16 TEMMUZ 2020 PERŞEMBE

Selim Sözer

POSTMODERN DÜNYADA MAHALLE, KOMŞULUKLAR VE İLETİŞİM

Selim Sözer

Kendime kızmıyor değilim. İkide bir arızaya bağlar gibi getirip konuyu postmoderne bağlayıp öylece kalıyoruz. Ne yapayım ben mi size modern dünyada yaşayın ve arkasından bir ilerisine geçin, postmodern olun, her şeyi parçalayın dedim.

Ben bu yaratılan modern dünyanın sorumlusu değilim. Çünkü ben daha doğmamıştım ki. Tee 1600-1700'lerde başlayan bir hikâyeye yaslanır modernlik. (Kaç sefer anlatacağım.) Neymiş, adamlar (kafirler işte) Osmanlıyı alt edebilmek için Afrika'nın güneyini (Ümit Burnu diyorlar) dolaşıp Hindistan'a, Çin'e, Filipinler'e, Hind-i Çin'e, Cava Adaları'na varmışlar. Bizim ticaret yolumuzun üzerine çökmüşler ve gelsin paralar. Pardon altınlar.

Bu arada Kolomb denilen adam da Hindistan'a gidiyorum diye Amerika kıtasına varmasın mı? İnkalar, Aztekler ve Mayaların kurduğu imparatorluğun üzerine de onlar çökmüşler. Yıl 1400'lerin sonu ve 1500'lerin başı. Gelsin oradan da altınlar. ABD İmparatorluğunu kuracak İrlandalılar ve Britanyalılar henüz ortalıkta yoklar. O daha çok sonraki hikaye.

Para bollaşınca ve başka sebepler saikiyle önce kiliseye kafa tutmaya başlamış bu kâfirler. Eleştirel akıl demişler, özgür kafa demişler ve ardından dini kaygıları da bir tarafa bırakıp parası bol adamların istedikleri ürünü üretebilmek veya gittikleri memleketlerde karşılaştıkları salgın gibi arızaları giderebilmek için laboratuara girip habire inceleme yapmışlar.

 Akıl, akıl diye tutturmuşlar, ardından “din karışırsa bu işe bu işte biz yokuz” diyerek dini de kapı dışarı etmişler.

Akabinde ve detayında  bilim devrimi nur topu gibi dünyaya gelivermiş.

Peki, bu arada bizim elimiz armut mu topluyormuş? O zamanlarda Tusi'nin rasathanesini cinlerle uğraşıyor filan diyerek yıktığımızı söylüyorlar. Fitne çıkarmaya gerek yok. O başka bir ilim (ilim mi bilim mi birbirine karıştı gitti) dalının konusu. Ona da onlar cevap versin.

Bilim devriminin sonucu teknolojik icatlar. İşte burası zurnanın zırt dediği yer. Teknolojik üstünlük her şeyde üstün olmayı yedeğinde çeke çeke gelivermiş.

O gün İslam Âlemi'nin en büyük askeri ve karizmatik gücü olan Osmanlı bu teknolojik üstünlüğü eline geçiren gâvurlara yenilmeye başlamış ve Doğu'nun büyüsü birden bire bozuluvermiş. Başlamışlar ne edeceğiz diye düşünmeye.

Önce vüzera göndermişler Frengistan'a, bu vezir vüzera ve paşa taifesi gördüklerini, işittiklerini, yaşadıklarını ballandıra ballandıra anlattıkları ve akıl vermekten geri de kalmadıkları raporlar kaleme almışlar. (Bkz. Yirmi Sekiz Mehmed Çelebi, Pariste Bir Osmanlı Sefiri.) Bir de nağmeler döktürmüşler: “İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi.” – Mehmed Akif Ersoy. “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm; Dolaştım mülk-i İslam'ı bütün viraneler gördüm.”- Ziya Paşa.

Demişler ki bizi bu küffar, askeriyle ve topu-tüfeğiyle ile yeniyor. Öyleyse şu orduyu bir tımar edelim. Etmişler. Yok, olmamış.

Demişler biz de kılık kıyafetimizi değiştirelim, onlar gibi yaşayalım. Yapmışlar olmamış.

“Alınız ilmini garbın alınız san'atını” M. Akif, “Batı'nın ilmini fennini alalım kültürünü almayalım.” Ziya Gökalp demişler o da sökmemiş. Çünkü tarihin derinliklerinden bir baş uzanmış soframıza İbn Haldun'un başıymış bu. Gülümsüyormuş halimize. (Pis pis sırıtıyormuş demek isterim lakin yine tartışma konusu olur diye korkuyorum.) Habire şöyle diyormuş: “Mağlup milletler galip milletleri takip ederler. Kaçamazsınız. Kültürünü de adetlerini de alacak ve icra edeceksiniz.” Ne yapacağımızı şaşırmış kalmışız.

Ne yapacağız diye düşünürken modernlik yakamıza bir kene gibi yapışmış asla bırakmıyor. Yönetim kuracağım; hoop diyor demokratik olmalı.

Ama ben Müslüman'ım ve benim idareye dindaşlarıma göre dizayn vermeliyim. Hoop diyor devlet laik olmalı ve tüm dinlere ve sair düşüncelere eşit davranmalı.

Ardından eğitim vereceğim gençlerime ve tıfıllarıma diyorum. Hoop diyor yine rasyonel eğitim kurumları açacaksın, herkese okuma yazma öğreteceksin ve öğrettiklerin de modern bilimsel öğretiler olacak.

Maliyemi yöneteceğim; olmaz bize sormadan olmaz. Para denilen aleti kullanacaksın, kapitalizmin kuralları çerçevesinde bankalar kuracaksın ve dünya sistemine ekonomini entegre edeceksin.

