5 AĞUSTOS 2020 ÇARŞAMBA

Altan Çetin

VUSÛLE MAKSAD USÛL ASILA MAKSUD MUDUR?

Altan Çetin

Elinde ters tuttuğu, ters baktığı için alfabesini ve dilini bilmediği yazmaya/esere/kitaba bakıp manaya ulaşamayan vârisin sitemleri ne kadar makuldür? Suç yazarda mıdır, kitap ta mıdır? Yoksa kitabı nasıl tutacağını bilmeyen yahut yanlış bilende midir? Ters bakmak/tutmak burada hem bilgi nakısasını hem de ideolojik yabancılaşmayı işaret eden bir kısır döngüyü ifade eder gibidir. Bunlardan daha fecisi olaya diğer yönden bakıp o kitabın, alfabenin manasını anlamak yerine kitabı, alfabeyi kutsayan diğer bir varisin halidir. Mana her iki halde de kuvveden fiile çıkamamaktadır. İki durumda da körlük aşikârdır. Buradaki özneler vusûlden uzaklarda, usûlden mahrum ve asıldan habersizdir. Asıl ile usûlün, usûl ile vusûlün ilişkisi kavranmadan asıl ile vusûl arasında köprü olacak usûl üretememek son asırlarda geri kalmışlık sendromunun en acılı tezahürlerinden birisi olarak görünüyor.

 

Maksudsuz maksad, pusulasız ve hedefsiz gemi gibidir. Vusûlü zikretmek maksadı anlatsa da maksudu belirsiz varışlar usûlü de işlevsiz kılar. Usûlden maksud asıldır, manadır.

 

Burada asıl kelimesinin sözlük manası üzerinden düşünerek işe başlayabiliriz. Temel bir sözlük taraması yaptığımızda asıl bize ehemmiyet, gereklilik ve tamamiyet adına önemini gösteriverir. Asıl kelimesinin karşımıza çıkan manaları içinde kaynak, kök, köken manasını görmek yavaş yavaş zihnimizde bir sezgiye yol açmaya başlayabilir. Asıl kaynak ise usûl bize kaynağa ulaşma ve ondan istifadenin kapısı olacaktır, olmalıdır; kök ve kökene böylece varmak kabil olabilir. Yani vusûl bir kaynak, kök ve köken incelemesi olarak karşımıza çıkıverir. İnsanın aslı soyu ve geldiği memleketi de bu cümleden aslını oluşturur.  Tetkike devam ettiğimizde asıl bize başka bir manasıyla görünmeye başlar: gerçeklik, doğruluk. Yani usûl bizi asıla götürürken kaynak ve köken yanında gerçeklik ve doğruluğa da ulaştırmalıdır. Aslını astarını araştırmak derken işimize gelen değil gerçek olanla yüzleşmekle vusûl manasına erer denilse yanlış olmaz. Sıfat olarak asıl bir şeyin temelini oluşturan, ana manasıyla incelememize başka bir boyut kazandırır. Asılın başlıca, başta gelen, gerçek olarak manalarıyla birleşen mefhumunu düşününce vusûl denilen şeyin usûl ile neye yöneldiği daha somutlaşır diye düşünebiliriz. Kaynaktan kökeni, gerçeği, temeli araştırmak bu manada asıl olur.

 

Asıl kelimesine baktığımız yerden aynı kökten gelen usûl kelimesini incelediğimizde bir amacı elde edebilmek için izlenen yol, yöntem ve bilimde, belli bir sonuç elde edebilmek için belli bir plana göre izlenen yol, yöntem karşılığına ulaşıyoruz. Bir işte yol ve yöntem manası bizi vusûl ile usûlün bağına götürür. Maksudu asıl olmayan için usûl de, vusûl de muhal görünür gibidir. Kaynak, temel ve gerçeklik esaslarından mahrum bir usûl asıldan ziyade başka maksatları arar yahut yolunu kaybederek kitaba tersten bakmaya yol açabilir.

İşte şimdi tam burada bunca lafı neden ettiğimiz meselesine geliyoruz. Belli bir asıla varmak için kaynak, temel ve gerçeklik alt yapısını oluşturan her teori, yöntem muayyen bir vusûle doğru bir yürüyüşse, evrensellik yahut bizde daha güzel bir tabir olarak insani esas iddiasının özellikle sosyal bilimlerde çoğu kez lafta kalması söz konusu ise usûl bilgimizin hangi asıla yöneldiği, bunun kimlik ve kendilik meselesiyle bir yerlerde birleştiği de düşünülürse geleneğin kitabına tersten ve kör bakan toplumlar için vusûl neye olacaktır sorusu hayati bir yerde durur gibidir.

