11 AĞUSTOS 2020 SALI

Altan Çetin

TARİHİ ÖĞRENMEK VE TARİHİN BİLGİSİNİ TAHSİLE FARABÎ İLE BAKARKEN

Altan Çetin

Tarih mevcut varoluşumuzun bilgisini, muhtelif ilimlerin de iştirakiyle makul olarak gösteren bir kimlik ve varlık alanıdır. Tarihi öğrenmek, anlamak ve bilmek bu bakımdan her insan için sarf-ı nazar edilemez bir durumdur. İşte tarihin bilgisi ve eğitimi bu bakımdan hayati bir önem taşır. Bu yazı vesilesi ile bu konuya dair Farabî fikirleri eşliğinde bakmak nazariyeyi geliştirmek ve bakışımızı derinleştirmek noktasında faydalı olabilecektir.

Farabî nokta-i nazarından baktığımızda genel olarak bir öğrenci de üç temel özellik öne çıkar: İdrak, şahsiyet ve irade: Buna göre öğrenci eğitimi esansındaki zorluklara katlanması gerektiğini müdrik olmalı ve bunun yanında ilgilendiği alana dair zekâ ve kavrayışla meseleye yaklaşması gerektiğini de idrak etmelidir. Hülasa talebe talibi olduğu şeyi zorluklarla, gayretle emekle elde edeceğini bilerek ve buna dair bir seviyeye ulaşması/sahip olması zaruretini idrak ile yola çıkmalıdır. Bu cümleden tarih öğreniminde de aynı müşkül ve sabır kapısında girmek, sabırla çalışmak sonunda uzun yılların emeği sonrasında neticenin hâsıl olacağını bilmek, buna dair idrak sahibi olmak zaruridir. Bunun sonrasında doğruluğu ve adaleti kendinde mizaç haline getirmiş bir şahsiyet önemlidir. Tarihin doğru bilgi ve tarihçinin doğruluk ihtiyacı tarihçinin bu şahsiyeti taşıyan kişilerden olmasıyla da yakından alakadardır. Ahlak burada önemle öne çıkar. Bu şahsiyetin bir irade ile tahkim edilmiş olması da ayrıca bir önemli özelliktir. Bilgi öğrenecek kişinin maddi konulara değer vermeyen bir dünyası olması, açgözlü olmaması, arzularının altında ezilmemesi, en önemlisi de doğruya ulaşmak noktasında azimli ve iradeli olması gerekir. Farabî ile düşündüğümüz bilgi ve öğrenim talibinin bu özelliklerinin tarih alanına tatbikiyle tarihçinin mizacı ve yazdıklarının şekillenmesinde şüphesiz büyük etkisi olacaktır. İdraki zayıf, şahsiyetinden beklenen değerleri taşımayan ve iradesi mezkur ahlaktan nakıs olan kişilerin bilgiyi öğrenme, edinme, öğretme ve bilgi üretmede gösterecekleri zaaflar bilginin niteliğini de şüphesiz etkiletecektir. Emek verilmeden, belirli yeterlilikleri taşımadan ve idrakten mahrum bir eğitim süreci, doğruyu önemsemeyen maslahatı öne çıkaran bir şahsiyet ve ideolojik, maddi ve sair konularda içeriği zayıf bir irade varlığın esasının macerasını gösterecek olan tarihçinin tenkidinde dikkate alınması gereken hususlardır. Yahut bunlarla tarihçiye bakıp bir tenkit yöntemi oluşturulabilir. Bu bakımdan tarih ve tarihçilik tenkidimizde Farabî ile düşünerek meseleye bakmak faydalı olacaktır.

Tarih, tikellikler içerisinde kavradığımız, bütünlük olarak anlayıp değerlendirdiğimizde şuurlandığımız bir alan. İşte bu alanda insanın maddesinin belirli bir forma ulaşması son derece önemlidir. Duyularımız yoluyla çevrenin ve tarihin bilgisine erişiriz. Eğitim süreçleri bu meyanda tikel olanları yani parçalar halindeki bilgi alanlarını akıl ve aklın doğru kullanılması yoluyla tümel bilgiye ulaşmaya yönlendirir. Yani mevcut olarak var olan mazi-gelecek çizgisi makulümüz olur. İşte tarih bu manada bizzat varlığıyla bir tümellik olarak bizi kuşatır. Bizim bu tümelliği tikeller üzerinde parçaları birleştirerek kavramamız tarih ve tarihçinin eğitiminde olduğu gibi umumi çevre içinde önemlidir. Yani insan parçalardan bütüne gitmenin yöntemi ve bilgisi ile duyularının verilerini makul hale dönüştürür. İnsan artık maruz kalmaz muhatap hale gelir. Bu bakımdan tarihçinin eğitiminde, tümellerin kavranması için, bunu sağlayacak bir aklın söz konusu olması noktasında disiplinler arası yani tarih gibi kuşatıcı bir bilgiyi insanın değişik yönlerini aydınlatan bilimler ile birlikte düşündüğünde akıl artık olan biteni yöntemli ve düzenli olarak anlayıp açıklamaya başlar. Eğitimde idrak, şahsiyet ve irade özellikleri ile yer alan birey bir adım sonrasında aklını kullanarak bilgiyi anlayıp üretmeye başlar. Tarih felsefesi bu manada tarihi malumatın tikellerinden tümellerini düşünme, anlama ve açıklama sahası olarak görülebilir. İşte bu yüzden tarih eğitiminde disiplinler arasılık önemlidir ve müfredatlar ciddiyetle bu zaviyeden oluşmalıdır.