Bunlar böyle olup giderken, Avrupa merkezci bir modeli dayattıkları, hırs ve rekabetlerine gem vuramadıkları gibi sebeplerden dolayı bir birlerinin boğazlarını sıkmaya başlarlar. Bu filler tepişirken bizim çimenler ezilir ve Osmanlı çöker. Osmanlı bünyesindeki topraklar da parça parça edilerek sömürgeleştirilir. Bu arada milyonlarca insan ölür ve her taraf harap olur.

Güneş yeniden doğmaya ve dünya yeniden kurulmaya devam ederken bu kez bu boğazlamanın ikincisi yaşanır. Bu tepişmede ezilecek bizden pek çayır çimen de bulunmamaktadır. Lakin bu boğazlama çok şedit olur. Yine milyonlarca insan ölür, her taraf viraneye döner.

 Bunlar olup dururken bazı fitneciler ortaya çıkar ve çığrınmaya başlarlar: Bunların tek müsebbibi tekçiliği yani tek medeniyeti, tek doğru düşünceyi, tek doğru yönetimi, tek doğru inancı dikte eden modernliktir derler ve doğru diye bir şey yoktur doğrular vardır. Hakikat yoktur; siyah ve beyaz yoktur grinin tonları vardır; zaten hayat saçmadır filan diyerek tüm normları siler süpürürler ve hakikatı parçalarlar.

Bu esnada kendisini aşan bir düşünce vardır modernliğin karşısında: Postmodernlik. Modernite şöyle bir bakar, kendisine çeki düzen verir. Yerelliklere, dinlere, başka adet görenek ve düşüncelere bir nebze yer verir. Ama kapitalizm boş durmaz ve bunları birer birer Pazar nesnesi haline getirir. Turizm der ve antika niyetine veya otantiklik olsun diye paraya tahvil eder. Dinlere yer verir ve dini bir pazar objesine dönüştürür.

Deniz, kum ve güneş.

Bu üç kelimenin cazibesine kapılmamak mümkün mü? Ama serde Müslümanlık var. Öyle göstere göstere nasıl yapacağız onu? Hemen kapitalizm imdada yetişir ve der ki: “Dert ettiğin şeye bak. Sen yeter ki iste. Sana muhafazakâr otel açarız, kadın ve erkek ayrı yüzme havuzları inşa eder çatıya kurduğumuz havuzlarla güneşten de mahrum etmeyiz. Hatta denizden yoksun kalmayasın diye denizin etrafını brandalarla çevirir her türlü imkânı sunarız.”

İşte böyle mutlu memnun “post”una bürünmüş modernler olarak yaşar gideriz. Sonra da ah vah eder dururuz. “Gitti güzelim mahalle. Müslüman şehrinin Müslüman mahalleleri ve bu mahallelerin Müslüman sokakları (hatta çıkmaz sokakları). Bu sokaklarda İslamî evler vardı, mahvoldular. Tıkış tıkış apartmanlara tıkıldık. Bir sefertasında yaşar gibiyiz. Hatta korunaklı sitelerde bir birimize selam bile vermez olduk.”

Hatta bazılarımız; “köyümüz, caanım köyümüz. Nerde o güzel köy günlerimiz. Sıcacık sohbetler (bol dedikodu demektir bu), imeceler (başka bir imkan varmış gibi), lezzetli doğal yiyeceklerimiz.” nostaljisine takılır kalırlar. Aah nerde o eski ramazanlar (bayramlar da olur). Bizim gençliğimizde böyle miydi ya? Muhabbet vardı, samimiyet vardı.”  serzenişleriyle bir avuntu içerisindedir.

Ama bir düşünün bakalım. Ama caanım köyünüzde şunlar hiç aklımıza gelmez: Soğuktan her tarafın ayaz kestiği bir günde evin avlusunun bir tarafındaki tuvalete gitmek zorundasınız, dam akıyor, duvar yıkıldı yıkılacak, soba için odun kesmek lazım. Ormancıya yakalanırsanız bittiniz. İş güç öylesine sarmış ki etrafınızı hayvanların altı temizlenecek (biraz temizlemeyelim. Zira yukarıda yatıyoruz ısınmamız lazım), karın altındaki otlardan ahıra taşınacak, yaz geldi eve su taşımak da ne zor, hele çamaşır günlerinde.

Madem güzelim, caanım köyümüzde mutlu memnun doğal doğal yaşıyorduk da niye şehirlere doluştuk hepimiz. Hem de şehrin şehirliğini yok etmek pahasına. Kurduğumuz gecekondularda mutlu memnun yaşıyorduk da biraz palazlanınca niye ayrıldık o yerlerden de bitiverdik apartman dairelerine.

Dostlar İbn Haldun bize (nostalji yapanlara) tepeden alaylı alaylı bakarak şöyle diyor: ”Mağluplar galipleri takip eder. Mağlup oldunuz; galiplere benzemek zorundasınız (zorunluluğu “zorunda hissediyorsunuz” diyerek yumuşatayım. Neyime gerek laf olur söz olur).

Evet, galiplerin kurduğu ve bizim kör topal da olsa takip ettiğimiz şehirlerde hayatın nasıl olduğuna; buralarda mahalle, sokak ve hanelerin hususiyetlerine ve ilişkilerin nasıl cereyan ettiğine bir bakalım. Bir bakalım mahalle ölmüş mü, komşuluklar yaşıyor mu, ilişkiler kopmuş mu ve iletişim kesilmiş mi?

İnşaallah haftaya.

SELİM SÖZER - TERCÜMEİHÂL

SELİM SÖZER DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  892882

-