11 Mart 2022

​Kutsal mekânlarımızdan Mekke, Medine ve Kudüs

Gerek Türk tarihi, gerekse İslam tarihi açısından kut ve kutsal kavramı oldukça önemli bir yer teşkil etmiş, insanların düşünce dünyasında kişilerin, mekânların ya da zamanların kutsal olup olmadığı konusu hep sorgulanagelmiştir. Bu konuda sorulan başlıca sorular, nasıl kutlu olunur, kut alınır mı, kut verilir mi, kutun kaynağı nedir, kutsal ne demek, mukaddes ne demek, mübarek ne demek, harem/muhterem ne demek? gibi sorulardır. Özellikle el vermek, silsile-i sâdât (seyyitler zinciri), tasavvufun ilk halkası olan Hz. Ebubekir’e ya da Hz. Ali’ye peygamberimizden geçerken kut nasıl transfer olmuştur gibi sorular toplum tarafından sıkça sorulmaktadır. “Doğum günün kutlu olsun” dediğimiz zaman kutlu olunur mu diye merak ederiz. Türklerde de kut alma meselesi eskilere dayanır. Mesela Anadolu Selçuklu devletininin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Bey’dir.

Bu tür sorular için bir dosya konusu hazırlamak istiyoruz. Bu hafta kutsal mekân, kutsal zaman ve kutsal insan/toplum kavramlarından ilki olan kutsal mekân konusunu inceleyeceğiz. Gelecek haftalarda ise diğer iki kavramı ele alacağız.

KUTSAL MEKÂN

Kur’anda kutsal ile ilgili en çok kullanılan kavramlar mukaddes ve mübarek kavramlarıdır. B-r-k kökenli kelimelerin k-d-s kökenlilere göre daha fazla zikredildiği görülmektedir. Mübarek ifadesi Kâbe, Kur’an, Hz. İsa, gökten inen su, zeytin ağacı, gece ve toprak parçası gibi farklı varlıklar için kullanılmakta, buna karşın mukaddes kelimesi Allah’ı tenzih dışında başka varlıklardan sadece Cebrail ve toprak parçası için (vadi) zikredilmektedir. Bu durumda mukaddes olan mübarek olandan daha üstün bir konuma sahip olduğu anlaşılmaktadır. Buradan hareketle her mukaddesin mübarek olduğunu, ama her mübareğin mukaddes olmadığı söylenebilir.[1]

Sami Dillerde Kutsalı İfade Eden Kavramlar

Qdş” terimi Sâmî dillerde kutsalı ifade eden terimlerin başında gelmektedir. Bu kelimenin anlamları hakkında birçok görüş ortaya konmuştur. “Ayırma, tahsis etme” anlamında kelimenin “qod” kökünden geldiği ifade edilmekte; “Muhteşem, parlamak” anlamlarında ise kelimenin Akatça “qadaşu” köküyle alakalı olduğu, diğer taraftan kelimenin “izzet” anlamına gelen “kavod” kelimesiyle irtibatının olduğu da söylenmektedir.[2] Ahd-i Atik’in Çıkış kitabında geçen “Buraya yaklaşma, ayakkabılarını çıkar! Çünkü sen mukaddes bir yerdesin[3] ayetinde geçen mukaddes yer (qodeş)’in tam karşılığı mukaddeslik mekânıdır.

İslam’da Kutsalın kaynağı mutlak olarak Allah’tır ve bütün kutsallıklar ondan kaynaklanmaktadır. Kur’an ve hadislerde kutsiyeti belirtilen varlıklar kaynağını Allah’tan alır ve Allah’ın bir özelliğinin tecellisi etmesi üzerine kutsal olurlar. Bunlar kutsal varlığı güçlü bir şekilde çağrıştırdıkları için kendilerinden öte bir gerçekliği yansıtır durumda bulunmaktadırlar.

