VF kat sağ

07 Temmuz 2024

İstanbul'un tarihi semtleri (33)

 Geçen pazar Ka’b (r.a), Ebu Şeybetü'l Hudri (r.a), Hamdullah el-Ensari (r.a) ve Ahmed el-Ensari (r.a) ziyaret etmiş, Toklu İbrâhim Dede hakkından izahat vermiş ve adını verdiği fakat günümüze ulaşamayan mescidine de değinmiştik. Bugün de kaldığımız yerden İstanbul turumuza devam edeceğiz.

Toklu İbrâhim Dede Sokak ve onu takip eden Kafesçi Yumni Sokak üzerinden bugünkü rotamızın başlangıcı olan Dervişzade Sokak’a varıyoruz. Sokakta sadece 50 metre kadar ilerleyince hemen sol taraftan Emir Buhari Tekkesi bizlere merhaba diyor. Ayvansaray Emir Buhari Tekkesi İstanbul'da ayni adla anılan üç tekkeden biri olup, Fatih-Malta Emir Buhari Tekkesi’nden az bir zaman sonra 918 Hicri (1512 Miladi) senesinde Emir Buhari tarafından bizzat kurulmuştur. Uzun yıllar Nakşibendi Tarikatı’nın İstanbul'daki en önemli tekkelerinden olan yapı, yapıldığı günden beri Osmanlı devrinde sıklıkla tamir görmüş ve 1850lerde sil baştan yeniden inşa edilmiştir. Tekkelerin 1925’te seddedilmesinden sonra âtıl kalan tekkenin haremi 1946’da yanmış, mescid-tevhidhane olarak kullanılan kısmı ise 1962’de meydana gelen başka bir yangında harap olmuştur. Uzun yıllar harap bir halde kalan tekke 2000lerin başında geçirdiği restorasyonla işlerlik kazanmıştır. Restorasyon sırasında yapılan tetkikatlarda yapının Roma devrinden kalan beşik tonozlu bir yapının üzerine inşa edildiği anlaşılmıştır. Tekke ile günümüze ulaşamayan harem arasında bulunan haziresinde pek çok ilginç şahide göze çarpar. Tekkenin en bilinen özelliklerinden biri de bilinen mutasavvıflardan Şeyh Mehmed Emin Tokadi’nin tekkede şeyhlik yapmış olmasıdır.

Tekkeye veda edip aynı sokak üzerinde bulunan ikinci durağımız olan İvaz Efendi Camii’ne doğru yollanıyoruz. Halk arasında Eğrikapı Camii olarak da bilinen camiinin banisi Kazasker İvaz Efendi'dir. Mimar Sinan tarafından inşa edilen eser, Sinan'ın her yeni inşa ettiği esere yeni bir özellik katma anlayışı ile daha önce inşa ettiği eserlerde olmayan özellikleri ile dikkati çeker. Eserin bir taç kapısının bulunmaması, iki yanda bulunan ve insan boyutunda olan kapılardan içeri girilmesi, her ana girişin yanında bulunan ikinci girişlerden sadece üst katlara çıkılması, şadırvanının olmaması, beş bölümlü son cemaat yerine sahip olmaması gibi özellikler Mimar Sinan'ın kendini taklitten kaçınan anlayışının eseridir. Camii kara surlarına çok yakın bir konumda olan Anemas Zindanları diye meşhur Roma zindanlarının üst kodunu oluşturan terasta yapılmış olup, İvaz Efendinin vefat tarihi olan 1586’dan önceki bir tarihte tamamlanmıştır. Camiinin banisi olan Kazasker İvaz Efendi’ye ait olduğu düşünülen iri şahideli kitabesiz kabir camiinin kıble tarafındaki hazirede bulunmaktadır. Camii ile birlikte yapılmış olan sibyan mektebi ve medreseden günümüze bir şey ulaşmamış olup, camiinin kıble tarafındaki meydanda bulunan altı köşeli çeşmesi de İstanbul'da türünün tek örneğidir. Geçirdiği son restorasyon sırasında daha önceki devirlerde varlığı bilinen ve camiiyi üç tarafından saran fakat zamanla harap olup ortadan kalkmış olan sundurmalar yeniden inşa edilmiştir. Camiinin içi gayet aydınlık olup, insan gönlüne ferahlık veren bir yapısı vardır.

