Ahmet Doğan İlbey

İSTANBUL SÖZLEŞMESİNE REDDİYE (4)

Ahmet Doğan İlbey

Madde 12-Genel yükümlülükler

1-Taraflar, kadının aşağılık bir cins olduğu veya kadın ve erkek için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır.

Sözleşmenin 3. Maddesi (c) fıkrasındaki tarifin neden yapıldığı bu maddeyle anlaşılmaktadır. Maddeler arasındaki irtibatı kurmaksızın, yani muhteva terkibini yapmaksızın metni okumak, kültürel kapitülasyonu görmeyi ve bu millete açılmış savaşı görmeyi engellemektedir. Görüldüğü gibi fıkra metninde apaçık bir cüretkarlık ve hatta onun ötesinde bir taarruz mevcuttur. Örf ve adetlerimize, geleneklerimize ve bunlara dayalı davranış şekillerimize açıktan saldırılmaktadır. Tüm hayatımızı kuşatan örf ve adetlerimize ve bunlara dayalı olarak geliştirdiğimiz ve tüm hayatı yaşamamızı mümkün kılan davranış şekillerimize, bazıları yanlış diye toptan savaş açan bir sözleşmeyle karşı karşıya bulunduğumuz anlaşılmaktadır. Maalesef bu durum idrâk edilemeden sözleşme imza altına alınmıştır ve hâlen de bunun farkına varmadan sözleşmeyle gurur duyan bazı kimselerin olması esef vericidir. Sözleşmenin 12. Maddesinin 5. Fıkrası daha ileri gitmekte ve bu saldırıyı daha da kışkırtıcı bir şekilde muhataplarının adeta gözüne sokmaktadır:

5-Taraflar, kültür, örf ve adet, gelenek, din veya sözde “namus”un işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için mazeret oluşturmamasını sağlar.

Bu fıkrada, din (İslam), kültür, örf ve adet, gelenekler ve namus potaya dahil edilmekte; tüm bunların şiddet eylemi için mazeret oluşturamayacağı buyurgan bir dille ifade edilerek devletin gereğini yerine getirmesini emretmektedir. “Herhangi bir şiddet” ifadesi kapsamına “psikolojik şiddet” tabiriyle mutlak bırakılan şiddet çeşidinin dahil olduğu hatırlanmalıdır. Bu bakımdan, istenirse “yanlış yapıyorsun” sözü bile psikolojik şiddet tarifine girdiği için “şiddet” bahsi kültürel kapitülasyona kamuflaj yapılmaktadır. Sözleşmenin 36. Maddesinin 1. fıkrası, muhtelif sapıklıkları, şiddet kullanılmama şartıyla meşrulaştırmakta ve kabul edilebilir saymaktadır. Yani ilgililer, rızalarıyla bunları yapabilirler.

Madde 36-Tecavüz dahil olmak üzere, cinsel şiddet

1-Taraflar, aşağıda belirtilen kasıtlı davranışların cezalandırılmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır

a-herhangi bir organıyla veya bir cisimle bir başka kişiyle, rızası olmadan vajinal, anal veya oral olarak cinsel nitelikli eylemlerde bulunma,

b-kişiye karşı rızası olmaksızın diğer cinsel nitelikli eylemlerde bulunma,

c-rızası olmayan bir kişinin üçüncü bir kişiyle cinsel nitelikli eylemlerde bulunmasına neden olma

Sözleşmenin 36. Maddesi 1. Fıkrasının (a) bendinde bir kısım sapıklıklar sayılmış, (b) fıkrasında ise “…diğer cinsel nitelikli eylemler…” ifadesiyle her türlü sapıklığın yolunu açmıştır. Tanımlar başlığını taşıyan 3. Maddenin (f) fıkrasında (fıkra mı bent mi? Tam bilemiyorum ama bu konuda bir karışıklık var gibi. Metnin bütününde gözden geçirilmeli) “kadın” kelimesinin 18 yaş altı kız çocuklarını da kapsadığı ifadesi hatırlandığında, tüm bu sapıklıkları onların da yapabileceği ve ebeveynin hiçbir müdahalede bulunamayacağı öngörülmektedir. İstanbul sözleşmesi, bu yıkıcı ve buyurgan diliyle meşru hakları korumanın değil, milleti ifsat ve imha etmenin örgütlü manifestosu görünümündedir. Namus mefhumunun aileden çekilip alınması, “namussuz” bir aile mehfumunun tasarlandığını ve bunu gerçekleştirmek için faaliyete geçildiğini göstermektedir. Sözleşmenin 42. Maddesi ve 1. Fıkrası, namustan “sözde namus” diye bahsedecek kadar sinsi bir anlatıma sahiptir. Sözleşmenin 3. Maddesinde “kadın” kelimesinin 18 yaşından küçük kız çocuklarını kapsadığı da hatırlanırsa, “namus” mefhumu, hem evli kadın hem de reşit olmayan kız çocukları için geçersiz hale gelmektedir. “Psikolojik şiddet” tabiri de buna eklendiği zaman; sağlıklı bir toplumun temelini oluşturan sağlıklı aile yapısına yönelik saldırı ve taarruzun boyutları daha net görülmektedir.