Kutsalın Tezahürü/Alanı

Kutsal alan, başlangıcından beri insanlığı cezbeden bir kavramdır. Ona ulaşmak veya onu kendi beşer dünyasına indirme tutkusu insanlık âleminin, neredeyse hiç bitmeyen bir serüvenidir. İnsanlığın ilişkisini hep canlı tutmaya çalıştığı, farklı görünümler altında yaşayan ilişkilerin tesis ettiği temel alanlardan birisi, hatta en önde geleni, en saf ve yalın halinden, karmaşık ve filozofik karakterli olanlarına değin “kutsallık” duygusudur. Bu bağ, gelip geçici bir görüntü olmayıp, insanî var oluşla birlikte olarak kendini sunar. Bu ilişkiye bakış biçimi kültürden kültüre, çağdan çağa, hatta aynı çağ ve kültür içinde, insandan insana değişkenlik arz etmektedir.[4] Bir güç kaynağı olarak kabul edilen kutsallık algısı, insan açısından bakıldığında, onun yaşamına olumlu katkılar sağladığı söylenebilir. Böyle bir duyguya dayalı olarak insan, onunla kendisi arasında daima yakın bir bağ oluşturmaktadır. Onu hep yakınında hissedebileceği gibi, ona göndermede bulunan simgeler ya da objeler aracılığıyla da, onu kendi varlık alanına çekerek, yüksek karakterine karşın onu güncelleştirerek varoluş sürecine iliştirir. Bu duygu ve onun simgesi böylece insana, kendinden başka bir dayanak işlevi görürken, dünyasına da üstün bir değer ve anlam katarak insanla beraber, bu âleme de bir var olma gerekçesi teşkil etmektedir. İnsanla birlikte dünya da bir derinlik, bir burada var olmanın ötesine aitlik duygusuyla çevrili varoluş sükûnetine ve dinginliğine ulaşır.

Yaratıklardaki kutsalın görünen bir işareti ve özelliği onun güç sahibi oluşudur. Kutsal, mutlak güç sahibidir. Güç olmazsa, o özelliğini kaybeder. Güç, Allah’ın bir özelliğidir. O, tabiat kuvvetlerinde tecrübe edilebilir. Bu güç, fırtına, volkan, su ve ateşte görünen, normal güçlerden çok farklıdır. Yahudiler’de Yahova, Müslümanlar’da Allah mutlak güç ve kudret sahibidir. Onun kudretinin sınırı yoktur, ulaşamadığı hiç bir yer yoktur ve kâinatın yegâne güç kaynağı odur.[5] Kutsal tecrübenin iç sebepleri arasında, kendini pek çok noktalarda aciz hisseden insanın üstün kuvvet sahibi ulûhiyet tarafında hâkim olunmak, korunmak ihtiyacı hissettiği görülür, insan ulûhiyetin güçlü hâkimiyetine kendini teslim etmeye çalışır. Dindar insan onun tarafından hâkim olunmak ister. Ulûhiyetin karşı konulmaz gücü karşısında pasifliği tercih eder.

Kutsalın Kaynağı

Bir şeyin kutsallık kazanması kendiliğinden veya tesadüfen olmaz. Dinler kutsallığı bir olgu olarak düşünürler. Buna göre bir yerin, nesnenin, kişinin veya bir canlı türünün kutsal oluşu tabiatüstü ilâhî bir gücün onunla temasının sonucudur. Herhangi bir yerin (bir hac mekânı) kutsal olmasının sebebi orada Allah’ın, bir meleğin zuhûr etmesidir.[6]

İnsanın fıtratındaki kutsala karşı yönelimi, onun içinde bulunduğu tanımlanmamış kozmozda (kaos) varlıkları ayırmasını sağlamakta ve varlık bilinci kazandırmaktadır. Kutsallık atfedilen varlıklar, insanı kutsal ve kutsal olmayan ayrımına götürerek, etrafını saran kozmozun türdeş olmadığını fark etmesine, dolayısıyla bir varlık bilinci geliştirmesine sebep olmaktadır. Böylece, kendini her zaman doğal gerçeklerden tamamen farklı gösteren kutsal ile alışılmış, alelâde, doğal, kutsanmamış, geçici, kısacası “dinî olanın dışındaki” olarak isimlendirilen bir ayrımı gerektirmiştir. Böyle bir ayrım sayesinde Kutsal, bir mekânın, zamanın vs. açığa çıkmasına, sabit bir noktanın elde edilmesine, kaosa bağlı türdeşlik içinde yön bulmasına, dünyanın kurulmasına ve gerçek olarak yaşama imkân sağlamaktadır.[7]

