Hüseyin Yağmur

TÜRKİYE’Yİ KİMLER, NASIL YÖNETTİLER? (1)

Hüseyin Yağmur

Bugünlerde eski bürokrat ve siyaset adamlarımızdan Ertan Yülek'in Hatıralarını* okudum. Yaklaşık 750  sahifelik bu hatırat, Türkiye Cumhuriyeti'nin gayrı-resmi tarihlerinden biri gibi. “Perdeye yansıtılan ‘kurgulanmış numara sahneler' yerine, perdenin gerisinde aslında neler yaşandı? Hep  perdenin gerisinde yaşamaya mahkum edilmiş millet aslında neler çekti?” bunu öğrenmek isterseniz Ertan Yülek'in Hatıralarını mutlaka okumalısınız.

Bu kitapta yakın tarih araştırmacıları için çok  sayıda malumat var. Kitapta bir dönem Müslüman Türkiye'yi yöneten bazı yöneticiler ile ilgili çarpıcı bilgilere rastladım. Bu yazımda bu çarpıcı ayrıntıları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu küçük ayrıntılarda ve şahitliklerde bir dönem Türkiye'yi hangi zihniyette kişilerin yönettiğine sizler de vakıf olmuş  olacaksınız.

1) Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Yönetiminden Manzaralar

1925-1937 arası 12 yıl boyunca ülkeyi Başbakan olarak, 1938'den 1950'ye kadar ülkeyi 12 yıl boyunca cumhurbaşkanı olarak, daha sonra 1961'den 1965'e kadar yine Başbakan olarak yaklaşık 30 yıl yöneten Milli Şef İnönü'nün ne kadar ‘milli' olduğu tartışmalı bir gerçektir.

Onun Başbakanlığını ve Cumhurbaşkanlığını anlatan bütün tarihi kayıtlarda; İnönü'nün ülkeyi ekonomi anlamında da çok kötü yönettiği yer almaktadır. Onun döneminde ülke halkı büyük yokluk ve yoksulluk içerisinde yaşamıştır.

Ertan Yülek o günleri şöyle anlatıyor: 2. Dünya harbinin etkilerini bütün ağırlığıyla yaşadık. Ekmek, şeker, gaz, bez karneyle idi. Ekmek yapacak buğday bulamayanlar arpadan ekmek yaparlardı. Arpa ekmeği içinde kılçıkları ve kabukları olan, yemesi zor, insanın dilini âdeta yara eden hiç lezzet vermeyen bir ekmekti. Bu arada insanlar arpayı da bulamayınca ekmek yerine yiyecek başka şeyler ararlardı. Bizim oralarda “hatlap” ağacı diye maki türü bir ağaç vardır. Onun sürgünleri olur. Bir gün teyzemin çocukları sürgün toplamaya gideceklerdi. Ben de onlarla gittim. Bu sürgünleri toplayıp kurutuyorlar, sonra da bunlardan ekmek yapıyorlardı (Yülek,2015:42).

(…) Tahsil hayatım 8 Ocak İlkokulu'nda başladı. Üçüncü sınıftan itibaren yeni yapılan Atatürk İlkokulu'na taşındık. Erzin'de kışlar eskiden çok daha soğuk geçerdi. Evlerin saçaklarından buzlar sarkardı. Bazı çocukların imkânsızlıktan dolayı çıplak ayakla çamurlara basarak okula gelişleri hâlâ gözümün önündedir (Yülek,2015:56).

İnönü 1948'den itibaren Amerika'ya yanaşmış, Amerikalıları Türkiye'nin başına musallat etmiştir. (CHP'liler utanmaz bir pişkinlikle bu işi Demokrat Partinin üzerine atarlar) Nitekim 1948 yılında İstanbul'a gelen Amerika'nın meşhur savaş gemisi burada Türk halkına çok utandıracak işler yapmışlardır.

