6 TEMMUZ 2020 PAZARTESİ

Kadir Mısıroğlu

İSLÂM DÜNYA GÖRÜŞÜ

Kadir Mısıroğlu

Cenab-ı Hak yüce peygamberini bir cemiyet içinde en âciz bir ferd olan "yetim çocukluk"tan en üst kademeye yani devlet reisliğine kadar bütün merhâlelerden geçirerek yükseltmiş ve böylece her meslek ve seviyedeki insanlar için fiilî kıstasların ortaya çıkmasını te'min buyurmuştur.

Diğer taraftan, "Hadîs" ve "Siyer" ilimleri, "nakdü'r-rical" denilen bir yardımcı ilimle techiz olunarak, Peygamber hakkındaki haberlerin güvenilirliği sağlanmıştır. Nakdü'r-rical, Peygamberimizin söz ve hareketleri hakkında rivâyette bulunan kimseleri bu rivâyet dışında,

a- Ahlâkça,

b- Hâfızaca,

c- Zekâca,

tahlil edip hükme bağlayan bir ilimdir. Henüz tarih ilmi bile bu mükemmelliğe kavuşabilmiş değildir!..

4- Her görüşün gerçekleştirmek istediği bir esas gâye vardır. O'nun muhtevâsındaki kaideler hep bu gâye ile alâkalıdır. Muhtevâyı, müdîr fikir demek olan bu aslî hedef ve bunun neticesi olan temel umdeler (prensipler) şekillendirir!..

Bu ölçü ile bakıldığında İslâm Dünya Görüşü'nün insan şeref ve haysiyyetine nazaran en azametli bir gâyeyi ortaya koymuş olduğu görülür: "Vâsıl-ı ilallâh" olmak!.. Cenab-ı Hakkı müteâl (en mükemmel) olarak tavsiften sonra, ruh ve bedenden ibâret olan insanı O'na ulaşıncaya kadar bir tasfiye ve terakkiye memur kılmak!.. Dünya ve Ukba saâdetini o hayâl edilemez kemalât ufuklarında aramak!..

Böyle muazzam bir gâyeye göre yönlendirilmek, insanoğluna en büyük bir şeref ve değer izâfe etmek değil de nedir?!. Peki böyle azametli bir gâye ne sûretle gerçekleşebilir?!.

a- Halâ-yı bâtın,

b- İçtimâî nizam.

Halâ-yı bâtın, iç dünyanın temizlenmesi demektir. Bu da iman ve âmâl-i salihâdan sonra takvâ yolundan yürünerek ruhun merhale merhale tasfiyesidir ki, bunun tafsilâtı burada mevzuumuz hâricidir.

İçtimâî nizam ise, sulh ve sükûnun te'mini, hayat ve inancın korunması, nesil ve ulvî bir dâvânın temâdisi gibi hayatî ehemmiyeti hâiz hususların sağlanması için "İslâm Dünya Görüşü"nde en ehemmiyetli bir mes'ele teşkil eder. İçtimaî nizamda siyâsî hiyerarşi ve O'nun zirve noktası olan Devlet Reisliği, İslâm'da Hilâfettir!.. Peygamber vekillği demek olan Hilâfet'i islâmî idârenin vazgeçilmez bir müessesesi kılan hususlar şöylece hulâsa edilebilir:

İslâm, bütün insanlığı bir tek babanın çocukları tarafından teşkil edilmiş geniş bir âile gibi telâkki eder.[1] Onlar arasındaki farkı sadece "îman" ve "takvâ"ya inhisar ettirir. Dâveti ise, bütün beşeriyete şâmildir. İslâm'da Allah, "Rabbü'l-âlemîn" olarak anılır!..

Fahri Kâinat efendimiz ise, "âlemlere rahmet" olarak gönderilmiştir.[2] Bu sebeple hitab ve dâveti bütün insanlığa şâmildir. Beşeriyet, tekmil âzâsı ile O'nun -tâbir câizse- sulta-yı nübüvveti altındadır. Bi'setinden itibâren kıyâmete kadar devam edecek olan bu husus, bütün insanları O'nun ümmeti kılmıştır. Mes'ud dâvetine icâbet edip imân dâiresine girenlere "ümmet-i icâbe" denilir ki, "Ümmet-i Muhammed" sözünden evveliyetle bu kısım anlaşılır. Fakat O'na inanmak şerefinden mahrum kalanlar da dâvetine muhatab olmak yönünden "ümmet-i gayr-i icâbe" veya "ümmet-i dâvet" adını alırlar. Zira zaman, nübüvvet selâhiyet ve iktidarı bakımından, kıyâmete kadar Hâlık-ı Zülcelâl tarafından O'na tahsis edilmiştir. Bu durum, İslâm'a âlemşümûl bir karakter kazandıran âmillerin başında gelir.