İslam’da Kutsalın kaynağı mutlak olarak Allah’tır ve bütün kutsallıklar ondan kaynaklanmaktadır. Kur’an ve hadislerde kutsiyeti belirtilen varlıklar kaynağını Allah’tan alır ve Allah’ın bir özelliğinin tecellisi etmesi üzerine kutsal olurlar. Bunlar kutsal varlığı güçlü bir şekilde çağrıştırdıkları için kendilerinden öte bir gerçekliği yansıtır durumda bulunmaktadırlar.

Kutsalın Sonucu

Kutsal hissinin somut göstergesi olarak mabetler, insan, evren ve kutsallık kaynağı ilişkisinde merkezî bir öneme sahiptir. Hattâ bir simge, işaret, öteye ait olana bir gönderimde bulunmadır. Tapınma faaliyeti sadece bir dünya imajı, tasarımı olmayıp, o aynı şekilde, aşkın bir modelin yersel bağlamda yeniden üretilişidir. Genel anlamıyla, tapmak, adeta yeryüzüne, insan topluluğuna bir güç transferinin odak noktasını oluşturmaktadır. Sanki onunla, ötelerden taşan, akıp gelen bir dinginlik, denge, varlığa temas mutluluğu yeryüzünde vücut bulmaktadır. Kendi varlık gerçeğinin ötesine götürücü bu duygunun, (haşyet, havf, rehbet, hudû, kunût vb. kavramları) yönlendirişi ile korkularını tedavi edip, ümitlerini yeniler, varlığı ve geleceği hakkında bilgi sahibi olup, kendini kavrama ve aşma noktasına gelir.[8]

Bu bağlamda kültür ve inanışların genel karakteristiklerinin oluşmasında, mabetlerin arka planda yer alması, açık ve etkin unsur olmaları boşuna değildir. Mitolojik bir unsurun tanımlanmasına ait olsa da, şu tespitler, yukarıda bahsi geçen görüşü vurgulamaktadır: “En üst düzeyde kutsal yer, tanrıların evi, yani mabetler, sürekli olarak evreni yeniden kutsal kılar, çünkü o, hem âlemi temsil etmekte, hem de aynı zamanda içermektedir. Netice olarak tapınak sayesinde âlem, kendi bütünlüğü içinde tekrar tekrar kutsallaşır. Kirlenmişlik derecesi ne olursa olsun, dünya, kutsal yerlerin kutsallığı sayesinde mütemadiyen arınmaktadır.”[9]

Bu değerleri bilmek, tanımak, onlara gereken saygıyı göstermek ve aralarındaki farkları ayırt edebilmek, bir bilgi, eğitim, görgü ve basiret meselesidir. Çünkü bu değerlerden bazısını gereğinden fazla yüceltmek, (Kâbe’ye, Cami’ye, Kur’an-ı Kerîm’e ve Hz. Peygamber’e tapınma derecesinde saygı gösterisinde bulunmak) ya da kutsal değerleri gerektiği kadar saymamak, onları hafife almak, çiğnemek ya da inkâr etmek, Müslüman kişiyi dininden edebilir. Bu ulu değerleri bir sıralamaya koymak gerekirse onları iki gruba ayırmak doğru olur.[10] Birincisi, mukaddes (yani kutsal değerler), ikincisi ise dokunulmaz, saygın değerlerdir. Birinci kısımdaki değerleri, Allah’ın yüce zatı, sıfatları ve O’nun mukaddes, ya da farklı bir deyimle haram dediği değerler oluşturmaktadır. Başta Mekke’deki Kâbe kompleksi (Mescidü’l-Haram) olmak üzere birçok şey nitelenmiştir. Bununla birlikte Allah’ın açıkça kutsadığı, övdüğü ve önem verdiği her şey kutsaldır. Bunları Kur’an-ı Kerîm’in içeriğinden anlıyoruz. Elbette ki Kur’an-ı Kerîm’in gerek tamamı, gerekse bir bölümü, camiler, (manastır, kilise ve havra gibi) Ehl-i Kitap’a ait ibadethaneler,[11] tevhit esasına dayalı ibadetler ve Kur’an-ı Kerîm’le deklare edilmiş bulunan tüm saygın değerler kutsaldır.

