11 AĞUSTOS 2020 SALI

Celal Tahir

YAHUDİ-İSRAİL SORUNU, NASIL “FİLİSTİN SORUNUNA” DÖNÜŞTÜ?  

Celal Tahir

Yahudiler Sion'a dönülmedikçe hiçbir mutluluğun tam olamayacağına inanırlar. Bütün Yahudi tören ve ibadetlerini, bu inanç canlı tutar.

Babil sürgününden sonra yeniden Filistin'e dönen Yahudiler, bir müddet Romalıların egemenliği altında yaşarlar. Ancak bir süre sonra Romalılara isyan ederler. M.S. 66-70 yılları arasındaki büyük isyan süresinde, isyancılar gümüş ve bronz paralar bastırırlar. İsyan kısmen başarılıdır. Neron sert önlemler alır. Neron'dan sonraki İmparator Vespasianus'un görevlendirdiği oğlu Titus isyanı bastırır ve Yahudileri Kudüs'ten çıkarır. 20. yüzyıla kadar sürecek olan Yahudi diasporası böylece başlar. Yahudiler, Romalıların baskısı ve zorla sürgünü neticesinde yaklaşık iki bin yıl dünyada dağınık bir hayat-bir tür göçebe hayatı yaşarlar

Ve her paskalya ve her yeni yılda Yahudiler “gelecek yıl Kudüs'te ve yeniden kurulmuş Kudüs'te” cümlesini tekrar ederek, kurtuluşu düşlerler. Yahudiler Sion'a dönülmedikçe hiçbir mutluluğun tam olamayacağına inanırlar. Bütün Yahudi tören ve ibadetlerini, bu inanç canlı tutar. Babil'deyken de İsrailoğulları Sion'a olan özlemlerini hiç unutmazlar. “Babil'de ırmağın kenarına oturduk ve Sion'u andıkça ağladık. Yabancıların toprağında Rabbin ilahisini nasıl okuyabiliriz? Eğer seni unutursam ey Kudüs, sağ elim beni unutsun! Eğer seni anmazsam, eğer Kudüs'ü baş sevincimden üstün tutmazsam, dilim damağıma yapışsın.” (Tevrat-Mezmurlar: 137)                

Ortaçağ Avrupa'sında, Yahudilerin gettolarda tecrit edilmiş bir surette yaşadıkları malumdur. Hıristiyan Avrupa'da antisemitizm güçlü ve köklüdür. Şeytani bir varlık olarak görülen Yahudiler “kuyuları zehirlemekle, kutsanmış ekmeğe saygısızlık etmekle ve kanlarını ibadetlerinde kullanmak amacıyla Hıristiyan çocukları öldürmekle suçlanırlar.” (Bernard Lewis, Semitizm ve Anti Semitizm, s. 104) 

Cizvit Papazı Barruel tarafından ortaya atılan iddialara göre de, Fransız Devrimi'nde ve birçok gelişmede Yahudilerin rolü vardır. Barruel, “devrimin hür masonların kurduğu gizli bir tezgâhın parçası olduğunu kanıtlamaya çalışan kalın bir kitap yayınlamıştır… Peder Barruel'e göre, hür masonları, İllumunati ve diğer Hıristiyan karşıtı grupları kuran hep Yahudilerdi.” (age, s. 105)  Antisemitizm, günümüze yaklaşırken, beklenmedik kişi ve akımlarda da kendini gösterir. T. S. Eliot'un şu dizeleri çarpıcıdır: “Balyaların altında fare/ destelerin altında Yahudi.” “Anarşist Bakunin'in Yahudi karşıtlığı oldukça açıktır. Bakunin, Marx ile Rothschild'i neredeyse bir tutmaktadır. Keza Prudhon, Yahudiler için “o, ticarette kalpazanlık, üçkâğıtçılık ve pazarlıkla çalışan, daima sahtekâr ve parazit bir aracıdır… Ekonomi politikası daima negatif, daima tefeciliğe dayalı olmuştur; baş şeytan, iblis, Ehrimen Sami ırkında vücut bulmuştur.” (age s.116) Bakunin'in anti-semitizmi, Çarlık Rusya'sındaki Yahudi karşıtlığı ve pogromlar ile birlikte düşünülebilir.

Siyonizm'in bir siyasi aksiyona dönüşmesi ile ‘Filistin sorunu' ortaya çıkar. Esasen başlangıçta kimse bir “Filistin sorunundan”  söz etmemektedir. Sorun, Yahudilerin bir yurt edinmesi sorunu yani Yahudi sorunu idi. Filistin'den önce Yahudi devletinin Arjantin'de Uganda'da kurulması da düşünülür. Ancak sonunda, Israiloğullarının kutsal ideali, eski yurda dönme hülyası üzerinde yoğunlaşırlar.  

