25 EYLÜL 2020 CUMA

Nurettin Taşkesen

SELAHADDİN EYYUBİ 

Nurettin Taşkesen

4 Mart 1193 Çarşamba günü daha 55 yaşındayken Şam'da fani hayata veda edip bütün İslam ümmetini gözyaşlarına boğan "Şarkın en sevgili sultanı" Selahaddin Eyyubi; geriye saraylar, köşkler, mal mülk ve servet bırakmadı. Elbiselerinin yanında sadece 1 Dinar 37 Dirhem bulundu. Selahaddin Eyyubi, takvası, tevekkülü, merhameti, cömertliği, dürüstlüğü, sadakati, cesareti, adaleti ve hayırseverliği ile etrafına örnek olmuş, sadece Müslümanların değil, gayrimüslimlerin bile sevgisini kazanmıştı.

Selahaddin Eyyubi'nin gençliği, Kudüs hasreti ve Mescidi Aksa sevdasıyla geçti. Amcası Şirkuh ile birlikte Mısır seferine çıktı. O ölünce yerine Fatımi veziri oldu. Fatımi Hilafetinin ve Devletinin ilga edilmesi, onu Zengi'nin Naibi yapmıştı ama Mısır Sultanı olarak da ona devlet idaresi tecrübesi kazandırmıştı.

Etrafındakilere de "Kudüs işgal altındayken, bir Müslüman nasıl gülebilir, nasıl tıka basa yiyip içebilir, nasıl rahat uyuyabilir?" demişti.

Nureddin Zengi'nin yıllarca "İslam Birliği" kurulması yolundaki gayretlerinin boşa gitmesine gönlü razı olmayan Selahaddin Eyyubi, Haçlılara karşı bütün Müslümanları bir araya getirdi. Bu sayede Allah'ın yardımıyla mukaddes şehir Kudüs'ü fethetti.

O, Müslümanlara karşı daima yumuşak davrandı. Fitnecilerin oyunuyla karşısına geçip kılıç çekenlere bile düşman gözüyle bakmadı, mümkün olduğu kadar sulh yolunu tercih etti. Sonunda bütün emirler ona boyun eğdi. Ama Selahaddin Eyyubi hiçbir zaman kibirlenmedi. Çünkü maksadı dünya saltanatı değil, Müslümanların birleşmesiydi.

1187 yılının başlarında Sultan Selahaddin, Müslümanları Halifenin de desteğiyle Haçlılara karşı cihada davet edince muazzam bir İslam ordusu toplandı. Birkaç sene önce birbiriyle savaşanlar, İslam kardeşliğini yeniden hatırlayıp omuz omuza verdi. Sultan, askeri dehasıyla Kudüs'ü kuşatmadan önce düşmanı başka bir bölgeye çekip bir meydan muharebesiyle imha etme planları yapıyordu. Yerinden kıpırdamayan Haçlı ordusuna, Taberiye kuşatmasıyla yanlış bir adım attırdı.

Süvarilerin atları rüzgar gibi esti. Binlerce tüylü ok havada uçuştu. Toz duman gökyüzünü bürüdü. Düşman safları dağılmadı ama kanatları kırıldı. Hamleler birbirini takip ediyor, mızraklar birbiriyle çarpışıyor, kılıçlar birbirini kucaklıyordu. Temmuz sıcağı her yanı kavururken, Haçlılar su bulmak için sağa sola saldırıyordu. Sultanın ordusu önlerini kesince Hıttin tepesine doğru çekildiler. Etrafları sarılınca kendilerini meydana attılar. Artık kılıç hükmünü icra etmeye başladı. Kan denizi dalgalandı, vadiler ölüler ve esirlerle doldu taştı.

Hıttin köyünün yamaçlarından aşağı inip su bulmak için meydana atılan düşman askerleri için iki ihtimalden biri vardı. Ya ölüm, ya esaret! 4 Temmuz 1187 gününün sonunda 30 bin kişilik Haçlı ordusunun yarısı öldürülmüş, yarısı esir edilmişti.

Selahaddin Eyyubi, Miraç yıldönümünde (27 Receb 583) 2 Ekim 1187 Cuma günü Kudüs'ü fethettiği zaman, aynen ilk fatih Hz. Ömer (r.a.) gibi bütün gayrı müslimlere eman verdi. Mescidi Aksa'yı bütün şirk ve pislikten temizleyerek, Halepli neccarın yıllar önce sedir ağacından yaptığı musanna' minberi  getirterek Kıble Mescidine yerleştirdi. 9 Ekim günü de Mescidi Aksa'da ilk Cuma namazı kılındı.

***

Selahaddin Yusuf, zaman zaman amcası Şirkuh'un yanına Halep'e gidiyordu. Daha yeni bıyıkları terlemeye başlamış bir delikanlı olan Selahaddin, hem ilim meclislerinde bulunmaktan, hem de halkın arasına karışıp onların durumlarını öğrenmekten hoşlanıyordu.

Bir gün yolu neccarlar çarşısına düştü. Daha önce burada çok sanatkâr marangozlar olduğunu duymuştu. Onların neler yaptığını merak ediyordu.

