6 AĞUSTOS 2020 PERŞEMBE

Ahmet Doğan İlbey

MEDİNE MEDENİYET ŞEHİR AYNI MÂNADADIR

Ahmet Doğan İlbey

Evvel emirde belirtelim, seküler ve sentezci olmayan Müslüman için medeniyet din ve Medine'den sadır olmuştur. Yâni medeniyet İslâm'dır. Peygamber Efendimiz'in Medine'ye hicretiyle Müslümanca bir şehir anlayışı tecessüm etmiş, dinin temelleri üzerine toplum ve şehir düzeni kurulmuştur. Kur'ân-ı Kerim'de “medîneti” şeklinde geçen kelime şehir mânasındadır. Yasin sûresi 13. âyetinde “Resullerin “karyelere” gönderildiği buyruluyor: “Ve onlara, o şehrin halkını misal ver. Onlara resûller gelmişti…” Diyanet İslâm Ansiklopedisi, “Medeniyet” maddesi, cilt:28, s. 299-301) eygamberler gönderilmeden önce şehirlere “karye” denildiğini, yine aynı sûrenin 20. âyetinde ‘Ey kavmim, (size) gönderilmiş olan resûllere tâbî olun!'…” buyruğu ile Medine'nin Peygamber Efendimiz'in “risaletinin dâvetine açık kılınan belde” olarak tavsif edildiğini öğreniyoruz. Hicr sûresi, 67. âyetinde “Ve şehir halkı (medîneti) birbirini müjdeleyerek geldi” buyruğu ile Hz. Peygamberimizin risaletine giren belde, karye değil, “ehlul medinetî” kelimesiyle ifade ediliyor.  Dolayısıyla İslâm'ın şehir târifini ağyarını mâni, efrâdını câmi bir şekilde yapmak için “Medîne” ve “karye” farkını ortaya koymak şart.(a.g.e, s. 301)  

İslâm medeniyetinin ilk şehri Medine'dir

“Medine” ve “karye” farkını Lütfi Bergen'in “Az Gelişmişlik Üstünlüktür” kitabından öğreniyoruz. Adı geçen kitaptan Peygamber Efendimiz'in risaletini kabul eden, bu istikâmette toplum, hukuk ve devlet düzeni oluşan ilk şehir, yâni medeniyetin menşei ve modelinin Medine olduğunu, Mekke'ye “Ümmü'l-Kurâ” (Şehirlerin anası mânasına geliyor) denildiğini fakat “Medineti” denmediğini de öğreniyoruz. Bu görüşe göre İslâm her şehre Medine demiyor.                                 Bergen adı geçen kitabında ve “Lütfi Bergen'le Söyleşi, Derin Düşünce, 26 Haziran 2012” adlı yazıda yer alan görüşlerinde Mekke, Peygamber Efendimiz'e ilk vahyin geldiği ve İslâm'ın ilk tebliğ edildiği belde olmasına rağmen, O'nun (s.a.v.) risaletinde ilk câmi, ilk cemaat modeliyle toplum, hukuk ve devlet düzeninin yürürlüğe girdiği şehrin Medine olduğunu, çünkü o günün şartlarında Mekke'de İslâm'ın cemaat, hukuk ve şehir düzeni ortaya çıkmadığını söylüyor. İtimat ettiğimiz ve okuduğumuz İslâm medeniyet araştırmacılarının içinde sarahat ihtiva eden Bergen'in görüşlerinin devamı hülâsa olarak şöyle: Müslüman toplum ticarî pazarın olduğu ve şehir imkânlarına sahip Mekke'de ferdî olarak dinini yaşamayı gaye edinselerdi Medine'ye hicret etmezlerdi. Ama gaye Hz. Peygamberimizin risaletinde ve İslâm ahkâmının olduğu bir beldede cemaat ve şehir düzeni içinde Müslümanlığın yaşandığı bir medeniyetti. Bu mânada şehrin Mekke değil, Medine'dir. Medine/medeniyet ölçüsünden çıkan şehir şehir değildir