Bu arada çok üzerinde çok durulmayan bir husus, Templier (Tapınak) şövalyelerinin daha 1870'ler de, bölge ile kurduğu alakadır. 1868-1875 arasında yaklaşık 750 Schwabenli dini muhalif, Templier'ler, Kutsal Topraklar'a göç eder ve orada müreffeh yerleşimler kurarlar. 1842'de açılan Kudüs'teki Prusya konsolosluğu, faaliyetlerinin ayrılmaz bir parçasını oluşturan yerel Yahudi cemaatlerin ve Templier'lerin desteği ve korumasıyla Filistin'de kısa sürede oldukça önemli bir konuma ulaşır. Templier şövalyelerinin faaliyetinin, Prusya ve sonrasında Almanya ile ilgisi nedir? Kendi gayeleri nedir? Filistin'e yerleşmelerinin, Siyonizm ve sonraki gelişmeler ile irtibatı nedir? Bunlar bu mesele ile ilgilenenlerin, üzerinde durması gereken sorulardandır.

Theodore Herzl'in girişimleriyle İsviçre'nin Basel kentinde toplanan Siyonist Kongre'de alınan kararlar doğrultusunda Siyonistler harekete geçerler. Herzl'den önce, Portekiz kökenli bir Yahudi olan Mordehay Manuel Noah 1850'li yıllarda yazdığı bir kitapta Yahudilerin Filistin'de toplanması fikrini ortaya atar. Fransız Devrimi ile Avrupa'da diğer unsurlarla birlikte hür ve eşit yurttaşlar haline gelen Yahudiler, önce içinde yaşadıkları ülkelere intibak etmek isterler. Ancak çeşitli denemeler bunun mümkün olamayacağını kendilerine gösterir. Özellikle Fransa'daki Dreyfus Davası, Yahudilerde ve Theodore Herzl'de Sion'a dönüş ülküsünün canlanmasına yol açar. Basel Kongresi'nde hükümetler nezdinde teşebbüslerde bulunmak karar altına alınır. Sonrasında II Abdülhamid ile görüşen Herzl, çeşitli vaadlerle Filistin'den Yahudiler için yer almak için uğraşır. Sultan Abdülhamid, sorunu Filistin sorunu şeklinde düşünmemiştir. Halife Abdülhamid sıfatına uygun davranır. Sorun bütün Müslümanların ve de bölgedeki herkesin sorunudur. Ve de bölgede kurulması muhtemel bir Yahudi devleti, bölgenin, giderek dünyanın sorunu olacaktır.  

1. Dünya- paylaşım Savaşı'nın sonuna doğru Siyonistler sonuca yaklaşırlar. 2 Kasım 1917'de, Lord Arthur James Balfour(*) tarafından, Leonel Walter Rothschild'i sunulan kişiye özel mektup, tarihe Balfour Deklarasyonu olarak geçer. Balfour Deklarasyonu İngiltere'nin Yahudilere İsrail Devleti'nin kuruluşu doğrultusunda verdiği teminat olarak da görülebilir. Leonel Rothschild'i ve Rothschildler sanki Yahudilerin ve İsrail Devleti'nin hamisi gibidir. Bu gelişme ile İsrail'in kuruluşu doğrultusunda önemli bir mesafe alınır. Modern dünyada Yahudiliğin bu rolü, diaspora Yahudiliğinin büyük ailelerinin iktisadi siyasi varlığı ile cisimleşir. İsrail devleti ise esasen bir sonuçtur. Dünya siyasetinde ikinci derece bir ağırlığından söz edilebilir. Büyük ölçüde Theodor Herzl'in eseri olan, Siyonist hareketin çabaları 1948 senesinde netice alır. Dünyanın bilinen tarihinde ilk defa, bir kavim 2000 sene sonra ayrıldıkları topraklara döner ve devlet kurar. Bu, 1. Dünya (paylaşım) Savaşı neticesi, Osmanlının tarih dışına çıkarılması ve Ortadoğu'ya yeni nizam verilmesi ile imkân dairesine girer. Bu savaş ve bu neticenin, en mühim sebeplerinden biri olarak, petrol gösterilir. Oysa geçen Mart ayında, Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, “Ülkemizde çevre dostu elektrikli otomobiller 123 yıl önce Yıldız Sarayı'nda ilk kez kullanılmıştı” beyanında bulunmuştur. Demek ki, bir asırdan beri, petrol alternatifsiz bir enerji kaynağı değildir. Peki, bir asırdan beri, petrolün -neredeyse rakipsiz- saltanatı, neden ve nasıl sürebilmektedir?