MEKÂN KAVRAMI:

Mekân kavramı, “olmak” anlamındaki “kevn” masdarından türeyen ismi mekân bir kelime olup “oluşun meydana geldiği yer” anlamına gelmektedir.[12] Bazı ayetlerde yer alan mekân kelimesi[13] gündelik yaşamda nesnelerin kapsadığı alan anlamında kullanılmaktadır. Genel anlamda tüm yeryüzüne mekân diyebileceğimiz gibi, burada çalışma sahamıza dâhil olan tüm yeryüzünden ayrılan değişik inanç ve kültürlerde kendisine kutsiyet, bereket, fazîlet vb. atfedilen belli başlı mekânlar ele alınacaktır.

Kutsalın Mekânla İlişkilendirilmesi Dinlerde kutsal kabul edilen yerlerin aslında mekân olma açısından diğer yerlerden pek bir farkı yoktur. Ancak burada ulûhiyyetin tecellisi, inançla ilgili bir olayın vukuu veya buranın dinî bir şahsiyetle bağlantısı, mekânı diğer yerlerden farklı kılmakta ve kutsallaştırmaktadır.[14] Kutsal yerler, toplumdaki dinî hayatının merkezi ve topluma yön veren ve anlam kazandıran yerlerdir. Kutsal yerler ilâhî ile dünyevi âlemin kesiştiği, Tanrı ile insanın bir bakıma buluştuğu ve kişinin kendisini ilâhî huzurda hissettiği yerlerdir. Mekâna atfedilen kutsallık, insanlık tarihinde ilk inanç düşüncesiyle birlikte gelişmeye başlamıştır. Kutsal mekân algısı ve bu tür yerlerin ziyareti tarih boyunca bütün inançlarda mevcut olmuştur. Kutsal mekânları ziyaretin sebebi, o mekânın kutsiyetinin bahşedebileceği maddî, manevî ve ahlaki faydaları elde etmektir. Kabileci, millî ve evrensel dinlerin hepsinde kutsal kabul edilen mekânlar ve bu mekânların ziyareti söz konusudur. Kurumlaşmış dinlerde mabetler, inanışa ve bağlılık gücüne uygun şekilde, kutsallıklarını dışarıdan, yani dinin metninden ve ritüelinden alır, dinî metinler ya da gelenek tarafından ifade edilerek vücut bulurlar. Bir bakıma onların kutsallığı, saygın gücü, salt beşerî olandan ve insanî psikoloji ve şuur altından uzakta, açık ve belli bir biçimde oluşmaktadır. İfade edildiği gibi, ana metinlerin ya da kurucu geleneğin göstermesiyle, simgesel boyutla donanımlı olarak, “ev” (Allah’ın evi) formu altında biçimlenmektedir. Cami, Kilise, Havra, vb. bir kutsalın tezahürü olarak, salt kutsalın tezahür ettiği yer değil, tersine insanı, ona ileten, ayrıcalıklı kulluk şuuru ile ulûhiyyet üst şuur alanının buluşma zeminidir. Salt nesnelere yüklenen ilahîlik ve kutsallık duygusundan, bunlara tapınılmadan farklı olarak, maddenin dışında ve ondan ayrı, nesnelere indirgenemeyen, aşkın, âlemle olan münasebeti özgün biçimde olan bir güce olan bağlılık ve kulluğun, saygı ve ümidin sunulduğu mekânlardır.

