8 AĞUSTOS 2020 CUMARTESİ

Tarık Ziya Gücüm

TÜRKİYE’NİN, ORTADOĞU VE KUZEY AFRİKA’DA VAROLMASI ELZEMDİR

Tarık Ziya Gücüm

 

Dünya, 18 yüzyıldan itibaren, Yeraltındaki petrolün, elmasın, altının, kısacası, zenginlik ile bir kıtanın nasıl tarumar edildiğine şahitlik etti.

1,4 milyar nüfusu ile dünyanın en kalabalık ikinci kıtasına, tüm zenginliğine rağmen, açlık, savaş ve kan ile iç içe bir kader yaşatılmaktadır.

Bugün Afrika kıtası; sömürge ideolojisi, sömürge sınırları ve sömürge dillerine göre bölünmüş durumda. 1442'de Avrupa'nın son Müslüman devleti Endülüs'ün elinde bulunan Gırnata şehrinin düşmesi ile kuzey Afrika'daki diğer Müslüman toprakları da tehlikeli bir döneme girdi.

Akdeniz'in güney sahilleri İspanyol yayılmacılığı karşısında çaresiz kalmıştı, ardından 1838 yılında Fransa Cezayir'i istila etti. Bu istila ile Fransa, 132 yıl süren sömürü ve işgal döneminde milyonlarca Cezayirliyi katletti.

Sadece 1945 yılından, Cezayir'in bağımsızlığını alıncaya kadar geçen dönemde, 1 milyon Cezayirli yaşamını yitirdi. Sömürge döneminde iliklerine kadar acıyı yaşayan bu ülkeler, kurtuldum derken otoriter, ceberut monarşi yönetimlere maruz kaldı.

Aralık 2010'da Tunus'ta başlayan ve siyaset tarihine Arap Baharı olarak geçen; sözde, halkların demokratikleşme arayışı, gerek Kuzey Afrika'daki, gerekse Ortadoğu'daki aktörlerin yeniden kendilerini konumlandırmasına sebep oldu.

Çok uzak değil, 1979 İran'daki sistem değişikliği sonrasında başlayan, İran- Suudi mücadelesi bütün Ortadoğu'yu psikolojik olarak etkisi altına almışsa da, Arap baharı sonrası ise tüm bölge yeni bir çatışma alanına dönüşmüştü.

Bu çatışma alanları, Mağrip Arap devletlerinden Afrika boynuzuna kadar genişledi. Amerika'nın koordinatörlüğünde Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ruslar, bu istila ve kaosun yeni lokomotif devletleri oldu.

Bu üçlü manga, Arap Baharından sonra Ortadoğu'da yükselişe geçen, milli ve yerli Arap hareketlerini hedef alarak, onlara karşı çeşitli milis gruplarına çok ciddi askeri ve lojistik destek sağladı.

BAE, çatışma alanlarındaki bu terör gruplarına, çok büyük finansal destek sağlarken, bir yandan da büyük kardeş Kral Salman ile el ele verip, bölgedeki siyasi yapılaşma ve demokratikleşme sürecine her türlü spekülatif saldırılar düzenliyordu.

Mısır ve Sudan'da yapılan darbeler bunun en bariz örneğidir.

Katar'da, mısır benzeri bir darbe planlayan Suudi-BAE ikilisi, Türkiye'nin devreye girmesi ile bu amacına ulaşamadı. İran faktörüyle, kendi statükolarının yok olacağı endişesi içerisinde, yıllardır paranoyak bir ruh hali yaşayan Suudi Arabistan, bundan sonra artık Türkiye'ye karşı da aynı endişeler içerisine girecekti.

Suudi Arabistan, İran'daki 79 devrimine karşı, Irak'ı İran'a karşı kışkırtmış ve yıllarca sürecek bir savaşın, ABD ile birlikte en önemli finansörü olmuştu. Suudiler yıllardır, İran çekincesi ile gerek Ortadoğu gerek kuzey Afrika'daki otoriter rejimlere destek sağladı. Bugün bu çekincelere sebep faktör İran değil Türkiye'dir artık.

