11 AĞUSTOS 2020 SALI

Altan Çetin

MÜZE(LEŞTİRME)NİN POLİTİK “ANGAJMANI”

Altan Çetin

Müzeler neden vardır?

Manalarımızın/kültürümüzün somut mirasını nerede saklarız? Nesneler üzerinde bütünleşmiş ve süreklilik bilinci açısından, yabancılaşmamak bakımından bunun önemi nedir? İnsanın saklamak/ korumak duygusunun bir tezahürü olan müze kavramı insan zihninde başka amaç ve politikalara araç olmuş mudur/oldu mu? Bu meyanda müzeleştirmek nedir?

Müzeler umumi hatlarıyla koruma ve muhafaza amaçlı, mazinin saklanası değerlerini umumun görüşüne sergilemek manasıyla bir kültür mekânı olarak fevkalade değer taşırlar. En genel ifadesiyle saklama ve aktarım kurumlarıdır. Burada mazinin izleri, genel yahut tematik konularda toplanan insan bakiyeleri ve sair malzeme bir araya getirilir. Başka bir bakış açısıyla yahut özel bir muhtevayla kurulan, mesela bir soykırım müzesi gibi, mekânlarda ise hafıza olarak unutulmaması istenenler, acılar, dersler geleceğe saklanırlar. Oyuncak müzesinde ise bu olguya dair malzeme toplanır. Bir milletin mazisi, hatırları, başarıları, teknik dünyası ve acılarına koruyuculuk yapan bu mekânlar sadece maziye dair değil geleceğe de aittirler. Bu meyanda mesela Fuat Sezgin İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi müzesi son zamanlarda ülkemizin kazandığı en büyük değerlerden oldu.

Müze gezmek müzeyi tesis kadar kültür/görgü/alışkanlık isteyen bir meseledir. Müze gezerken canı sıkılan insanlar bu kültürden mahrumdur. Bir eskici dükkânı havasında gezilip yahut modaya uyulup sosyal medya etkinliği olarak buralarda fotoğraf çekilip, aylaklık edildiğinde müzenin beynelmilel ve milli mesaj ve esasları görülemeyip turistik bir gezi ile neticelenen faaliyet söz konusu olur.   

Tarihi sürece baktığımızda, müze kurmanın yahut müzeleştirmenin kültürel derinliği yanında politik bir angajmanından da söz konusu edilebilir. Tarih boyunca yeni devir eskinin nihayetlenmesini onun merkezi kurumlarını yıkarak yahut müzeleştirerek eskinin bitişi ilan ederler. Bu müzeler yeninin durumuna göre sürekliliğin manasının korunduğu yerler olabildiği gibi yeninin eskiyi müzeleştirmesi ile o devrin üstüne kilit vurması, bilet satarak orayı gezdirmesi suretiyle kendi varlığını ilana dönüştürür. Bu bakımdan müzelerin kültürel manası yanında politik bir cephesi de söz konusu olunca müzeler ve müzeleştirme üzerine başka bir yerden bakmak da gerekebilir.

Modern zamanlarda kurulan yeni siyasi yapılar gerek devamlılık içerisinde gerekse de devrim ve savaş gibi saiklerle eski yönetimin mekânlarını müzeleştirerek varlıklarını gösterdiler. Çin ve İran'da bunun örneklerini görmek mümkündür. Buradaki politik saik kültürel meselenin ötesinde bir mesaj verirken bir milletin eski bakiyeleri de yeninin çerçevesine dâhil bir müze çerçevesinde millete/insanlığa sunulur. Artık mazi olan mührü devretmiş ve yeni bir devran açılmıştır. Bu noktada müze yeninin politik güç ve hâkimiyet de sembolü olmuştur. Bunun yanında, köken olarak doğru kabul edersek, müzeler Fransız İhtilalinden bu yana politik eğitim alanları olarak da düzenlendiler.