Tam burada Farabî ile düşünmeye devam edersek aklın teşekkülü sırasında bilkuvve bir güç olan ama anlama ve açıklama eylemi gerçekleştiremeyen akıl henüz üretici değildir. Aklın bilfiil hale gelmesi işte bireyin yöntemli düşünmeyi öğrenerek malumatı makul bir şey haline getirmesiyle mümkün olacaktır. Böylece güç açığa çıkacak eğitim yoluyla etken bir tesirle fiil halinde süreklilikle gelişme söz konusu olur. Bu tarihçilik manasında belgelerdeki dağınık bilgiyi yöntemli ve değerlendirilmiş bilgiye dönüştürerek bir metin oluşturma faaliyetine benzetilebilir. Genişletecek olursak; tarihin olgu olarak, bizatihi kendisinin bilinmesi kimlik ve kendilik açısından toplumdaki bilkuvve olan bilincin bilfiile dönüşmesini sağlayıcı bir etken olduğu dikkatle değerlendirilmelidir. Bir potansiyel, güç halindeki bilkuvve akıl faal duruma geçmesiyle bilfiil hale gelerek külli ve aksiyomatik olana dair düşünme imkânı sağlar. Böylece birey, belirli bir meslek grubu olarak tarihçiler veya geniş manada toplum tarihle düşünen ve tarihi doğru düşünen bir hale gelir. Aklı eğitemeyen/işletemeyen bir eğitim nakille bahsedilen bilkuvve gücü işlevsiz kılarak bir simülasyon kurmanın ötesinde bir işlev göremeyecektir.

Anlatılanları somutlaştırmak istersek, Farabî ile yolumuza devam ederek onun tarihteki siyaset nazariyesini oluşturan meselelere kapsayıcı bir şekilde varlık, fiziki dünya, insan topluluğu ve nihayet bizzat insanın kendisini düşünce alanı haline getirmekle tikellerin nasıl bir tümel yahut bütünlük söz konusu kıldığı görülmekle anlatılmak istenen rahatlıkla anlaşılabilir. Örneğin metafizik/ontolojik bakışı onu genel varlıkta yer alan düzenin insan topluluklarına ilham vererek bir nizam/devlet kurmayı düşünmüş olabilecekleri sonucunu tevlit etmiştir. Diğer bir bakışla Farabî nazarını varlıktan insanın bizzat kendisine yani umumiden en tekil olana çevirmiş ve insanın bedenindeki organlardaki düzen, tenasüp ve kalp-beyin ilişkisinin tüm vücuda sağladığı hiyerarşi ve imkândan mülhem olarak bir düzen düşüncesinin oluştuğunu biyolojik nazariye üzerinden tespit eder. İşte bu ikisi arasında bir yerden bakmaya devam eden Farabî bu sefer insan tekinden insan topluluğuna giderek insanın bir arada yaşama ve yardımlaşma, işlerini dayanışmayla görmeğe dair doğasının buna sebep olduğunu ifade ederek düzen olgusuna başka bir yerden bakar. İşte burada insanlar arası ilişkiden mutluluğun tahsili için insanların sevgi ve adaletle düzen kurmak ve bu yolla mutluluğunu sağlamak şeklinde adalet kavramı üzerinden nizam ve devleti inceleyerek siyaset nazariyesini oluşturur. Buradaki örnek açık seçik gösterir ki insan kendini ve kendiliğini,  kendini bilmek mefhumunda böylece gerçekleştirir. Burada görüleceği üzere bu düşüncenin zemini insanın idrak, şahsiyet ve iradesiyle giriştiği yolda aklını ve bilgisini terbiye ederek kendi sırrını anlayıp açıklamaya yürüyebilir. Farabî ile yürüdüğümüz bu yolda tarih görüleceği gibi kendi sırrını yine kendi failinin düşüncesi üzerinden çözmektedir.

Bu sayılan dökülenlerin faydası nedir? Mutluluk/saadet: Bu neye yarar? Hiçbir şeye araç olmadan doğrudan amaç olan bir şeye ulaşmaya. İnsan, burada bulduğu bilgi/tatmin ile kendiliğini tahkim eder, başka şeylere ihtiyaç duymayan bir bilince döner. Hülasa tarih ve bilgisi doğru yeteneklerin varlığı, aklın yerinde terbiyesi ve sahih bilgi ile insanı mutlu edecek bir bilgi haline gelebilir. Bu mutluluğun bir iç zenginleşmesi, neşesi ve değerlenmesi olacağını ise izaha gerek yoktur. Farabî mirası üzerinden geleceğimize bakarken tarih bize yolda olmamız gereğini fısıldar. Öğrenmeyi öğretemediğimiz bir tarih gelecek adına bir faydayı da beklenen oranda veremeyecektir.

 

Vesselam

ALTAN ÇETİN - TERCÜMEİHÂL

ALTAN ÇETİN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  994953

-