Madde 42-Sözde “namus” adına işlenen suçlar dahil olmak üzere kabul edilemez gerekçeler

1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesini müteakiben başlatılan cezai işlemlerde kültür, gelenek, din, görenek veya sözde “namus”un bu eylemlerin gerekçesi olarak kabul edilmemesini sağlamak üzere gereken hukuki ve diğer tedbirleri alır. Bu özellikle, mağdurun kültürel, dini, sosyal veya geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını veya törelerini ihlal ettiği iddiasını da içerecektir.

Şayet bir baba, kız çocuğuna ahlak ve namus terbiyesi veremeyecek duruma gelirse; hatta örneğin bu çocuğun yabancı bir erkekle aile meskeninde zina etmesi durumunda ona kızmak bile yasaklanırsa; bu şartlarda zaten aile yok olmuş demektir. Sözleşmede hiçbir ihtimal es geçilmemiş 39. Maddenin (a) fıkrasında(fıkra mı bent mi?) kürtajın da serbest olduğu kayıt altına alınmıştır. Malum olduğu üzere tek şart, bunun zorla olmamasıdır.

Madde 39-Zorla kürtaj ve zorla kısırlaştırma

Taraflar aşağıdaki kasti davranışların cezalandırılmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır:

  1. kendisinin daha önceden bilgisi ve rızası olmaksızın kadın üzerinde kürtaj gerçekleştirilmesi,