İnsan artık kendi ürettiği kavramlar tarafından tüketilip, yine aynı kavramlar tarafından üretildiğini fark etse de içine düştüğü söylem kafesini çevreleyen tahakküm erkleri; kapitalist yahut ideolojik saplantıların taassubuyla bir kışı döngü içerisinde kıvranıyor gibi. Evrende kendi ürettiği kavramlara “kutsal” diyerek o kavramlara mahkûm kalan başka bir tür var mıdır bilemiyoruz. Asıl ile bağlarını yitiren, kökenlerini artık hatırlamak imkânlarından mahrum kalan, gerçekliğin mağaralardaki gölgeleri tarafından üretilen insan türünün imgesi artık gerçeklik olmanın çok ötesinde kendi ürettiği ama altında kaldığı, çoğunca muhtelif içerikler kazanan takdis edilmiş kelimeler ile tüketildiğini yine geleneğin şekil ve kabuk sloganlarıyla aklına şırınga edilen söylemlerle göremeyen, körlüğe düşen insanlığın macerası hiç bu kadar yaman çelişkiler yumağında kalmamıştı denilirse herhâlde yanlış olmaz. İnsan usûlü unutmuş, asıldansa hepten habersiz kalmıştır.

Tüm bu karamsar tabloyu aşacak çare ise Türkiye'nin bağrında yatan kültürümüze müracaattan geçiyor cevabı aman hep klasik cevaplar diyen bakış açılarını görür gibiyiz. Türkistanlılığın köken kaynaklarımıza dair varlığı ise asla unutulmamalıdır.