Genelde kutsal mekân, kutsalla karşılaşma yeridir. Burası üzerinde kutsal gücün, bereketin daha çok hissedildiği, fark edildiği yerdir. Böyle mekânlar bir mezar, bir savaş veya katliam alanı, felaket yeri, istisnai bir tabiat olayının yaşandığı yer olabilir. İbadet yeri, ayin yeri de olabilir. İnsanlar mekânla Tanrı arasında bir ilişki kurmuşsa da, İslam bu beşerî sınırlandırmaları kaldırmaya çalışmıştır. Nitekim Kur’an “doğu da batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz dönün Allah'ın yüzü oradadır...”,[15] “O sizinledir, nerede olursanız olun...”[16] ve “Biz insana şah damarından daha yakınız...”[17] buyurarak mekân bağlarını aşmak istemiştir. Bununla birlikte, tüm İslam ülkelerindeki kutsal alanlara, kült mekânlarına bakılırsa gelenek dalgalarının ağır bastığı görülür. Hatta insanın mekân sınırları içinde yaşadığına dikkat edilirse, mekândan arınmak da güçtür. Her ne kadar Allah’ın mekândan münezzeh olduğuna inanılsa da, en azından severek ibadet edilen yerler vardır, özellikle Hac için belirlenen Kâbe, Arafat, Mina, Müzdelife bunlardandır. Bilhassa Kâbe’nin ibadet merkezi ve kıble olarak belirlenmesi, oraya olan saygıyı da beraberinde getirir. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen Müslümanlar orada toplanır, mekândan münezzeh olan Allah’a orada daha yüksek bir coşku ile heyecanla ibadet ederler. Kutsallık duygusunu daha güçlü olarak yaşarlar.[18]

Görüldüğü gibi bütün inanç sistemlerinde kutsala vurgu yapan mekânlar bulunmaktadır. Bu mekânlar aslında inanan insanın Kutsal varlık ile iletişimini kolaylaştıran ve kendisini psikolojik anlamda rahatlatan unsurlardır. Dindar insan adeta kendi varlığını çevresinin kutsal olmasına bağlamakta ve bu şekilde kendisini varlık açısından mümkün olmasa da en azından duygusal olarak aşkın bir boyuta taşımaktadır. Kendisini ancak bu şekilde mutlu ve huzurlu hissetmektedir. Zira kutsalın bulunmadığı bir hayat dindar insan için bir hiçliği ifade etmekte ve onu varlığıyla ilgili bir kaosa taşımaktadır. Dindar insanın hiçlikten kurtulması ve varlığını devam ettirmesi kutsalla iç içe olmasına bağlıdır ki bu da dinlerin kutsal olarak nitelediği kutsal mekânlarla mümkündür. Dolayısıyla insanın Yüce Yaratıcı ile daha yakın ilişkiye girdiğini düşündüğü veya Allah’ın, çeşitli vesilelerle kendisini insana daha fazla hissettirdiği mekânlara, kutsal mekân adı verilmektedir.

Bir Yerin Allah’a Tahsis Edilmiş Olması

Kur’an-ı Kerim’de bütün mescitlerin Allah’a ait olduğu bildirilmiştir.[19] Aynı şekilde Kur’an’ın çeşitli yerlerinde mescitlerin Allah’ın evi (Beyt) olduğu ifade edilmiştir.[20] Bir yerin veya herhangi bir mekânın Allah’a tahsis edilmiş olması, yegâne kutsal varlık olan Allah’a nispetinden dolayı, o yere kutsallık atfedilmesine sebep olmuştur.

Hristiyanlıkta kutsal kabul edilen şahıs veya Tanrı tasvirinin bulunduğu ya da ona ait eşyanın korunduğu mekânlar ile Yahudilikte Ahid Sandığı (Tâbût) veya Kutsal Kitap ve bulunduğu mekân bu bağlamda değerlendirilmektedir.