Arap Baharı sonrasında, BAE ve Suudiler, acaba sıra bize mi geliyor tedirginliğini iyice his etmeye başlayınca, kuruluşundan itibaren, siyasi genlerinde zaten var olan, İslami ve demokratik hükümetlere karşı bir refleks ile Mısır'daki darbecilere milyonlarca dolarlık destek aktardı.

Malum; Mısır tarih boyunca özellikle jeopolitik açıdan bölgedeki en önemli devlet olarak biliniyor, Mısır'da yaşanan herhangi köklü bir değişim, diğer körfez ülkelerini etkileyecekti, bu sebeple Mısır bölge ülkelerinin doğrudan hedef aldığı bir ülkeydi.

Cumhurbaşkanı Mursi, darbe öncesi bir konuşmasında buna parmak basıyor ve tüm Dünya Müslümanlarına, Mısır'ın Ortadoğu'nun geleceği ve gelecek nesiller için korunması gerektiği mesajını veriyordu. Tabi ki mesajı küresel güçlerde almıştı, Müdahale gecikmedi, Mısır düşürüldü.

Erdoğan liderliğinde Türkiye, bu antidemokratik müdahalelerin önüne geçerken, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak Ortadoğu'daki birçok ülkeye ve halka rol model oldu.

2010'ların başına gelindiğinde Ortadoğu sokakları Erdoğan ve Türkiye sloganları ile inliyor ve yapılan anketlerde Erdoğan o ülkelerin en sevilen ismi olarak ön plana çıkıyordu.

Türkiye'nin Ortadoğu'da nüfuzunun artması en çok kimi rahatsız ediyor olabilirdi.

One Munite!

Evet, Ortadoğu'da demokratik ve güçlü Müslüman ülkelerin olması, Suudiler ve emirliklerden çok İsrail'i endişelendiriyordu.

Zira, en önemli hedef, İsrail yanlısı bölgesel bir düzen kurma hedefidir. Bu politika, Ortadoğu ve uluslararası düzlemde tüm kuralları ile işletiliyor.

Bunun içindir ki BAE, bölgesel ölçekte Türkiye'ye, adı konulmamış bir savaş açmış durumda. BAE mücadele ettiği aktörlere karşı, hem ABD ve İsrail ile, resmi nikaha dayalı stratejik bir ilişki, hem de Çin ve Rusya gibi büyük güçlerle metres ilişkisi yaşamaya çalışmaktadır.

BAE'nin bu agresif ve iddialı dış politikası her ne kadar kapasitesini aşıyor olsa da, politik hırslar, Abu Dabi'deki siyasi elitin, doğru düşünmesini engelliyor.

BAE eliyle bölgede uygulama alanına konulan tüm küresel hesaplar, Türkiye tarafından bozuluyor, daha uygulama safhasında sekteye uğratılmaktadır.

Abu Dabi nin bölgede Kaos ve istikrarsızlık üreten bir merkez olduğu ortada. Rusya'nın da destek verdiği BAE nin bu politikaları, bölgeyi her geçen gün daha da çok Kaos a sürüklemektedir.

Sonuç olarak tüm bu kaos ve istikrarsızlık, İsrail'in uzun vadeli hedeflerinin, BAE taşeronluğunda bölgede inşa etmek istediği bölgesel düzen inşası ile ilgilidir.

Bu bölgesel düzen tasavvurunda, İslami hareketlerin pasifleştirilmesi, ekonomik araçlarla, ülkelerin iç ve dış siyasetinin yönlendirilmesi ve Türkiye gibi aktörlerin sınırlandırılması yatıyor.

Her ne kadar, konunun mahiyeti ve vahametini henüz kavrayamamış birileri “Libya'da ne işimiz var'' dese de, bölgenin istikrarı açısından, Türkiye'nin Libya'da, Akdeniz'de ve Ortadoğu'da varlık göstermesi, hayati elzemdir.

Vesselam.

 

TARIK ZİYA GÜCÜM - TERCÜMEİHÂL

TARIK ZİYA GÜCÜM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  817076

-