Böylece bütün kadınların ve -reşit olan yahut olmayan- kızların sapkın ilişkilere meyletmesinin yolu açılmakta, yapılması muhtemel sapkınlıklar koruma altına alınmakta, zina yapması mümkün ve meşru hale getirilen kadına/kız çocuğuna üzerine bir de rızasıyla kürtaj yaptırabilme fırsatı tanınmaktadır. Böylece sistem tamamlanmakta, çocuk doğurma zahmetine de girmeden her türlü melaneti işleme imkanı oluşmaktadır. Söz konusu maddeyi hüsnüzan ve iyi niyetle yorumlamak mümkün değildir. Türk hukukunda kürtaj, kadının rızası olsa da yasaktır. Bu sebeple mezkûr maddenin, bir suçu önlemekten çok daha ileri düzeyde kürtaj ve kısırlaştırmayı meşrulaştırmaya yönelik olduğu rahatlıkla söylenebilir. Sözleşme, aile müessesesinin asli unsurlarından olan kadını tüm mükellefiyetlerden tecrit etmekte, “aile müessesesi” için ihtiyaç duyulan mükellefiyet kaynakları imha edilmektedir. Bu noktadan sonra kadın, hiçbir müeyyide ile karşılaşmaksızın istediği gibi yaşama imkanına kavuşmaktadır. Oysa bir müessese, ona mensup olan herkesin mükellefiyetleriyle ayakta durabilecektir. Mükellefiyet olmaksızın müesseselerin kurulması da sürdürülmesi de kabil değildir. Mükellefiyetlerin kaynağı ise Müslüman bir millet için İslam'dır; İslam'ın muhtevasından süzülmüş ve asırlar süren tatbikatla tecrübe edilmiş örf ve âdet, gelenek ve görenektir. Sözleşmeye göre, kadın aile meskenine yabancı bir erkeği alıp zina etse, bunu ailenin diğer unsuru olan erkek bizzat görse, “yanlış yapıyorsun”, “ahlaksızlık yapıyorsun”, “namussuzluk yapıyorsun” gibi tepkiler bile veremeyecektir. Hatta kadın, daha ileri giderek aile meskenini “genelev” haline getirse, erkek yine hiçbir tepkide bulunamayacaktır. Zira “psikolojik şiddet” tabiri buna manidir. Aile müessesesinin asli unsurlarından olan çocuklar üzerindeki ebeveyn tasarrufu tamamen kırılmakta, terbiye mesuliyeti kaldırılmakta, tesir yolları kapatılmaktadır. “Kadına karşı şiddetle mücadele” başlığı altında, ailedeki kız veya erkek çocukların her şeyi (mesela tüm sapıklıkları) yapabilmesi için bir koruma şemsiyesi oluşturulmakta, öyle ki annelerinin bile tesir ve müdahalesi engellenmektedir. Sözleşmede, “kadın” kelimesinin 18 yaş altındaki kız çocuklarını da kapsadığı dikte edilmekte, kız çocuklarının tüm sapıklıkları hem de evde yapabilmesi halinde ebeveynin müdahalesi engellenmektedir. “Cinsel tercih” ve “cinsel kimlik” vurgularıyla 18 yaşın altındaki kız ve erkek çocuklara sapkın eğilimlerin alanı açılmakta ve hatta teşvik edilmektedir. Örneğin evden oğlan çocuğu olarak çıkıp, ameliyat sonrası kız çocuğu olarak geri döndüğünde ebeveyne tanınan tek hak, “hoş geldin kızım” demesidir. Keza bunun tersi de mümkündür. Ebeveynin çocuklar üzerinde hiçbir tesir ve tasarruf sahibi olmadığı ama aile ve çocuklar üzerinde Batı'nın (Batı kültürünün) tam tasarruf sahibi kılındığı sözleşmenin adı maalesef İstanbul sözleşmesidir. Ailemizi elimizden alıp, yabancı bir kültüre teslim etmek “Kültürel Kapitülasyon” değilse, nedir? Aileyi oluşturan unsurları birbirinden tefrik etmekte ve aralarına tefrika sokmakta, her birini müstakil hale getirmekte ve aile müessesesini imha etmekte, reşit olmamış çocukların bile sapıklıklara meyletmesini koruma altına almaktadır. Reşit olmayan çocuklar, kanuni hakları bile kullanamazken, onlara her türlü cinsel sapıklık hürriyeti tanınmış olmaktadır. Sözleşmeyle karı-koca arasında cereyan eden meselelerin aile içinde halledilmesine müsaade edilmemekte, hakem (uzlaşma) müessesesi yasaklanmakta, hatta ihtilafı duyan birisinin ilgili mercilere bildirimde bulunmasına matuf kanuni düzenleme yapılmasın dikte edilmektedir. Yani taraflar arasındaki herhangi bir ihtilafın husumete dönmesi için gerekli tüm şartları oluşturulmakta, çatışma (şiddet kullanımı) kaçınılmaz hale getirilmektedir. Maddenin ilgili fıkrası şöyledir:

Madde 48-Zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm usulleri veya hükümlerinin yasaklanması

1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki her türlü şiddete ilişkin olarak arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere, zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerini yasaklamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.

(…) İhtilafların çözüm yollarından birisi ve aslında en mühim olanı hakem (uyuşmazlık) müessesesidir. Zira hakem müessesesi, ihtilafı husumete dönüşmeden ve karşılıklı rızaya dayalı şekilde çözecektir. Müslümanlar için en mühim kısmı ise, rızaya dayalı çözümde, karşılıklı “helalleşmek”tir. Tarafların rızalarıyla ihtilafı çözmesi ve helalleşmesi, o ihtilafın tamamen bittiği manasına gelir. Hakem müessesesini yasaklamak, ihtilafların çözülmesinin yolunu kapatmak ve tarafların rızasını iptal etmektir. Bunları yaptığınızda ihtilaflar hızlı şekilde husumete dönüşecektir. Aile müessesesinde ihtilafların husumete dönüşmesi, o ailenin yıkılması anlamına gelir. İstanbul sözleşmesi ise milleti açık şekilde mahvetmeye matuf bir operasyonun anlaşma metni mesabesindedir.  Ayrıca meselenin sadece hakem müessesesinin yasaklanmasından ibaret olmadığı görülmeketdir. Sözleşmenin 18. Maddesinin 3. Fıkrası ile 27. Maddesi, aile müessesesinde ihtilaf haline gelmeyen davranışları bile ihtilaf kabul etmekte ve meseleyi aile efradının dışına taşımakta, onları söz sahibi bile addetmemektedir.