Aslında Mekke, Medine ve Kudüs gibi şehirlerin inananlar tarafından birer kutsal mekân olarak kabul edilmiş olmalarının temelinde yine, yegâne kutsal varlık olan Allah’ın, diğer yerlere nazaran, oralara ayrıca bir değer vermiş olması ve aynı zamanda bu yerleri, ilâhî dinler diye ifade edilen Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi üç büyük dinin doğup yayıldığı yerler olarak seçmiş olması, bu din mensuplarının oralara kutsallık atfetmesine esas teşkil etmektedir. İnananları o yerlere kutsallık atfetmeye sevk eden diğer bir âmil de, onların bu yerler hakkında sahip oldukları inanç ve değerlerdir.

Aynı şekilde Mekke, Medine, Kudüs gibi yerler ve buralarda bulunan mescitler ve bazı ilâhî işaretler hakkında yer alan Kur’ânî ve Peygamberî ifadeler de, bu yerlerin o din mensuplarınca mukaddes birer belde kabul edilmelerinde önemli rol oynamıştır. Nitekim Hz. İbrahim’in “Bu beldeyi emin bir yer kıl” diye duâ etmesi[21], yine bu yerlerden yeminle bahsedilmiş olması,[22] bu mekânlardan bahsederken “Şu Beldenin Rabbi[23], “Belde-i Tayyibe[24] gibi ifadelerin kullanılmış olması, bu yerleri kutsalın (Allah) bizzat sahiplendiğini göstermektedir. Dolayısıyla bir yeri kutsalın sahiplenmiş olması, o yerin kutsaldan bir işaret taşıdığı izlenimini de vermektedir.

Diğer taraftan Hz. Peygamber, “Ancak şu üç yere ibadet ve ziyaret amacıyla yolculuk yapılabilir. Bunlar: Mescid-i Haram, Benim Mescidim (Mescid-i Nebi) ve Mescid-i Aksa’dır” buyurmaktadır.[25] Yine Hz. Peygamber, Medine’ye hicret edeceği bir esnada Kâbe’ye bakarak şöyle demektedir: “Vallahi sen, benim dünyada en çok sevdiğim yersin; aynı şekilde Allah’ın da dünyada en çok sevdiği yersin. Eğer senin halkın beni zorla çıkarmasaydı vallahi buradan çıkmazdım”.[26] Bu hadislerde, bu üç mekânın bulunduğu yerlerin diğer yerlere olan üstünlüğü veya farklılığı ortaya konmuş olmaktadır.

Mekke’de Kılınan Namazın Fazîleti

Konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber, Mescidi Nebevî’de kılınan namazın fazîletini ortaya koyma adına Hz. Ebu Hureyre’den gelen bir rivayette şöyle buyurmaktadır: “Benim (Medine’deki) bu mescidimde kılınan bir namaz, (Mekke’deki) Mescidi Haram müstesna başka mescidlerde kılınan bin namazdan (sevab bakımından) daha hayırlıdır”[27]

Hadisin muhtelif tariklerinden üç ana sonuç çıkmaktadır:

Birincisi, Mescid-i Haram’da kılınan namaz Medine’nin mescidinde kılınan namazdan sevap bakımından yüz kat daha fazladır.

İkincisi, Mescid-i Haram’da kılınan namaz Medine’nin mescidinde kılınan namazdan sevap bakımından bin kat daha fazladır.

Üçüncüsü ise Mescid-i Haram’da kılınan namaz Medine’nin mescidinde kılınan namazdan sevap bakımından yüzbin kat daha fazladır.