İslâm'da hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'a mahsustur. Kur'ân-ı Kerîm'de bu rakib kabul etmez hükümranlığı ilân eden pek çok âyet-i celile mevcuddur.[3] İslâm'da gâye, Hakk'ın emir ve irâdesini kuvveden fiile çıkarmak yâni gerçekleştirmek ve yürütmektir. Bunu temin için de kendini kabûl ettirmiş bir sulta (otorite) lâzımdır. İşte bu ihtiyaç devleti zarûrî kılar.

Cemiyeti, alâmerâtibihim (hiyerarşik bir sûrette) taazzuv etmiş bir emir ve nehiy mekanizmasının mevcudiyeti nizâm ve intizama sokar. Bundan mahrûmiyet yani anarşi, "Fitne katilden beterdir."[4] meâlindeki âyet-i kerime ile reddolunmuştur. Çünkü İslâm'da aslolan sulh, sükûn, nizam-intizâm ve adâlettir. Bunlar, ancak gerçek bir devletin varlığıyla kaaimdir. Bu sebepledir ki, insanlara Allah ve Resûlüne itaatin hemen arkasından "ulu'l-emr"e itaat emredilmiştir. [5]

İslâm, devlete hikmet-i vücûdu mefkûre olan bir siyâsî vâkıa nazarı ile bakar. Bu sebeple, insanlar, "inananlar" (mü'minler) ve "inanmayanlar" (kâfirler) olmak üzere ikiye taksim olunur. İnanmayanlar, aralarındaki çeşitli farklılıklar nazar-ı itibâre alınmaksızın bir ve beraber telâkki edilir.[6] Buna mukâbil inananlar da tek bir "ümmet" (millet) teşkil ederler.[7] Hatta aynı siyâsî câmia içinde bulunmasalar bile, İslâm nazarında tek bir "ümmet" (millet) sayılırlar.[8]

İslâm'da devleti sevk ve idâre edenlerin kullandıkları sulta(otorite)nın menşei ilâhîdir. Kadîm İslâm müellifleri bu otoritenin ilâhî vahye mazhar olan peygamberler vasıtasıyla teselsül edip gelen vekâlet olduğu hususunda müttefiktirler. Şu hâle nazaran Dünya ve Âhiret'in yegâne hükümrânı (sultanı) olduğu kabul edilen Allah, sultasını (otoritesini) insanlara emânet etmiştir. Devleti idâre edenler, bu iktidarı O'nun emrettiği şekilde kullanmaya mecburdurlar. Yani İslâm'da devlet, tam mânâsiyle bir "hukuk devleti"dir. Çünkü hukukun üstünlüğü mutlak bir sûrette ve her şeyden evvel kabul edilmiştir. Ayrıca, idâre edenlerin tatbik edecekleri hukuk kâideleri, kendi irâdelerinin bir mahsûlü de değildir. Tatbikatta onların irâdeleri ilâhî kaidelere uygun bir sûrette izhar edilmedikçe hiçbir hüküm ifâde etmez. "Tabiî Hukuk Nazariyesi"ne mutâbık olan bu keyfiyetin devirlere göre çeşitli kontrol mekanizmaları da kurulmuş ve işletilmiştir.

Siyâsî "sulta"nın başı, devlet reisidir. Âmme iktidarını kullanan diğer kimselerin hareketleri onun adınadır. Bu bakımdan ilâhî irâdenin insanlar arasında kuvveden fiile çıkması keyfiyeti, evveliyetle devlet reisine havâle edilmiş demektir.

İslâm'da "dinî" ve "siyâsî" gerçekler bir bütündür. Garpta olduğu gibi, "ruhânî" ve "cismânî" veya "dünyevî" ve "uhrevî" tefrîkine yer verilmemiştir. Zira İslâm insanla alâkalı bütün vâkıaları bir ve beraber mütâlâa eder. Dünya ve Ukba'yı bir kopukluk olmadan birbirinin devamı hâlinde benimseyip tanzim etmek ister. Beşerin saâdetini "saâdet-i dâreyn" yani iki âlemin saâdeti olarak tekeffül ve gâye ittihaz etmiştir. İşte bu sebepledir ki; islâmî devlette siyâsî iktidârın başı olan zât, aynı zamanda dinî iktidârın da başı addolunmak mecbûriyetindedir.

İslâmî devletin ilk örneğini teşkil eden Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimizin tatbikatından çıkan bu neticeler, devlet reisinin aynı zamanda bir din reisi yani "halife" olmasını gerektirmiştir.

 

Ve minallâhi't-Tevfîk (Muvaffakiyet Allâh'tandır.)

                                                                                             

                                                                                              KADİR MISIROĞLU

 

 


KADİR MISIROĞLU - TERCÜMEİHÂL

KADİR MISIROĞLU DİĞER YAZILARI

  1. Ertuğrul Güney

    Selâmlar,Anlayarak Kur'ân okuma nimetini bana lütfeden Allah için sizi seviyorum. İlim gücünüz ve tahlil yeteneğinizi takdir ediyorum. E. Güney..

Yorum Yaz

  242704

-