Madde 18-Genel yükümlülükler

3-Hizmetlerin sunulması, mağdurun şikayette bulunmasına veya failin aleyhinde tanıklık etmesine bağlı olmayacaktır.

Madde 27-Bildirim

Taraflar, bu Sözleşme kapsamındaki her türlü şiddet eyleminin ifasına tanık olan veya eylemin gerçekleşeceğine yönelik makul gerekleri olan veya bir şiddet eyleminin daha gerçekleşeceğini öngören herhangi bir kimsenin bunu ilgili kuruluşlara veya makamlara bildirmesini teşvik etmek amacıyla gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.

Sözleşmenin 18. Madde 3. Fıkrasıyla, ilgili aile efradının şikayette bulunması şartı bile ortadan kaldırılmakta, onların şahitlik yapmasını bile ihtiyaç olmaktan çıkarmaktadır. Yani aile efradı arasında “ihtilaf” olarak kabul edilmeyen bir mesele, sözleşmenin “Tanımlar” başlığını taşıyan 3. Maddesindeki “psikolojik şiddet” tabirine edildiği takdirde, ilgilinin şikayette bulunmasına gerek kalmamakta; yani erkek kadına, “bu yanlış, bu örfümüze yakışmaz, bunu yapma” dese, kadının şikayet etmesine gerek kalmadan taraflar arasında ihtilaf (şiddet) olduğu kabul edilmekte ve devlete gereğinin yapılması emredilmektedir. Sözleşme meseleyi burada da bırakmayıp 27. Maddede, böyle bir söze veya davranışa şahit olan herhangi birinin, mesela alışveriş esnasında aile efradı arasında yaşanan bir tartışmaya şahit olan yabancı bir kişinin meseleyi ilgili kuruluşlara bildirmesi için kanuni düzenleme yapmasını emretmektedir. Bu minvâlde örneğin aile efradı, mizaç ve şahsiyetleri gereği birbirine karşı biraz yüksek sesle konuşsalar, bunu duyan-gören 3. şahıs ilgili mercilere (polise, savcılığa) bildirebilecek ve aile efradından (ve kadından) habersiz şekilde erkek için işlem yapılabilecektir. Sözleşme bu yönüyle tüm milleti muhbir addetmekte ve kıyasıya husumeti yayma çabasına girmektedir. Bu maddeler bir araya getirilip birlikte okunduğunda, ortada bir ailenin olmayacağını/kalmayacağını anlamak zor değildir. Aile ile birlikte milletin hiçbir kıymet ölçüsü kalmamakta, hiçbir mükellefiyet ve mesuliyet bırakılmamakta, buna mukabil tüm sapkın yollar açılmakta ve koruma altına alınmaktadır. (…) İçtimai (milli) varoluş süreci, müşterek kıymet ölçülerine tabidir. Müşterek kıymet ölçüleri haznesinin umumi ismi kültürdür. Kültür; ahlak, örf, adet, gelenek, itiyat gibi farklı tezahürlere sahiptir ve bunların toplamından oluşur. Kültürün kaynağı ise Müslüman milletlerde İslam'dır. Bu sebeple milletimizin ruhu, İslam'dır. Aile müessesesi, milletin tohumu, milli kültürün teminatıdır. Yabancı kültürün verileriyle aile müessesesini ve hayatını tanzim teşebbüsü, tohum üzerinde operasyon yapmaktır. (…) Her ailede birtakım meseleler yaşanır, tartışmalar olur ve aileyi inşa eden unsurların birbirine karşı öfkelenmesi mümkündür. Tarafların birbirine yanlış yaptığını söylemesini bile, “psikolojik şiddet” tabiriyle “şiddet” sayan bir metin; kişilerin, ailevi meselelerini başkalarına “naklen yayın” haline getirecek kadar çok sayıda “diğer insan”ın müdahalesine açacaktır. Bu durum ise aile müessesesini kökten yıkıcı bir mahiyet taşımaktadır. Bir millet, içtimai meseleleri, özellikle de aile meselesini kendi kültür kaynaklarıyla tanzim edemiyor ve ortaya çıkan ihtilafları kendi kültürüyle çözecek usul ve yolu bulamıyorsa iki ihtimal söz konusu olacaktır: Ya o milletin kültürü yoktur ya da millet kendi kültürünü inkâr etmektedir. Şâyet içtimai meselelerini çözecek bir kültürü yoksa o insanlar topluluğu zaten millet değildir. (…) İstanbul sözleşmesi, milletimizin kültürünün asli kaynağı olan İslam başta olmak üzere tüm kültür tezahürleri olan örf, adet, gelenek, ahlak, itiyat gibi içtimai kıymet ölçülerine savaş açmıştır. Hiçbir ölçü ve sınır tanımaksızın açılan bu cüretkar savaşın kaydı olan sözleşme, maalesef yetkili merciler tarafından imzalanmış ve devletin tüm kuvvetlerini kendi istikametinde seferber etmiştir. Muhtevasını anayasaya ve kanunlara yazdırma emirleri de dahil olmak üzere tüm devlet kurumlarını zapt altına almıştır.