Medine’nin Haremliği İle İlgili Rivayetler

Medine, müslümanların hicret yurdu olması, İslâm’ın oradan yayılması, Mescid-i Nebevî’nin tesis edilerek İslâm devletinin merkezi haline gelmesi, Kur’an nüzulünün on üç yılına sahne olması ve Hz. Peygamber’in de dâr-ı bekâya irtihal edip orada medfûn olması gibi sebeplerden dolayı kutsiyet kazanmış, Müslümanların gönlünde ayrı bir yere sahip olmuştur.[28]

Hicretten sonra Hz. Peygamber, “Hz. İbrahim Mekke’yi harem kıldığı gibi ben de Medine’yi harem kıldım” sözleriyle şehri harem ilân etmiştir.[29] Medine vesikasında kayıt altına alınan bu hüküm,[30] Hendek Gazvesi ile Hayber seferinde elde edilen başarı üzerine bütün Arap kabileleri tarafından kabul edilmiştir.[31]

Hz. Peygamber, “Medîne Ayr dağı ile Sevr dağı arasına kadar haremdir. Kim burada bir bidat ortaya çıkarır veya bir bidata kucak açarsa Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onun üzerinedir. Kıyamet gününde Allah o kimsenin ne tevbesini, ne de fidyesini veya o kimsenin farz ve nafile ibadetlerini kabul etmeyecektir. Kim babasından başkasına babası olduğunu iddia eder veya bir köle efendisinden başka birini kendi efendisi kabul ederse Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti bu kimseler üzerine olup Allah bu kimselerin de ne farz ne de nafilelerini kabul etmeyecek veya bunlardan tevbe ve fidye de kabul edilmeyecektir. Müslümanların zimmeti yani taahhüt edip koruması altına aldığı konudaki garantisi birdir. En aşağı durumda olanları dahi aynı durumdadır”[32] sözüyle Medine’nin harem sınırlarını da tayin etmiştir.

Hanefîlerden İbn Abidin, Medine’nin hareminin olmadığını söylerken, diğer üç mezhebin imamları Medine’nin haremini kabul etmektedir. Hanefîlerde Medine’nin haremi denilen bölgede avlanmanın helâl oluşu hakkında nassların olduğu, dolayısıyla hakkında haramlığına dair kesin bir delil bulunmadıkça haremliğin olmayacağı görüşü hakimdir. İmam Şâfiî ve meşhur kavline göre İmam Mâlik ile bazı âlimlere göre ise Medine’nin avını vurana ve ağacını kesene Mekke’nin haremi gibi herhangi bir ceza sözkonusu değildir.[33]

Medine’nin Bereketi

Hz. Peygamber, çok sevmiş olduğu Medine şehri için bereket duasında bulunmuştur. Hz. Enes’ten gelen rivayette “Allahım! Mekke’ye verdiğin bereketi iki katıyla Medine’ye de ver!”[34] buyrulmaktadır. Bazı âlimlere göre zahiren bakıldığında bu hadis Medine’nin Mekke’den daha fazla fazîletli olacağını ifade etmektedir. Ancak diğer hadisler de göz önüne alınırsa, bu bereket ve üstünlüğün dünyevî berekete yönelik olduğu, uhrevî amellerde ise Mekke’nin üstünlüğünün esas olduğu görülmektedir. Nitekim Medine’nin bir yönden fazîletli olmasının her yönden Mekke’den fazîletli olmasını gerektirmemektedir.

Konuyla ilgili olarak Hz. Ali’den gelen bir rivayette Hz. Peygamber: “Allah’ım! İbrahim senin kulun ve dostun idi, Mekke halkı için sana bereket duâsında bulundu. Ben de senin kulun ve Peygamberinim. Medîne halkı için, sana duâ ediyorum. Medîne halkının ölçeklerini Mekke halkına bereketli kıldığının iki misli bereketli kıl. Her bereketle birlikte iki bereket kıl”[35] buyurmaktadır.

