Altan Çetin

İslam çevresinde gelişen medeniyet ve kültüre dâhil dünya modern tasnifle geri kalmıştır. İleride ne var hepimiz çok merak ediyoruz! Geri bırakılmıştır, tespiti de bu cümleden hemen bir savunma refleksi olarak akla gelecektir. Lakin burada müşkülün esas sebebi, geri ve ileri kalmanın da esas sebebini anlamamızı sağlayacak olan şeyin, bir medeniyetin teşekkülünü sağlayan toplumların bilkuvve istidatlarını bilfiil hala getirmesine imkân sağlayan “faal akıl”ın kaybedilmesi olduğunu görememektir. Faal akıl sihirli bir değnek değildir. Farabî misalinde olduğu üzere göz ile görülecek arasında bağı kuran ışık manasında ve mesabesindedir. Duyularımızın işe yaraması, düşüncemizin mantıklı hale gelmesi, kavram ve yargıların ortaya çıkarak bir fikrin zuhuru için aklımızın muhtaç olduğu o ışık bugün kayıptır. Bu ışık kimseye gökten zembille inmemektedir. Sosyal Bilimlerin bu kadar önemsizleştirildiği, yok sayıldığı, vasat bir iş haline getirildiği bir vasat altı ortamda bunu beklemek, ülkenin Edebiyat Fakültelerinden sadra şifa üretim beklemek hayalcilik olacaktır. Özellikle fen, matematik bilimlerin vesayeti altında yaşamaya çalışan sosyal bilimlerden onlarca, yüzlerce sosyal meselesi olan toplumlarda mühendis, tabip vs.(bunlar kendi yerinde hayatidir, sözlerimiz asla önemsizleştirmek gayreti olarak görülmemelidir) aklıyla bir şeylerin çözülmesini beklemek de başka bir hayalcilik olacaktır. Hukuk ve siyasal bilgiler eğitimi dışında ki, bunlar umumen temel sosyal bilim mantığı taşımazlar, tamamıyla yok mesabesinde sayılan sosyal bilimler ve bilimcilerden sıkıştıkları o yerden dâhili ve harici pek çok meseleye yaratıcı, yol açıcı, problem çözücü üretimde bulunmalarını beklemek ne kadar gerçekçidir? Çocukları tarihçi, sosyolog ya da felsefeci olsun, güzel sanatlar eğitimi alsın diye çabalayan kaç aile vardır? Yahut çocukları bu bölümü kazanınca bir başarısızlık duygusu taşımayan kaç aile bulunabilir? Bunlardan daha fenası ise Sosyal Bilimcilerin bizatihi kendilerinin maslahatgüzarlıkla uğraşıp sosyal bilimleri ve eğitimini önemsememeleridir. Bunun için emek harcayan, işini bir vatanseverlik eylemi olarak ciddiye alanlar beni affetsin. Lakin vasatın yaygın manzarasından görünen budur. Bu durumun bahsettiğimiz medeniyet ve kültür çevresi yıkıntıları arasında yaşayan mirasçıların tamamında görüldüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Yüreğini ve aklını bir takım iç ve dış mihrakların vesayetine vermemiş, taşeron aklı taşımayan herkes bu meselenin sıkıntısı ve derdini içinde hissedecektir. Burada mesuliyeti devletlere ya da bireylere atarak kenara çekilmeninse kimseye faydası olmayacağı aşikârdır.

Muhakkak ki ana mesele eğitimdir. Bir millet kendi maddi imkânlarını kullanarak nasıl kalkınırsa, kendi insan unsurunu kabiliyet ve istidatlarına göre taksim ve tarif yeteneği olan bir eğitim felsefesi/mantığı ile devlet ve millet hayatın ihtiyaçlarına göre bu yeteneklerini yönlendirip eğitebilme aklı ve tatbikatı o toplumun başarısına, kalkınmasına, değişmesine ve gelişmesine imkân sağlayacaktır. Bu bakımdan bu mesuliyet ne sadece devletin ne de yalnızca bireylerindir. Mesele müşterek bir talep, şuur hali, irade ve idrak isteyen bir konudur. İnsanların tesadüfen bir şeyler öğrenip, tesadüfen kazandıkları üniversitelerden sonra, tesadüfen buldukları işlerle, tesadüfi işler yaptıkları bir yerde takdir edilir ki üç beş çadırlık bir obada bile görülmeyecek bir kaos söz konusudur. Hele de ideolojik mülahazalarla çekiştirilen, bir çıkar ve güç oyunu sahasına dönüşen ortamlarda kuvveden fiile çıkacak bir şey olamadığı gibi hiçbir faal akılda orada işe yaramayacaktır. Olanlarda zaten hay huy içerisinde harcanacaktır. Bu bakımdan bilmeyi bilen ve ayakları üstünde duran bir insan tasavvuru öncelikli gibi durmaktadır.