15-Devletin ilk vazifesi, kültürel kapitülasyonları reddetmek, kültür emperyalizmine karşı her türlü tedbiri almaktır.

Millet, varlığına dönük büyük tehlike ve tehditlere karşı “devlet” kurar ve devlet maharetiyle milli benliğini muhafaza eder. Bir millet, kendi varlığını muhafaza etmek için düşmanlara karşı mücadele etmeyi göze alabilir ama hem düşmanlarına karşı hem de kendi eliyle kurduğu devlete karşı mücadele edemez. (…) Devletin ilk vazifesi, milletin ruhu olan kültürü korumaktır. Milli varlığımızı korumanın yolu ise hiç tartışmasız şekilde kültür emperyalizmi ve kültürel kapitülasyonlara karşı en sert tedbirleri almaktan geçecektir. “Kadına yönelik şiddeti önlemek” gibi meşru bir başlığın efsunlu meşruiyetine aldanılarak ve zamanında gerekli tetkikler yapılmadan kabul edildiği ve imzalandığı anlaşılan İstanbul Sözleşmesi, açık şekilde kültürel kapitülasyon oluşturmaktadır. Türkiye, İstanbul sözleşmesinden derhal çekilmeli ve sözleşme metnine koyduğu imzayı iptal etmelidir. İkinci adım olarak da, İstanbul sözleşmesi mucibince yapılan tüm değişiklikler, örneğin başta Millî Eğitim'e ve ders kitaplarına yansıyan yönü olmak üzere bütün mevzuat değişiklikleri ilga edilmeli, sözleşmeden önce yapılmış olsa bile muhtevası sözleşmeye uygun tüm mevzuat hükümleri iptal etmelidir. (…) Sözleşme, kanun veya daha başka şekillerde ortaya çıkması mümkündür. Kanunlar yabancı kültürden temizlenmediği müddetçe, kültürel kapitülasyonlar devam ediyor demektir. Kültürel kapitülasyonlar devam ettiği müddetçe de kültürel istiklal mücadelesi devam edecektir.

Sözleşmenin 4. Maddesinin 2. Fıkrasının 1. Bendinde (paragrafında), anayasaya neyin konulması gerektiği söylenecek kadar cüretkar bir çizgide ilerlenmektedir. Sözleşmenin cüretkarlığı nispetinde; kabul edilip imzalandıktan sonra da kültürel işgale maruz kalmışlık ve işgali kanıksamışlıktan bahsedebilmek mümkündür. Bahsi geçen cüretkar ifadeler şöyledir:

AHMET DOĞAN İLBEY - TERCÜMEİHÂL

1954 Yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. Bir kamu kurumundan emekli. Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir ve bu teşkilâtın Kahramanmaraş şubesinin kuruluşunda yer aldı. Yazı hayatı 1980’li yıllarda Yeni Düşünce, Dolunay olmak üzere birçok kültür, edebiyat ve fikir dergilerinde başladı. 1990 yıllarda Gündüz Gazetesi’nde, 2010 yılından itibaren Habervaktim.com ve Türkiye Yazarlar Birliği Web sitesinde günlük yazılar yazdı. Bâzı yazılarında “Ali İlbey” müstearını kullandı. Yayınlanan ilk kitabı “Bir Hüzünkârın Tahrir Defteri.” Yayınlanmış diğer kitapları: Bir Hüzünkârın Ömür Defteri, Dil Kapısında Yazılanlar, Millet Üstüne Düşünceler, Aldatan Cumhuriyet, Kemalist Cumhuriyetin Zulümleri, Cumhuriyetin Karanlık Yılları, Müslüman Doğu’nun Derûnu. İrtibat: [email protected]

AHMET DOĞAN İLBEY DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  372664

-