Kazasker İvaz Efendi Camii’nin üzerinde bulunduğu terasın Anemas Zindanları diye bilinen yapının üst kodunu oluşturduğundan bahsetmiştik. Anemas Zindanları olarak adlandırılan bu yapı 14 zindan hücresi ve bu hücrelerin altında bulunan iki kat bodrumdan müteşekkildir. Anemas Zindanları’nın ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmese de, tahminen suriçinde bulunan eğimli araziyi düzlemek ve zindanın üzerinde bir zamanlar yer alan Blahernai Sarayı'nın bölümlerini düz bir zemine konumlandırmak için yapılmış olması muhtemeldir. Bu yapının Anemas Zindanları olarak anılmasının sebebi Mihail Anemas adındaki üst düzey bir askerin imparatora darbeye kalkışması ve yakalanıp buraya kapatılmasından almıştır. Bu olaydan önce yapının zindan olarak kullanıldığına dair bir kaynağa rastlanamamıştır. Yapının restore edilerek turizme kazandırılması planlanmıştır.

Anemas Zindanları’na veda edip tekrardan İvaz Efendi Çeşmesi'nin bulunduğu küçük meydana geri donuyoruz. Çeşmenin karsısında harabe halde bulunan ahşap ev ve ayni sırada Avcıbaşı Sokak köşesinde bulunan ve son günlerini yasayan ahşap ev kurtarılmayı beklemekte. Bizde Avcıbaşı Sokak’tan içeri dalarak yolumuza devam ediyor ve kıvrımlı dar aralığın bizleri Tandır Sokak’a ve akabinde de Kandilli Türbe Sokak’a ulaştırmasını bekliyoruz.

Tandır Sokak ve Kandilli Türbe Sokak kesişiminden sağ tarafa doğru uzayan çıkmaz, sokağa adını veren türbeye doğru uzanıyor. Dış cephesi yeşil boyalı üstü açık olan bu türbe Sahabe-i Kiram’dan Abdullah el-Hudri (r.a) türbesidir. Abdullah el-Hudri (r.a) hakkında detaylı bir bilgi olmayıp, 674’te gerçekleşen Konstantiniyye Kuşatmasına katılan genç sahabelerden biri olup, türbesine çok yakın olan ve 11. ve 12. burçlar arasında bulunan fakat günümüze örülmüş bir halde gelen Gyrolimne Kapısı’ndan içeri girmeye muvaffak olup bu noktada şehit düştüğü bilinmektedir. Giriş kapısı üzerinde bulunan eski Türkçe kitabede Ashab-i Güzinden Abdullah el-Hudri radiyallahu anh, altında 46 tarih-i hicri, kabir şahidesinde ise

“Görüp ol cüvr-ü kadri

Bulan sonra şerf-i kadri

Hafi Abdullahil Hudri

Şefaate ir gör bizi”  yazmaktadır.

Abdullah El-Hudri (r.a)’a Fatihalarimizi hediye edip, Kandilli Türbe Sokak'ın kaldırım döşeli yolunu yavaş adımlarla arşınlıyoruz. Etraftaki bahçelerde bulunan ağaçlarda tünemiş kuşların cıvıltıları sur dışından geçen çevreyolundaki arabaların korna seslerine karışıyor. Sokak sonuna doğru yaklaştıkça sokağın sonuna konumlanmış olan Panagia Suda Rum Ortodoks Kilisesi bulunmaktadır.

İlk yapım tarihi 800lu yıllara kadar uzanan Panagia Suda Kilisesi, çeşitli zamanlarda yıkılıp yeniden yapılmıştır. 1583 ve 1764 tarihli kiliseler listesinde de kendine yer bulmuş olan kilise, 19. yüzyılda iki kez yenilenmiştir. Günümüzde cemaati yoktur. Bahçesinde Aya Zoni Ayazması bulunur. Panagia Suda Kilisesi ve Aya Zoni Ayazması’na bir parsel uzaklıkta bulunup da günümüze kuyusundan başka hiçbir şeyi ulaşmamış olan Aya Nikitas Ayazması ise bir hurdacının bahçesinde sessizce kaderini yaşamaktadır.

Kandilli Türbe Sokak'ın kesiştiği caddeden bize göz kırpan sur kapısı bizlere Eğrikapı’ya vardığımızı haber veriyor.