Elif Sönmezışık

NAMAZ

Elif Sönmezışık

-Ruzname; Kelime Günlüğü'nden-

Velev ki akşam vakitleri…

O gövdeyi taşıyan ayakların pek sık uğramadığı yerler… Sokakların onu, onun sokakları yabancıladığı bir İstanbul burası… Gündüz vakitleri olsa barışacaklar belki. Ama akşamın gölgesinden mi, ara caddelerde çoğalan uğultusundan mıdır nedir; barışamıyorlar bir türlü.

Boğaz suları da kararmış, hava ılık ve durgun. Ama sular hırçın gibi görünüyor ve epey yabani…

Az önce fazla kalamadığı bir sergi açılışından -onlar kokteyl diyorlar- çıkmış. Ya da kaçmış olabilir. Kelimelerin her biri ağzında kocaman harflerle büyümeye başladığından mı, o kocaman harfler boğazına tıkandığından mıdır nedir; bu şekilde iletişim kurmaya çalışmanın yararsız olduğunu kabullenmiş. Tıkanıklığını giderip soluklanabilmek için kaçarak çıkmış… evet.

Dışarısı da pek cazip görünmüyordu geliş yolundayken. Fakat dönüş yolunda aynı kaldırımları arşınlarken bile havanın daha bir taze olduğunu hissediyor. Ya da içerideki havaya göre çok daha taze geliyor şimdi.

Akaretler'den Beşiktaş sahiline iniyor. İndiği cadde curcuna, caddenin bağlandığı ana cadde curcuna…

Sahile akan caddede geceye akan yeni bir başlangıç varken; ana caddede işten, okuldan ya da herhangi bir yerden eve dönüş telaşı var. İki curcuna da birbirine karışmamaya özen gösteriyor gibi. Durmadan birbirine akan ama amaçları farklı iki akıntı… Aslında gözleri kısıp bakınca azar azar her şeyden bir tutamı hapsetmiş çok renkli bir fotoğraf gibi. Bu fotoğraf, her şey olabilse de huzurlu değil. Ya da temiz hava bu keşmekeşte cazibesini yitirmeye başladı. Hemen az ileriden yükselen iyot kokuları bile kesintiler yüzünden uzak, çok uzaktan geliyor gibi.

İstanbul'da vızır vızır insan ve araç selinden kurtulup yürünecek geniş bir kaldırıma kavuşmak gibisi yoktur. Hele ki sizi oraya taşıyan ayakların her biri bir külçeye dönüşmüşse, kulüp önlerinde uzayan sıralardan müsaade istemek için sürekli kesilen adımlarınız varsa.

Elbette şehrin çoğu yokuş aşağıları ferahtır. Karanlığın ve her telden çalan kalabalığın verdiği huzursuzluk devam etse de daha ferah şimdi.

Yol biraz uzun. Kaldırımda birkaç trafik lambasını atlatmak lazım. Bir ezandan diğerine kurulacak kısa cümlelerden daha fazla adım gerektiren trafik lambaları… Bu uzun bir fasılanın son bulmasını beklemek gibi.

Dolu, tıklım tıkış otobüsler, müşteri için yavaşlayan taksiler, omuzlarında muhtelif alet ve edevat taşıyan öğrenciler, beklenenler, bekleyenler, cumartesi akşamının rotasını çizememiş kararsızlar, sokaktan eve girmek istemeyenler, bir an evvel eve dönmek isteyenler, yürüyenler, yürüyenler… O da katıldı aralarına şimdi.

Şehrin tuhaf ışıkları, onlar uzağından geçerken yükseliyor, alçalıyor, uzuyor, titreşiyor, kamaşıyor, kesişiyor. Ama yürüyenler birbirine karışamıyor. Aydınlatılmış geniş kaldırımın içinde kendi zifirleriyle meşgul her biri. Onlar ki hep üç kişiden biri; bekleyen, beklenen ve kimsesiz. O ise, beklendiğinden hiç emin olamamış bir bekleyen sadece. O kaldırımda yürürken de yine bir beklemede. Koşup sığınacağı bir minare gölgesini beklemekte.

Yol biteviye gölge. Ama o, civarın biricik gölgesinin peşinde. Ama bu karanlıkta gölge ne arar?

Yine de bir minare, gece de gündüz de kubbeden damlamış bir ışıktan olma gölgeyi sinesinde saklar.