 (….) Mustafa Yarpuz daha sonra terzi dükkânına gelen sanatkârlar sayesinde bazı filmlerde rol aldı. Bu şahısla çok sohbet ederdik. Bir gün kendisini hep utandıran bir olayı anlattı. 1948'de Amerika'nın meşhur Missouri uçak gemisi İstanbul'a geliyor. Bu da şoför. Dolmabahçe'de karaya çıkan Amerikan askerlerini gezdiriyorlar. Bir grup asker kendilerini geneleve götürmesini istiyor ve götürüyor. (Yülek,2015:90).

İsmet İnönü Amerikancılığının devamı olarak 1962 yılında bu kez 1.700 Amerikan istihbaratçısının ‘Barış Gönüllüsü' adı altında Türkiye'ye gelmelerini ve Türkiye'de istihbarat çalışması yapıp ileriye dönük fitne fesat tohumları ekmeklerine fırsat sağlamıştır.

(…..) Barış Gönüllüleri, 1961'de ABD Başkanı Kennedy tarafından kurulmuş, 1962'de İsmet Paşa Başbakan iken anlaşma yapılarak Türkiye'ye gelmeye başladılar. 1962-1972 yılları arasında 1.700 civarında Barış Gönüllüsü teknik, ticarî, antropolog, tarihçi, dil bilimci, eğitimci, profesör olarak geldiler. Bir kısmı yaşlı idi, ama genel olarak 25-35 yaşlarında idiler. Yaşlılar Ankara ve İstanbul'da kaldı. Diğerleri genellikle Güneydoğu ve Doğu olmak üzere Türkiye'yi gezerek, Türkiye'nin ekonomik, sosyal, siyasî, etnik, dinî, kültürel haritasını çıkardılar. Bunu hâlâ kullanıyorlar. Osmanlının son döneminde de İngilizler, Almanlar, Fransızlar, benzer şekilde tarihçi, antropolog, jeolog, coğrafyacı, tüccar olarak özellikle güneydoğuda, Arapların, Kürtlerin Süryanilerin olduğu yerlerde benzer çalışmalar yapmışlar. Lozan'da Lord Gürzon İsmet Paşa ile müzakerelerde, İsmet Paşanın elinde olmayan bilgilerle, bir köyün Türk, diğer köyün Arap, diğerinin Kürt olduğunu söyleyebiliyordu.

Recai Bey'den duymuştum. DSİ Diyarbakır Bölge Müdürü iken Mardin kırsalında onun tabiriyle iki boz adama rastlıyor. Yanında Türk yetkililer var. Erkek köy köy dolaşarak köylülere ziraat öğretiyor, karısı İngilizce öğretmeni. Erkeğin mesleği sosyal antropolog, fakat köylere çiftçi rehberi olarak gidiyor. Durumu siz değerlendirin. O zamanlar o köylerde çok rahat dolaşılırken yıllardan beri o kırsallarda emniyet kalmamış. Huzur bitmiş, kamu görevlileri gidemez olmuştur. (Yülek,2015:288).

Aynı İnönü, kardeş ülke Cezayir'e karşı Fransa'nın yanında mevzi almış, Fransa'nın işgal ettiği Cezayir'e karşı Cezayir'in bağımsızlığı konusu gündeme gelince, Cezayir'in aleyhinde oy kullanmıştır.

(……) Türkiye eskiden kendi toprağı üzerinde yaşayan dindaşlarının yanında yer almamış Fransızlarla beraber olmuştu. Hatta o kadar ileri gitmişti ki, 1962'de Cezayir'in tanınmasıyla ilgili Birleşmiş Milletler'de alınan kararda Türkiye aleyhte oy kullanmıştır. Nasıl mantıktır, insanın aklı almaz. Kendi dindaşlarının toprağı olan Fransız işgalindeki bağımsızlık savaşında Cezayir'in yanında değil de, Fransızların yanında yer alıyor. Hâlbuki bağımsızlık savaşı veriyorlar. Turgut Bey Cezayir'e gittiğimizde bu hatayı giderdi ve Cezayir'den özür diledi.  (Yülek, 2015:408).