İbn Sina'nın işaret ettiği o yerden bakarsak, her insan kuvve halinde bir bilme yeteneğine sahiptir. Bu yeteneğin içeriği ise kişinin sübjektif özelliklerinden toplumun genel durumuna kadar geniş bir yelpazede şekillenir. Tek tip bir aklın tercih, terviç edildiği bir zeminde diğer kabiliyetlerin/zekâ özelliklerinin ber-heva olacağında ise şüphe yoktur. Toplum her yönüyle bir bütünse, her tür aklın faydasına da o oranda ihtiyaç duyar. Bize mühendis lazım filozof değil denen yerde denge bozulur ve hayatın akışı mecraından çıkar.

İşte insanda bulunan bu yetenek, potansiyel bu kuvvenin eğitilmesi ise belirli ilkeler, yöntemler, alt yapılar kazandırılması suretiyle bir meleke haline dönüşecektir. Artık kişi eğer bahsedilen gibi bir tasnif ve taksim ile yeteneklerine göre doğru yönlendiriliyorsa kazandığı melekeler ile muayyen bir düşünme imkânına kavuşup, gözlem ve deney gibi usullerle dünyanın maddi ve sosyal manalarına dair bilgiler kazanacak, doğruyu yanlıştan ayırabilecek ve fiili olarak yetişmiş bir zihin ortaya çıkmaya başlayacaktır. Kuvveden fiile çıkan bu zihin, faal akıl yahut bize göre medeniyetin esas konuları yahut sosyal bilimlerin muhtelif alanlarından beslenen bir akla haiz ise daha da olgunlaşacak; problem çözen, yenilik üretebilen, yaratıcı bir müstefad akla doğru evirilecektir. Sonuncusu her zaman olamasa da olduğunda bir topluma büyük ve sıra dışı gelişmeler sağlayan bir asabiyenin doğmasına yol açabilir. İşte bu müfekkire yani düşünme gücü varlıktaki sabiteler ve değişkenler üzerinden kavramlara ulaşabilen bir akıl olabilecektir. Kavram kuvvenin fiili hale geçmesiyle aklın mantıklı çıkarımlarının tasavvurudur. Bunun dille ifadesi ise tarif olacaktır. İşte bunları yapabilen yani düşünebilen şeylerin mahiyeti ve arasındaki ilişkileri anlayan ve açıklayan tasdikata/önermelere sahip olarak parçalardan bütün yahut bütünden parçaya kendi fikir çevresine ulaşabilecektir. 

Tüm bunların olmasından fayda ne ola ki? Bunlar karın doyurur mu? İşte aklın fiili hale gelmesi kişide teorik/nazar gücünün yetkinleşmesine yani kendisinden beklenen fonksiyona ulaşmasına yol açar. Burada İbn Sina'nın teorik hikmet dediği imkân söz konusu olur. Bilgi ortaya çıkar, kavram ve tasdikler/önermeler üretebilen bir akla sahip olunur. Böylece insan verimli topraklar gibi fayda verecek bir hale dönüşür. Teorik hikmetle böylece zemin kurulur. Bunun üstüne ise pratik hikmet olarak İbn Sina'da görülen konu söz konusu edilir. Bu pratik güç etkin hale geçtiğinde ise şehir yönetimi (tedbirü'l-medine), siyaset ilmi( ilmiü's-siyase), evin idaresi (tedbirü'l-menzil) ve ahlak ilmi ortaya çıkar. Ve bunlar karın doyurur, hatta cihana nizam bile olabilir! Buradan hülasa olacak şey ise bütünlüğüyle bir hayatın, kültürün ve medeniyetin kendi içerisinden teşekkülü demektir. İnsanlığın medeniyet muhtevasına asla burun bükmeden bu siyakta terbiye edilmiş bir bireyin bahsettiğimiz çevrenin kaybettiği şey olduğunda şüphe var mıdır? Biz iyi kumpas kurardık, aslında hırsızlık ve sömürüde başarılıydık bunları unuttuk böyle olduk diyecek kimse var mıdır, bilemiyoruz? Lakin yitiğimizin ne olduğunu tespit edecek bir akıl eğitemeyen, derdinden deva çıkaramayan toplumun bireyden devlete vaziyeti statüko içinde savrulmanın ötesine geçememek olacaktır.

İnsanını bendenci ve benden değilci sekülarizmi, maddeciliği, vicdansızlığı ve insanfsızlığı ile gören bir aklın olduğu yerde fertten, menzile oradan medineye kadar hiçbir yerde nizam oluşamayacağı, kültürün bütünlüğü içerisinde bir ahenk söz konusu olamayacağını görmek çok mu zordur? İnsanını eğitmeyi değil edilgenleştirmeyi sağlayan bir akıl tutulmasına Finlandiya eğitim sistemi bile çare olamaz! Mazimizin büyüklüğü içerisindeki manalarla değil de gözümüzü kamaştıran ışıklarla oynaşa devam ettikçe gelecek için müşterek bir iyilik ve güzellik temennisi ertelenen bir iyi niyet olmaktan öteye geçemeyecektir. Faal aklını düşlemeyen, düşünmeyen, aramayan için göz kör, madde ise manasızdır.

 

Vesselam

ALTAN ÇETİN - TERCÜMEİHÂL

ALTAN ÇETİN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  266677

-