Mesele, sadece iktisadi ve teknolojik sebeplerle izah olunabilir mi? Acaba, elektrikli otomobiller gibi, başka enerji kaynakları, petrol ile beraber devrede olsaydı, ne olurdu? Bu durumda, Orta- Doğu'ya yeni nizam vermek için, başka sebepler mi, icat edilecekti? Ayrıca, ‘ hepimizin herşeyi konuştuğu' bu dönemde, petrol üzerine eser bırakan merhum Raif Karadağ'ı, İsrail ve Siyonizm üzerine fikir beyan ederken, merhum Yaşar Kutluay'ı, hatırlamak gerekmez mi? Ve de Raif Karadağ ve Yaşar Kutluay'ın ölümlerinde, aydınlatılması gereken hususlar var mıdır? Bunlar elbette cevap bekleyen sorulardır.

Cumhuriyetle birlikte biz Araplar ile aramıza mesafe koyduğumuzdan sorun İsrail ile Müslümanlar arasında bir sorun olmaktan çıkmış Arap-İsrail sorununa dönüşmüştür-indirgenmiştir? 1950-60 arası DP ve Menderes, İsrail ile dengeli bir ilişki sürdürmektedir. Süveyş Kanalı sorunu sebebi ile Menderes'in İsrail büyükelçisini geri çağırmasını, Bülent Ecevit 28 Kasım 1956 tarihli Ulus gazetesinde yazdığı “Türk elçisi niçin geri çağrıldı?” başlıklı yazısında eleştirir. Tarihin ironisi midir?  Nedir, Ecevit, ahir ömründe son başbakanlığında “İsrail soykırım yapıyor” mealindeki sözleriyle şiddetli bir kampanya ile karşı karşıya kalmış, Musevi'lerden özür dilerim demesi ile de, durumu kurtaramamıştır. Bilindiği gibi merhum Ecevit hakkında,  daha evvel Yıldırım Akbulut hakkında üretilen fıkraları aşan fıkralar üretilmiştir. Esasen bu şekilde Ecevit'in kişilik haklarına da saygısızlık yapılmıştır.

Sorunun Arap-İsrail sorunundan Filistin sorununa dönüşmesi-indirgenmesi süreci, genel çizgileriyle şu şekilde cereyan etmiştir: 1967'deki Altı Gün Savaşları, Arapların açık yenilgisi ile sonuçlanır. Akabinde 1971'deki Filistinliler için kara olan Eylül'de Kral Hüseyin katliamına ve sürgününe maruz kalan FKÖ'nün, sorunu artık zaruri olarak Filistin sorunu şeklinde telakki etmesine zemin teşkil eder. 5 Haziran 1967'de İsrail ile Arap komşuları Mısır, Ürdün ve Suriye arasında başlayan ve altı gün süren savaş, “Üçüncü Arap-İsrail Savaşı”, “Altı Gün Savaşı” veya “Haziran Savaşı” isimleriyle bilinir. Arap ittifakına Irak, Suudi Arabistan, Sudan, Tunus, Fas ve Cezayir de asker ve silah yardımıyla katılırlar. Savaşın sonunda Mısır'dan Sina Yarımadası'nı, Suriye'den Golan Tepeleri'ni ve Filistin'in Gazze Şeridi ile Batı Şeria topraklarını alan İsrail topraklarını dört katına çıkarır. Sonrasında Sina Yarımadası'ndan Mısır lehine çekilen İsrail süreç içinde diğer toprakları ilhak eder. İsrail'in BM kararlarını da uygulamaması sonraki dönemde bölgede birçok sorunun kaynağını oluşturur. Sonrasında Kara Eylül olarak adlandırılan olaylarda, Altı Gün Savaşları'nda olduğu gibi Ürdün Kralı Hüseyin'in ikili oynaması hatta ihaneti vardır.

Malum olduğu üzere Kara Eylül Filistinlilerin sürgün edilmesidir. Sürgün, Filistinlilerin önemli bir bölümünün ölmesi ile neticelenir. Yine bu süreçte Kral Hüseyin, ABD Başkanı Nixon, Kissinger ve İngilizler ile çok yönlü ilişkiler içindedir. Bütün bu olup bitenler neticesi Filistinli Araplar yalnızlık duygusuna kapılırlar. Ki,  bunun temelsiz olmadığı da, süreç içerisinde Arap devletlerinin tavrı ile anlaşılır. Bunun sonucu olarak Filistinliler, kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiği düşüncesiyle, kendi direniş örgütlenmelerini oluşturma gereği duyarlar. Bu eksende direnişi merkezileştirmek ve konuyu uluslararası kamuoyuna taşımak amacıyla FKÖ oluşturulur. Bu teşkilat bir yandan diplomatik-politik olarak mücadele verirken diğer yandan da silahlı direnişi organize eder.

