23 Şubat 2022

​CEMRE

“Gözime ‘aks-i ruhun düşmek ile yanmada gönlüm

Hevâ-yı dil katı germ oldı cemre âba düşelden[1]

Şeyh-ul İslam Yahya

 

Her elem sağanağında bir gök kuşağı var mıdır, diye soruverdim kendime? Her ateş bir İbrahim’e bahar mıdır? Her hicran demi vuslata dair bir karine mi teşkil eder? Her vefasızlık zulmetinin arka yüzünde parıldar mı mihr-i vefa? Dedim: Ey kalbim, dünyanın dağdağasından nasıl azade olur insan, mahpus yüreklerin derûnunda sultanlığa namzet bir Yusuf saklı mıdır?

Zihnimde çoğalan soruların girdabında debelenirken, masamın üzerindeki takvime ilişti gözlerim. Ocak ayının son günüydü, elinde baharı sarıp sarmaladığı bir çıkınla gelip kapımıza dayanmıştı Şubat. İçimde; gam, kasavet biriktiren küf kokulu, alıngan havaların ağırlığından bunalan ruhumun zindanında, bir meşale yandı sandım. Sanki yıllar süren bir gecenin ardından günün ilk ışıkları hücreme süzülüverdi de gönlüm aydınlandı yeniden.

Gözlerim takvimde Şubat'a ilişir ilişmez, yüreğim cemreye ilişiverdi. Yeni bir dirilişe, asude bir bahara muntazır yüreklerin hayallerini hakikate dönüştürecek cemre bu ayda düşecek; önce havaya sonra suya ve toprağa. Cemre düşünce ısınırmış hava su ve toprak. Daha düşmeden içim ısındı, heyecanlandım. Hayaliyle bile heyecanlandığım baharı, beklemeyi bile sevdiğimi farkettim. Öyle ya, vefalı bir yâr gibi her yıl çıkagelen bahardı cemrelerle!

Düşündüm ki, her elem sağanağında bir gökkuşağı vardı ama görebilen varsa. Her ateşte bir İbrahim vardı; olabilen varsa ve İbrahim'e gül bahçesi olan ilkbahardı. Hicran, vuslatın varlığına dair bir karine,  bir işaret idi. Zira ruhlarının birliğinden söz edilemeyenlerin ayrılığından da söz edilemezdi. Her vefasızlıkla beraber bir vefa güneşi parıldardı. Çünkü her yokluk bir varlığa kapı aralar, her vefasızlığın ardında insanı esaslı bir vefa katına terfi ettiren bir hakikat orta yere çıkardı. O yüzden “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır[2]” buyurulmuştu. Ve eğer insan kendi zindanının farkına varır; ayaklarındaki prangaların hakikatini kavrarsa azade olmaya muktedir olabilir, işte o zaman kendi zindanından bir Yusuf olarak çıkabilirdi.

Cemreyi hatırlatan Şubat ayının girişiyle böylesi düşüncelerde cevelân eden ruhun heyecanını düşünün artık… İnsanın beklediği misafir ne kadar aziz ise, ruhunun helecanı da o denli şiddetli olur. Onun elçileri gelir ilkin; önce havayı, sonra suyu ve toprağı müjdelerler bir kutlu gelişle. Sonra kendisi geliverir elçilerin ardından; ürperir tabiat, bin bir renk olur açılır, eşsiz rayiha olup buram buram tutar ovaları, dağları; göz bayram eder, gönül bayram yeri oluverir.

Her türlü noksanlık ve acziyetle mâlül olan insanın, umudunun tükendiği, melâl denizinin dalgalarına şuursuzca kendini bıraktığı bir anda, bereket adasına çıkıvermiş hissi verir yüreğine, düşüveren cemre. Zifiri gecenin asırlar gibi uzadığı bir anda seher yıldızı gibi doğar, şerha sıcakta kavrulmuş çehrelere bir ikindi serinliği gibi eser. Hayata tutunmaktan bitap düşmek üzere olan insana yeni bir haber fısıldar, tutar ellerinden, yitirdiğini buldurur, unuttuğunu hatırlatır. Adeta hayatla ölüm arasında salınmakta iken onu hayatın kıyısına çıkarıverir. İşte bu fırtınalı hayatın selamet sahilidir.

İnsan, en çok kaybettiğini bulunca sevinir.” dermiş eskiler. Şubatı gördüm, cemreyi hatırladım ve düşündüm; aslında insanlar aylardan en çok şubatı mı sevmeli? Zira yitirdikleri o aziz misafirin habercileri bu ayda teşrif ediyor havayı, suyu ve toprağı. Ama insanlar farkında mı bilinmez, hava nedir, su nedir, toprak nedir? Her yıl veda edip tekrar geliveren aziz misafir kimdir?

 



[1] “Gözüme yüzünün aksi düşmekle yanmakta gönlüm/ Gönlün arzusu tutuştu cemre suya düşeli”

[2] İnşirah Suresi 5 ve 6