İsmet Paşa'nın siyaset hayatının son döneminde onunla Mecliste aynı çatı altında bulunan dönemin Meclis Başkanı Ferruh Bozbeyli, İsmet İnönü ile ilgili şu manidar hatırasını nakleder: Meclis'te bir gün, yine bir Ramazan günüydü. İsmet Paşa, koridordan geliyordu. Arkasında en aşağı on beş yirmi tane gazeteciyle gelirdi. Öyle kalabalık bir heyetle yaklaştı. Ben de geçiyordum oradan. Karşıdan elini kaldırdı. Bekledim. Birkaç adım da attım kendine doğru. “Bana bir cigara verir misin?” dedi. Ben “Paşam bir yerden bulayım” diye cevap verince, “Niye sen sigara içmiyor musun?” diye sordu bu kez. “İçiyorum da yanımda paket yok. Bugün Ramazan!” deyince yine de ısrarcı oldu. O sırada gazetecilerden bir tanesi verdi. Ben de dayanamayıp şöyle söyledim: “Paşam ben de sizin sigara içtiğinizi hiç görmedim bugüne kadar!?” Beni ve etrafındakileri şaşırtan bir cevap verdi o anda: “Bugün içerim. Oruçlu olmadığımı bilsinler” dedi. (Bozbeyli, 2009:247).

2) Dönemin CHP Milletvekili Falih Rıfkı Atay

Atatürk ve İnönü döneminin çok meşhur politik figürlerinden biri de dönemin milletvekillerinden Falih Rıfkı Atay idi.

“Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur.” diyen Falih Rıfkı Atay da o günlerde şu reformist görüşleri savunmaktadır: İslâmda bütün şer'i meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır: Birinci bölüm, ahreti ilgilendirir ki ibadetlerdir: Oruç, namaz, hac, zekât! İkinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki bunlar da nikâh ve aileye ait hükümlerle muamelât denen mal, borç, dava ilişkileri ve ukubat denen ceza hükümleridir. Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır. Kaldı ki insan aklı nesih hakkını farzlar üzerine de götürebilir; zekât, kazanış ve gelir vergilerinin bulunmadığı bir devrin mirasıdır. Hac, Kabe'den faydalanan Mekkelilerin Müslümanlığını sağlamak için konmuştur ve bu döviz çağında Hicaz dışındaki hiç bir yabancı Müslüman halkı buna zorlanamaz. Namaz şekli de iskemle olmayan entareli bir halkın yaşayışına uygundur. Pantolon, etek ve hele başkasının ayağı değen yere yüz değdirmeyi yasak eden hijyen devrinde yürüyemez. (Atay,1998:393).

Falih Rıfkı Atay bir dönem Atatürk'e biatlı olmuş Atatürk'ün ölümünden sonra İnönü'ye biat etmiş onun adamı olmuştu. İşte ‘her dönemin adamı' denilebilecek Falih Rıfkı Atay'ın nasıl bir şahıs olduğunu bir başka CHP'li Aydın Doğan şöyle anlatıyor: Aydın Doğan aslen Gümüşhaneli, babası 1930'lu yıllardan 1954'e kadar Kelkit ilçesinde Belediye Başkanlığı, bir süre de CHP İlçe Başkanlığı yapıyor. Gümüşhane'nin hatırı sayılır eşrafından, Anlattığı bir anekdotu aktarmak isterim. Falih Rıfkı Atay, 1950 yılında CHP'nin Merkezden gösterdiği Gümüşhane milletvekili adayı iken, diğer CHP'li adaylarla birlikte Aydın Beylerin konağında kalıyor. Bayburt'taki mitingde Falih Rıfkı Atay tam konuşurken ezan okunmaya başlıyor. Aydın Bey'in babası Falih Rıfkı Atay'ın kulağına eğilerek "Ezan okunuyor ara verin” demiş. Falih Rıfkı Atay, “O adam sussun” diye cevap vermiş. Bu konuşmalar üzerine ortalık karışıyor, yuhalamalar başlıyor. Aydın Beyin babası çok müteessir olarak “İsmet Paşa bu adamı bize bela mı gönderdi” diyor. (Yülek,2015:502).

Kaldığımız yerden konuyu incelemeye devam edeceğiz inşallah..

*Yülek Ertan, (2015), Ömürdür Gelir Geçer, (Yaşadıklarım, Gördüklerim, Duyduklarım) Ankara: Cümle Yay

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  697768

-