Bu mânada şehir İslâm'ın yürürlükte olmasıyla ve Peygamber Efendimiz'in hicretiyle Medine'de muhtevasını kazanmıştır. Çağın ihtiyaçlarına göre değişerek devam etse de ana esaslarıyla Medine modelinden uzaklaşmış, onun toplum ve devlet düzeninin tesirinin olmadığı modern şehirlere Medine mânasında şehir demek mümkün değil. Farabî'nin Medenütü'l Fâzıla”sına göre medeniyet, “Arapça'da ‘şehir” mânasına gelen Medine isminden türetilmiş ve “es- siyâse” (yönetmek) “mâlik olmak” mânalarını da olan bir kelimedir. İslâm düşüncesinde şehir “Medinetü'l fâzıla” olarak vasfetmiştir. İbn-i Haldûn, “umran” düşüncesini “hadari”, yani medenî ve “şehirli insan” mefhumuyla açıklar. Müslüman şehrin, Müslüman insanın hayat tarzıyla doğrudan ilgisi vardır. Şehrin düzeni ve mimarisi ahiret ve dünya arasındaki bağlantıyı ve yaşama şeklini ortaya koyar. Peygamber Efendimiz'in Hazret-i Ali'yi “ilmin şehri” olarak göstermesi ilim ve medeniyetin “Medinetü'l fâzıla” vasfına sahip şehirlerde inkişaf edebileceğini işaretidir. 

Medinetü'l fâzıla olan şehirler nefs-i emmare kentlerine dönüşüyor

Nesiller değişse de Müslüman milletin hâfızasını, birikimini şehirler taşıyacaktır. İslâm âlimlerinin ortak görüşüne göre, insan kemalâta şehirde ulaşacak, olgunluğu, inceliği şehirde kazanacaktır. Tasavvuf ehli seyr-i sülûk sırasında nefsin mertebelerini belirtirken nefsin hoşlandığını ve hoşlanmadıklarını şehirlere benzetir. Nefs-i emmare şehri, nefs-i levvame şehri, nefs-i mülhime şehri...   Tasavvufun şehirlere verdiği derûnî mânadan hareketle söyleyecek olursak, Medinenü'l fâzıla ölçülerine göre inşa edilecek her şehrin bu özelliklere sahip olması gerekir. Böyle bir şehrin toplum ve kamu düzeninde nefsi- emmareyi öne çıkaracak menfilik değil, nefs-i mülhime gibi kemalâta ulaştıracak toplum ve kamu düzeninin hâkim olması esastır. Modern seküler çağın hâkimiyetine girdiğimiz bugün Medinetü'l fâzıla, yâni nefs-i mülhime ölçülerine sahip şehirlerimiz bir bir elden çıkıp nefs-i emmare kentlerine dönüşüyor.     

 

 

 

 

AHMET DOĞAN İLBEY - TERCÜMEİHÂL

1954 Yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. Bir kamu kurumundan emekli. Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir ve bu teşkilâtın Kahramanmaraş şubesinin kuruluşunda yer aldı. Yazı hayatı 1980’li yıllarda Yeni Düşünce, Dolunay olmak üzere birçok kültür, edebiyat ve fikir dergilerinde başladı. 1990 yıllarda Gündüz Gazetesi’nde, 2010 yılından itibaren Habervaktim.com ve Türkiye Yazarlar Birliği Web sitesinde günlük yazılar yazdı. Bâzı yazılarında “Ali İlbey” müstearını kullandı. Yayınlanan ilk kitabı “Bir Hüzünkârın Tahrir Defteri.” Yayınlanmış diğer kitapları: Bir Hüzünkârın Ömür Defteri, Dil Kapısında Yazılanlar, Millet Üstüne Düşünceler, Aldatan Cumhuriyet, Kemalist Cumhuriyetin Zulümleri, Cumhuriyetin Karanlık Yılları, Müslüman Doğu’nun Derûnu. İrtibat: [email protected]

AHMET DOĞAN İLBEY DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  682174

-