Halep'in en sanatkar neccarlarından olan usta bir marangoz, çok güzel ahşap bir minber yapıyordu. Minber ortaya çıkmaya başlayınca gelen geçeni bir merak sardı. Herkes bu minberi kim sipariş verdi, kimin için yapıyorsun, diye sormadan edemiyordu.

Selahaddin, hem minberi görmek hem de kimin için yapıldığını öğrenmek üzere merakından sordu:

- Efendim, minberi görebilir miyim acaba?

- Kimselere göstermiyorum ama sana minberi göstereceğim. Şimdi benimle dükkana gel.

Önde marangoz, arkasında Selahaddin dükkanın arka tarafındaki bölmeye geçtiler. Üzeri bir kumaşla örtülü minber burada duruyordu. Selahaddin'in heyecandan kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Marangoz örtüyü çekince muhteşem ahşap minber ortaya çıktı. Marangoz Selahaddin'e, Selahaddin minbere hayret ve şaşkınlıkla bakıyor, hiçbir şey konuşmuyorlardı.

- İşte Mescidi Aksa minberi bu!

Selahaddin hemen atılarak:

- İyi ama Kudüs ve Mescidi Aksa haçlıların işgali altında değil mi?

- Evet ama, hep öyle mi kalacak? Müslümanlar bu kutsal şehri en kısa zamanda geri almak için her türlü gayreti gösteriyorlar.

Selahaddin bu defa neccara merakla sordu:

- Peki bu minberi size kim sipariş verdi?

Neccarın bu cevabı bütün Müslümanlara en büyük bir dersti:

- Hiç kimse benden minber yapmamı istemedi. Kudüs elbet bir gün mutlaka yeniden fethedilecek. Ben asker değilim, savaşa gidemem. Ben bir sanatkârım. O halde Kudüs için ne yapabilirim, diye düşündüm. Haçlılar tarafından yok edilen minberin yerine, Mescidi Aksa'ya konulmak üzere bir minber yapmaya karar verdim. Benim elimden gelen budur. Kudüs'ü fetheden kumandan da minberi götürüp Mescidi Aksa'ya yerleştirsin.

(Nurettin Taşkesen, Özgür Kudüs'ün Şifresi, Mihrabat Yay. sayfa 75)

***

Bu sekiz asırlık muhteşem minber, 21 Ağustos 1969 tarihinde Mihael Denis Ruhan adlı bir siyonist tarafından Kıble Mescidinde çıkarılan yangında tamamen kül oldu. Türkiye ve Ürdün'ün ortak çalışmalarıyla aslına uygun olarak Halepli ustalara yeniden yaptırılan minber, 38 yıl sonra tekrar yerine kondu.

Selahaddin Eyyubi'nin yaşadığı devir ve şartlar, bugünkü İslam dünyasının haline çok benzemektedir. O Haçlılarla savaşmadan ve Kudüs'ü fethetmeden önce tam 12 yılını vererek Müslümanları birleştirmeye uğraştı. Samimi gayretlerine mükafat olarak da, Allahu Teala onu muvaffak eyledi. Kudüs bu şekilde fethedildi. Bütün Müslümanların, O mücahid Sultan'ı örnek almasını temenni ediyorum.

 

NURETTİN TAŞKESEN - TERCÜMEİHÂL

1954 senesinin ilkbaharında Erzincan'da dedesi Emir Musa oğlu Gazi Ahmet Onbaşı'nın yaşadığı Başpınar köyünde doğdu. İlk, orta, lise eğitimini Erzincan'da tamamladı. 1971 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi. Orjinali Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan 'Firdevsi'nin Şehname Tercümesi'nin bir bölümü üzerinde çalışarak mezuniyet tezini tamamladı. Ayrıca Tarih bölümünden 'Umumi Türk Tarihi' Sertifikası da alarak, 1975 yılında mezun oldu.Yedeksubay olarak vatan vazifesini yaptıktan sonra, dört sene Lise Edebiyat öğretmenliği yaptı. Çocuk dergisi ve haftalık gazetelerde çalıştıktan sonra, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nde vazife aldı. 1987'de ise Türkiye Gazetesi Yazı İşlerinde bir sene çalıştıktan sonra, basın yayın hayatına bir müddet ara verip, reklam pazarlama sektörüne geçti.Babasının yıllar boyunca parça parça anlattığı, dedesi Emir Musaoğlu Ahmet Onbaşı'nın harp ve esaret hatıralarını not alarak o dönemin tarihi olayları çerçevesinde 'ESARET 1916'yı ilk eseri olarak kaleme aldı.Diğer eserleri:Yüzyıllık Hasret KUDÜS 1917Osmanlı Coğrafyasında İSTİHBARAT Teşkilatları70 Yıllık Filistin Dramı NEKBE 1948Evli ve üç çocuk babasıdır.www.nurettintaskesen.com.tre-mail: [email protected] @nurettintsksnfacebook.com/nurettin.taskesen

NURETTİN TAŞKESEN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  935048

-