Kültür bütünlüktür. Bahsettiğimiz trajedi ise bütünlüğün parçalanmasıdır. Burada dinleyeceğimiz bir türkü evet bir türkü bize unuttuklarımızı ve aslı hatırlamak için usûlü göstereceği gibi vusûlü de muhal olmaktan çıkaracaktır. Türkü bize unuttuklarımız arasında 3T'yi hatırlatacaktır. Toplum, Tarih, Tarz.  İnsan içtimaı bir varlık olarak bunu unuttuğundan ne kendisine, ne bağlı olduğu cemiyete de ne de insanlığa hayrı kalır. Toplum bu bakımdan bizim umranımızın, var olduğumuz sürecin insani maddesinin esasını gösterir. Bunun milli adı milleti gösterir. İşte türkü dinlerken bu toplumun sevinçlerinden hüzünlerine asırlar içerisinden bize ulaşan aslının sesli sözlü mesajıyla karşılaşıveririz. Burada ikinci kavram bizi karşılar; tarih. Bir toplumun kendisi olduğu zaman süreci o toplum ve fertleri için kendiliğin ana bilgisidir. Türkü bize tarihin içerisinden geçip gelen zamanda süzülen aslımızdır. Bize varlığımızı estetik ve dile ait ögelerle anlatır. İşte bu anlatım bizi diğer kavram olan tarza taşır. Üslup bizi diğerleriyle ayırır. Farkındalığımız, kendilik ve biz duygusu burada başlar. Bir İrlanda, Rus yahut Japon halk ezgisi nasıl kendi toplumu, tarihi ve tarzı ise türkülerimiz de böyledir. Bizi burada insanlık çatısında buluşturacak şey ise insan olmaklığımızı yaratılışımızdan mümkün kılan duygudaşlıktır. İşte buradan kendisine ve dinlediği türküye bakan kişide hafıza ve şuur yeniden kendi ürettiği ve kendini tükettiği, hakikatine yabancılaştığı yere bizi döndürerek ters tutulan kitabı düzeltir, alfabe aşinalaşır ve cümleler mana ifadesine başlar. Burada düşünce bizi 3D'ye taşır: Düzen, Devamlılık, Değer: Toplum dediğimiz yapı bir düzen içerisinde birlikte oluşan millet yapısının esasını gösterir. Düzen burada kültürün bütünlüğünün temel fonksiyonu olarak ortaya çıkar. Bu düzenin tarih içerisindeki hareketi, hayatiyeti ise zamanın fonksiyonu olarak devamlılık olarak tezahür eder. Sürekliliğini yitiren, aktaramayan varlığını bir yerde dondurur. Kendini ifadeden mahrum kalınan yerde ise bir tarz kendisini değerler üzerinden manalandırarak düzeninin sürdüremez. İşte burada türkü sözünü ve sesini söylediği yerde dağınık, unutmuş ve değersizleşmiş, üslup mahrumu bir sürüyü yeniden toparlayarak aslına götürecek yöntem/usûl olarak vusûlü mümkün kılar. Türkü elbette bir arke, bir tabu, bir esas değildir. Kültürün pek çok unsuru bu manada bir millete yol açıcı olabilir. Lakin burada şekilden, insanın tarihi olarak o kültürün özünden somutlaştırdıklarını o kültürün kendisi sanmaktan vazgeçmekle bu mümkün olacaktır. Gelenek yoksa süreklilik biterse, düzen kaybolur. İşte burada usûl ve vusûl söyleminin büyüsünde çıkıp hakikatine ereceğimiz asıl ile buluşma iradesi, farkına varmak, bize kültür kaplanmış tahakküm pazarlayan düzenin düzenimizi tarumar ettiğini görerek kendimize, kendiliğimize dair olmak kabil olabilir. Türkü metaforu ile çıkış sağlanan yerde türkünün simülasyonlaştığı yerde bizi kısır döngüye soktuğunu görememek körlüğün derinleşmesi demektir. Bu da ne demektir? Türkü kavramının gelenekten verdiği güvenle bize bunu sunan odağın türküyü araçlaştırdığı o yerde biz hakikatimize değil bir kurgunun karanlığına çekiliyoruz demektir. Gelenek kıyafetleri içerisinde bizi milli bir duyguya çağıranlar belli bir yapı ya da gruba davet dışında manası olmayan araçlaştırması da bu kabildendir. İzlenen bir filmde müşterek bir acımızın, duygumuzun ideolojik bir davete dönüşmesi eylemi ve niyeti fark edilsin ya da edilmesin aklımıza ve ruhumuza işkence değil midir? Taylasanlı bir davetin dinimize değil de bir grup çıkarına bizi çağırdığı yerde Dervişlik olaydı taç ile hırka Biz dahi alırdık otuza kırka diyen Yunus sözü akla gelivermelidir. Hak, halkların eşitliği, mahiyeti meçhul insanlık söylemleri, sosyal(ist) olanı(n) erdemin zirvesi sanmak gibi modern zamanların ideolojik kafeslerine tıkılan insanımızın ruhu da bu çürük yapıların enkazı altında can çekişmektedir. Bu aziz milletin can çocukları bu dikkatle asılları ile zamanın örümcek ağlarına yaklaşırlarsa millet, devlet ve vatan için faydalı olacakları o yerde bir çıkar şebekesinin aracı olmaktan milletin, devletin ve vatanın olmak mevkiine yükselebilirler.

Düzen, devamlılık ve değer konusunda bölündükçe, bütünlüğümüzü yitirdikçe kendiliğimizi parçalıyoruz. Ellerimizle kendimizi tüketirken, ürettiklerimiz tarafından yeniden türetiliyoruz. Kendi aklının kategori ve kalıplarına kendisini mahkûm ederek asıldan mahrum kalan insanlığımız bu toplumdaki tüm çerçeveleri, iyi niyetli bile olsa, iş göremez kılmaktadır. Manasızlaşma derinleştikçe şuursuzluk fayı genişlemektedir. Bu bakımdan modern kategorilerden önce esas çerçevelerimizin müştereklerinde mutabık kalacak bir akıl ile kendimizi düşünmek, bunun yöntemi ve aslı öncelikli bir dava iken bizim teknolojik oyuncaklarla büyülenmemiz ancak bahsedilen türden bir simülasyon olsa gerektir.

Taşeronlar ve sihirbazların dünyasından asıllara doğru buyurun bir türkü tutturalım o vakit...

Akşam Olur Karanlığa Kalırsın Derin Derin Sevdalara Dalarsın Oy Gelin Gelin Sevdalı Gelin Öldürdün Beni Beni Koyup Yad Ellere Varırsın Sana Zulüm Bana Ölüm Değil mi Bülbül Ne ağlarsın Yuvan mı Yoktur Yoksa Benim Gibi Sevdan mı çoktur…

Vesselam

 

ALTAN ÇETİN - TERCÜMEİHÂL

ALTAN ÇETİN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  032675

-