5 AĞUSTOS 2020 ÇARŞAMBA

Ahmet Doğan İlbey

MODERNİTE KARŞISINDA KİMLİKSİZ MAĞLÛB ŞEHİRLERİMİZ

Ahmet Doğan İlbey

Mukaddesatçı bildiğimiz iktidar şu sualin cevabını vermekle mes'uldür: İslâm sûret ve kimliğinin hâkim olduğu bir şehrimiz var mı? Bir virüs gibi yayılan modernizme karşı duramayan iktidar bugün maddî ve ruhî cephesiyle yekpâre bir İslâm şehir kültürünü oluşturmaktan hayli uzak. Yaşadığımız mekân ve şehirlerde İslâm medeniyetinin hâkim olduğu söylenemez. 

Muhafazakâr idarecilerimiz şehri teknik ve imardan ibaret görerek, Medine modelinin tezahürlerinden mahrum, ruhsuz “Dikey şehirler” inşa etmek için yarışıyorlar. Müslümanların şehirleri Viyana, Paris ve Newyork'lara benzetiliyor.

Medeniyetin sûreti şehirdir

İslâm medeniyetinin sûreti şehirdir. İslâm şehirlerinin tamamında ulu câmi vardır ve şehir bu câmilerin etrafında şekillenir. İslâm şehrinin kalbi vardır. Medine'de Mescid-i Nebevî, ondan sonra kurulan şehirlerde câmiler, içinde bulundukları şehrin kalbi olmuştur. Bir şehre girdiğinizde câmilerin varlığı öne çıkmış olduğunu görüyor ve ezan sesini duyuyorsanız Müslümanların şehrinde olduğunuzu bilirsiniz. Fakat bugün bu iki İslâmî değer o şehirde İslâm medeniyetinin her bakımdan hâkim olduğunu ispat etmeye yetmiyor.             

Şehirlerimizin ruhu yabancılaşıyor

Şehrin ruhu, içinde yaşayan Müslümanların ruhudur. Şehirler kentleşmeye başlayınca, içindeki insan ruhundan ve medeniyetine olan mensubiyetinden fire vermeye başlıyor. Girdiğiniz bir İslâm şehrinde din, dil ve bütün değerlerimizin caddeden, sokağa, mağaza tabelalarından, park- bahçe tarzlarına ve meskenlerinin mimarilerine kadar kendi kimliğimizi haiz değilse o beldenin İslâm medeniyetine aidiyetinin olduğunu tam olarak kestiremeyiz.

İslâm şehrinde câmilerin çevresinde heykeller yer alıyorsa…

Bir İslâm şehrinde câmilerin hemen ötesinde heykeller silsilesi yer alıyorsa, dev avm ve plazalar ulu câmileri, şehrin dinî ve tarihî dokusunu gölgede bırakıyorsa o beldenin İslâm medeniyetine mensup olduğunu gönlümüze inandıramayız. İslâm şehrinin meydanlarında heykel değil, Kur'ân harflerinden tezyinat ve âbideler olmalı.

Mukaddeslerimizden uzaklaştıran, yabancılaştıran, avm'lerinde vakit geçirilen, alışveriş ve tüketim egzersizleri yapılan lâ-dinî kapitalizmin mabetleriyle dolu kentten medeniyet olmaz. İslâm şehirlerinin medeniyet kimliğinden koptuğunu söylemeye en evvel mukaddesatçı idareciler başlamalıydı. Müslüman şehrin alâmet-i fârikası avm'ler midir sualinin cevabını verecek ehl-i medeniyet bir devlet şimdilik ufukta görünmüyor. 

Şehir belediyelerinde salahiyet sahibi olan mukaddesatçıların medeniyet hamleleri kültür ve maarifte sahasında görülmediği gibi, şehircilik cihetinden de hiçbir behre gösteremediler. Daha fenası şehirlerde İslâm estetiği ve düzenlemesi istikametinde ciddî bir atılım yapılmadı.

Batı'nın “uygarlık-civilisation”, yâni aydınlanma döneminin laik sivilleşme kavramını medeniyet şeklinde anlayanların bıraktığı şehirleri parlatmaktan öte medeniyetimize dair alâmetler ortada yok henüz.

Mukaddesatçı iktidar, modernite ve kentleşme karşısında mağlup düşmüşlerdir. “Şehir ahlâkın, sanatın, felsefenin ve tefekkürün geliştiği, insanın en üst seviyede varlığının anlamını tamamladığı ortamdır” diyen İslâmî şehir mimarisinin mütefekkiri Turgut Cansever'in dediklerini kaç dindar-mukaddesatçı hükümet erkânı dikkate almıştır? Kimliksiz hâle gelen şehirlerimiz bugün İslâm'ı değil, herhangi bir medeniyeti dahi çağrıştırmıyor. Batı şehirlerinin kötü ve gülünç taklitleridir. Bir yanda heykeller, bir yanda câmi ve İngilizce isimli dev avm'ler şehirlerimizi utanç verici bir kimliğe sokmuştur. Sûret ve sîretiyle iftihar edeceğimiz bir İslâm şehrimiz var mı bugün? 

Mütekâmil şehirler ne zaman doğacak?

Kıblegâhımız Mekke-i Mükerreme de dâhil olmak üzere, Şam, Halep, Bağdat, İstanbul, Bursa, Konya gibi bir zamanlar medeniyetimizin numunesi olan medenî beldelerde İslâm şehir kimliğinin devam ettiğini söylemek mümkün mü? Şehir tasavvurumuzu kaybettiğimiz bozgun dönemlerinden bu yana ucube birer sentez şehir suretinin doludizgin devam ettiğini görmek izzetimize dokunuyor.  

Allah'a âsi duran ruhsuz gökdelenlerin, apartmanların, metroların istilâ ettiği ikametgâhımız kalbimizi yaslayacağımız, huzurumuzu bulacağımız şehir değil, kenttir. Ruhu olmayan kentten şehre zaman döneceğiz? Müslümanlar kente karşı direnmelidir.   

Şehri ulvî saadetlere ulaşmanın merkezi olarak gönle benzeten Hacı Bayrâm-ı Velî Hz.lerinin “Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm / Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında” dediği mânada, mütekâmil kimliğe sahip şehirleri özlüyoruz. Şehrini arayanlara, yâni şehrini kaybettiğinin farkına varanlara, acısını çekenlere ihtiyacımız var.

 

AHMET DOĞAN İLBEY - TERCÜMEİHÂL

1954 Yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. Bir kamu kurumundan emekli. Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir ve bu teşkilâtın Kahramanmaraş şubesinin kuruluşunda yer aldı. Yazı hayatı 1980’li yıllarda Yeni Düşünce, Dolunay olmak üzere birçok kültür, edebiyat ve fikir dergilerinde başladı. 1990 yıllarda Gündüz Gazetesi’nde, 2010 yılından itibaren Habervaktim.com ve Türkiye Yazarlar Birliği Web sitesinde günlük yazılar yazdı. Bâzı yazılarında “Ali İlbey” müstearını kullandı. Yayınlanan ilk kitabı “Bir Hüzünkârın Tahrir Defteri.” Yayınlanmış diğer kitapları: Bir Hüzünkârın Ömür Defteri, Dil Kapısında Yazılanlar, Millet Üstüne Düşünceler, Aldatan Cumhuriyet, Kemalist Cumhuriyetin Zulümleri, Cumhuriyetin Karanlık Yılları, Müslüman Doğu’nun Derûnu. İrtibat: [email protected]

AHMET DOĞAN İLBEY DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  406167

-