Ülkemizde de 1924'de müzeye çevrilen Topkapı Sarayı ve 1985'e kadar Cumhurbaşkanlığı emrinde çalışan Dolmabahçe Sarayı müzeleri bu makuleden zikredilebilir. Burada politik bir tavır olarak Osmanlı sonrasında bahsedilen kesinlik ve keskinlikte bir mesaj var mıdır?, sorusuna Mustafa Kemal Atatürk'ün Dolmabahçe'yi fiilen kullanması hatta burada vefat etmesi ve uzun sürede buranın işlevini sürdürmesine bakılırsa bir redd-i miras yahut maziye müze tabelası asıldığını söylemekten ziyade Türk usulü bir geçiş yapıldığını ifade etmek daha  doğru olacaktır. Tabi derdiniz üzüm yemek değil de bağcıyı dövmekse o zaman Mevlana'nın fil metaforundaki gibi herkes tuttuğu yerden anlayacak ve kendi “gerçeğimsisini” bağrışmaya başlayacaktır. Bu konuda İBB İstanbul Dergisinde Necdet Sakaoğlu imzalı yazıdaki bazı tespitlerini övgü-sövgü savrulması yaşamadan bir meseleyi toplumun ortak aklı ve sağduyusu ile çözmek kaidesini terk etmeden okumak bahsedileni anlamak ve açıklamak bakımından faydalı olabilir: “Mustafa Kemal 1927 günü payitahtlık ayrıcalığını yitiren kente, kendisi de sanlardan soyulmuş “sivil” giysiyle gelmişti. İstanbulluların karşısına seçilmiş önder kimliğiyle çıktı. 1 Temmuz 1972 günü, İstanbul'u “İki cihanın kavşağında Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği!” diyerek selamladı(s.43)… Ankara bozkırında bir çiftlik yeşerten Atatürk, İstanbul'da da tarihi açıdan çok zengin ama harap surlarla çevrili asıl İstanbul'u bir müze-kent değerinde görüyor, burada yeni yapılanmalardan uzak duruyordu(s. 45)…Onun asıl düşüncesi, Bizans, Osmanlı-Türk eserleriyle dolu bir müze-kentti kuşkusuz (Necdet Sakaoğlu, Atatürk'ün Müze Kenti İstanbul, İstanbul, Haziran- Temmuz-Ağustos, 2020, s. 45). İşte İstanbul'da muhtelif mekanlar bu meyanda müze(leş)tirildiler. Bahsettiğimiz geçiş ve müze kavramı bu meyanda dikkate dokunuyor. İfade ettiğimiz gibi bunu dövüşmeye azık, fırlatmaya taş yapmaktan öte açık bir akılla okumak gerekiyor. Bu Ülke artık, meselelerini çözecekse müesses kurguların yerine ananevi akl-ı selimini koyabilmelidir.

Müzeler temsil ettikleri ile bir kültür ve insanlık mirası oldukları gibi politik birer manevra unsuru haline de gelebilirler. Bu iç siyasette olabildiği kadar dış işlerin konusu durumunda da olabilir. Hele bir ülkenin egemenliğindeki mekânların statüsü beynelmilel bir durum/sorun halini aldığında o mekânın hangi manası üzerine konuşulduğu konusunda muhakkak bir kafa karışıklığı söz konusu olacaktır. Hele bu müdahaleler bir pazarlık yahut müdahil ülkelerin kendi iç siyasetine yatırım olarak yapılırsa mesele hepten içinden çıkılmaz bir hal alabilir. Son birkaç asır tarihimiz bu travmalardan maluldür. Bu bakımdan müzeler ve müzeleştirme konusu söz konusu olduğunda meseleyi neresinden konuştuğumuz kadar, kimle ne için konuştuğumuz da önemlidir.

İnsanlığın mirası söylemi üzerinden politik angajmanlarla, siyasi çıkarlar peşinde, tezatlarla dolu bir akılla konuyu değerlendirmekse iyi niyeti kaybedip muhataplara da karşıdan konuşmak nobranlığı olmayacak mıdır? Bir mekânın kullanım statüsünü değiştirmekle oranın müzeleştirilmesi arasında bir derece farkı yok mudur? Yahut bir mekân tarih içerisinde birkaç farklı statü geçirmişse bunun hükmü neye göredir? Kılıçla olan kılıçla kalemle olan kalemle olmalı mıdır?

Müzeleştirmek kadavraya mumya muamelesi yaparak onu korumayı mı amaçlar yoksa onun ölümünü asırlarca herkese ilan etmek niyetiyle midir? Yahut istenilen müteakip değişiklerin temel saiki nedir? İşte bu sorunun cevabı güncel kafa karışıklıklarımıza bir suhuletli ve faydalı bir yol olabilir…

Vesselam

 

ALTAN ÇETİN - TERCÜMEİHÂL

ALTAN ÇETİN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  284405

-