Bu bekleyen, beklenen ve kimsesizlik curcunasında kavuşum vakti gelip çatıyor. Neredeyse iki yüz yıldır mabedine yarenlik eden minareleri görünce aydınlanıyor cadde.

Koşacak hâlde değil artık. Koşabilse koşardı. Yorgunluk sayesinde yaşadığı bu kavuşmanın tadını çıkarıyor şimdi.

Boğazdan vapurlar, tekneler gelip geçiyor. Sular hırçınlığı ahenkli bir hışırtıya dönüşüyor.  Karşı yaka ışık ışıl. Suların üstünden koşup kavuşma isteğini kışkırtan yeni bir Boğaz serilmiş cami duvarının ardında. Tam da mabedin merdivenlerinde kesişiyor bu manzarayla… Bundan daha güzel bir karşılama bekleyebilir miydi?

Öteki adımını bir sonraki basamağa atmayı güçleştiren bir yorgunluğu olsa da eşiğin ardında daha önce hiç görmediği bir bahçeye kavuşacakmış gibi hevesle çıkıyor merdivenleri şimdi.

Ilık, mis gibi bir hava kapının ardında kaldı artık. İçerideki birkaç kişi, ayakları yere değmiyormuş gibi yürüyor. Çıt yok. Konuşmayı unutmuş gibiler. Üç beş beşerin gölgeden ibaret gövdeleri, kendilerine tenhadan bir yer seçiyor. Bütün yüklerini yanıbaşlarına bırakıyorlar.

Cennetten bir tutam için yalvardılar da hepsinin yakarışı cevap buldu da ondan mı buradalar?

Yorgun yolcunun, ağzına sığmayan harflerden eser yok şimdi.

Gurbetten sılaya kavuşmuşçasına sevinçli. Anın tam ortasındayken iç sesi soruyor kendine. Daha kaç zaman böyle tadına doyulmayan bir kavuşum için bekleyecek? Bir kere daha olmasına ömrü yetecek mi? Hangi vakitlerde bu kadar yoksun ve yoksul kalır da insan hazineye bu kadar ısrarla, bütün kanıyla, canıyla koşar?

Hele ki şimdi…

Kubbeden inen lambaların huzmelerine dolmuş da ufalmış gibi bütün âlem.

Hele ki şimdi…

Bütün dünya işleri o kubbede kayboluyor, hiçleştiği asıl kimliğe bürünüyor, ölüyor, anlamsızlaşıyor, adsızlaşıyor.

Hele ki şimdi…

Burada yalnızca bekleyen olabilirsin. Yalnızca geleceğini bilmeden beklediğini bile bile, beklemenin lezzetini duya duya, uzun uzun bekleyebilen olabilirsin.

Ne yazık ki dışarıda gece koyulaşıyor.

Burada hiçbir şeye karşılık gelmesi beklenmeden akan zamanda kaybolmak, büyük ve yeni hasretlerle tanıştırıyor. Öyle ya; dünyanın ve içine dolan her şeyin kubbede yok oluşuna nasıl doyabilir insan? Hiçbir sese mühlet vermeyen ve herkesi bütün kimlikleriyle yutan bu mekân daha ne kadar büyüyebilir? Nereden bilsin? Bunun için daha ne kadar beklesin?

Gece koyulaşıyor.

Bütün otobüsler kalabalık şimdi. Bohçayı yeniden açıp, beklemeleri toplayıp, dört köşesinden tutup bağlama vakti. Huşuyu, kırıp dökmeden ve sessizce halının secde mahalline bırakıp yola koyulma vakti.

Tekrar kavuşma umuduyla göz açıp kapayıncaya kadar bir kere daha inşa edilmiş dünyanın yeniden döşenmiş yollarına düşüyor.

***

Künye: Namaz, Farsça kökenli bir kelime olup İslam dinince belli kurallara göre günde beş vakit yapılması Müslümanlar üzerine farz kılınmış olan ve İslam'ın beş şartından birini teşkil eden ibadet demektir. (Kubbealtı Lugatı)

 

 

ELİF SÖNMEZIŞIK - TERCÜMEİHÂL

Yazar Elif Sönmez Işık, Türkiye Yazarlar Birliği 2017 yılı 'basın fıkrada' ödülü sahibi

ELİF SÖNMEZIŞIK DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  911991

-