Sorunun İsrail-Filistin ve giderek de Filistin sorunu şeklinde telakki olunması çağımızın en bariz ve en ciddi zihin operasyonu-manipülasyonu örneklerindendir. Açık ve kati bir şekilde ifade etmek gerekir ki ortada bir Filistin-İsrail sorunu yoktur. Sorunun bu şekilde ifade edilmesi tarihi ve mantıki olarak yanlıştır. Üzerinde durulmadığında basit ve önemsiz görülecek bu ifade tarzı sanılanın üstünde ve ötesinde bir öneme sahiptir. Esasen ortada Filistinliler diye bir millet de yoktur. En fazla Filistinli Araplar tabiri doğru olabilir. Bölgeye Filistin adını verenler tarih öncesi çağlarda Grek kıyılarından doğu Akdeniz'e inerek demir çağının son bulmasına neden olan deniz kavimlerinden Filistililer olduğu sanılmaktadır. Bu halkın kadim bir medeniyete dayandığı söylenir. Dolayısıyla bu Filistililer ile bugünkü Filistinli Araplar arasında bir devamlılık ilişkisi ve bu bağlamda organik bir bağ yoktur. Ancak mesele şudur ki Hz. Musa önderliğinde Mısır'dan çıkan İsrailoğulları Filistin'e yerleşmişlerdir. Ve geçerken belirtmek gerekir ki İsrailoğulları “hak yolunda” olduğu ve kendilerine ‘tebliğ olunanı' diğer kavimlere -insanlara, tebliğ etmeleri için- ve tebliğ ettikleri sürece-  seçilmiş kavimdir. Seçilmiş olmalarının anlamı budur. Yahudilerin buradan hareketle kendilerini ayrıcalıklı ve üstün bir ırk-kavim telakki etmeleri,  hakikatin tersyüz edilmesidir. Demek ki İsrailoğulları, epeydir seçilmiş kavim değildir.

Peki, sorun niçin Filistin sorunu şeklinde kavranılmakta ve ifade edilmektedir?

İlk olarak, Yahudiler binlerce yıl önce Hz. Musa a.s.'ın öncülüğünde nasıl Filistin'e yerleşmişse binlerce yıl sonra yeniden “vaat edilmiş” topraklara bu günkü Filistin'e dönmüşlerdir. Çünkü bu Yahudilerin “kutsal idealidir”.

İkinci sebep; Milliyetçilik-ulusçuluk cereyanına ve ulus-devlet mantığına uygun olarak Filistinliler diye bir ulus inşa-icad edilmiş olmasıdır. Benedict Anderson'un ‘hayali cemaatlerde etraflıca anlattığı süreç burada da yaşanmaktadır. Oysa Filistinliler diye ayrı bir ulustan değil,  belki Filistinli Araplardan söz etmek, makuldür.  

Üçüncü ve en önemli sebep, siyasi stratejidir, cephenin daraltılmasıdır. Müslümanlar ile Yahudiler arası sorundan Arap İsrail sorununa oradan da İsrail Filistin sorununa doğru indirgenen bir seyir vardır. Sorun sıradan bir ifade sorunu değildir. Bir zihin manipülasyonunun dışına çıkıp-çıkamama sorunudur. Kaldı ki her türden ifade sorunu, bir zihin karışıklığının yansımasıdır. Bu metafizik prensibin zahiri-görünür tezahürleri ise,  kelimelerin ve kavramların rastgele kullanılması ve nihayet toplumsal kargaşadır. İnsan ile eşya ve hayat arasındaki irtibatın zayıflaması ve kavram ile varlık arasındaki mesafenin açılması,  çağımızda yaşanan ifade sorunu ve kavram kargaşasının sebebidir.. 

Buradan hareketle dünyanın, özellikle de Müslümanların Filistin sorunu diye bir sorun tanımaması, ortada İsrail'in yarattığı bir insanlık sorunu olduğunu kavramaları ve sorunu bu şekilde ortaya koyması, tarihi ve aktüel açıdan bir zorunluluktur. Çünkü “Filistin Sorunu” bir şekilde – belki de yakında- çözümlenebilir.  Ama Yahudiler vaat edilmiş topraklar hedefinden vazgeçip, Müslüman Hıristiyan tüm diğer unsurlar ile birlikte varolmayı benimsemediği sürece, İsrail sorunu varolmaya devam eder.   

CELAL TAHİR - TERCÜMEİHÂL

CELAL TAHİR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  105579

-