Yolculuğa Çıkmak (Şeddü’r-Rihal) Hadisinin Anlaşılması

Hz. Peygamber, ibadet kastıyla üç mescide ziyaret yapılabileceğini “(İbadet için) sadece (şu) üç mescide yolculuk yapılır: Mescid-i Haram, Mescid-i Rasül ve Mescid-i Aksa” hadisiyle ifade ettiğini daha önce belirtmiştik.[36] Bu üç mescidin diğerlerine olan üstünlüğüne değinen Aynî, her birisinin bir peygamber eliyle yapıldığını, bununla birlikte Mescid-i Haram’ın bütün Müslümanların kıblesi, Hz. Peygamber’in mescidi olan Mescid-i Nebevî’nin ayetten iktibasla[37] takva üzerine kurulu olan mescid, Mescid-i Aksâ’nın ise geçmiş ümmetlerin kıblesi olduğunu ve Kâbe’ye uzaklığından dolayı “Mescidü’l-Aksâ/En Uzak Mescid” olarak isimlendirildiğini dile getirmektedir.[38]

Hadiste geçen “Lâ tüşeddü” kelimesinin başında bulunan “lâ” harfi “nehy” anla-mında kullanılmış bir olumsuzluk edatıdır. Bu siğanın kullanılmasındaki nükteyi Aynî şöyle açıklamaktadır: “Bu anlatım tarzında muhatabı üç mescidin ziyaretine en beliğ bir şekilde teşvik, bunların dışındaki mescidlere ziyaret amacıyla gitmekten lâtif bir şekilde men ve uyarı vardır.”[39]

Bu rivayet hadis ve fıkıh âlimlerinin üzerinde en çok durdukları hadislerden birisidir. Kuşattığı ahkâm itibarıyla ilk bakışta sade ve basit görülmesiyle beraber, hakikatte değişik cihetlerden incelenmiş ve kapsadığı birçok fıkhi hüküm ve ictihadlardan dolayı şerh ve ahkâm kitablarında müstakil olarak incelenme gereği duyulmuştur.

İnsan fıtratı itibariyle gizeme, aşkın bir varlığa ve bu varlıkla iletişime geçebildiği bir mekâna, zamana ve nesnelere karşı her zaman ilgi duymuştur. İnsan, aşkın bir varlıkla/kutsalla sürekli iç içe olma duygusuna ve bu duygunun bir yansıması olarak kendini kutsalla ilişkilendirme tavrını sürekli canlı tutmaktadır. İlahi kökenli veya beşerî dinlerin tamamında kutsallık algısının olduğu görülmektedir. İlahi dinlerdeki kutsiyetin kaynağı aynı şekilde ilâhî kökenli olup, diğer ilâhî kökenli olmayan beşerî dinlerdeki kutsallardan bu yönleriyle ayrılmaktadır. Kökeni insanlık tarihi kadar eski olan kutsallık algısı ve bu algının mekân boyutu bağlamında kutsal mekân algısı/anlayışının dinî bir tutum olduğu görülmektedir.

Kutsal ve mekân kavramlarının dilbilimsel analizi, kutsal kavramının ihtiva ettiği anlamlar göz önüne alındığında kutsalın çağrıştırdığı mananın hemen hemen tüm dillerde mevcudiyeti sözkonusudur. Kutsal mekân, fert ve toplum hayatında çok önemli bir unsurdur. Zîrâ dinin vazgeçilmez unsurlarından biri olduğu görülen kutsal mekân algısı, bir dinin, inancın, fikrin, ibadetlerin vb. yaşanması, yaşatılması ve ilerlemesi için zorunluluk arzeder.

İslam öncesi ilahi ve beşerî dinlerde de görülen kutsal mekân algısının evrensel bir boyutunun olduğu da bir gerçektir. En ilkel kabilelerde dahi dağa, taşa, çeşitli nesnelere kutsiyet atfetme anlayışı söz konusudur. Toplumların inanç sistemlerinde büyük ölçüde etkili olduğu anlaşılan kutsal mekân faktörünün insanoğlunun bulunduğu yerde ondan ayrılmaz bir algı olarak günümüze kadar varola geldiği anlaşılmaktadır.

Mekke’nin fazîleti, bereketi ve haremliği gibi hususların ayetlerle sabit olup, bununla birlikte birçok sahih hadis de bu gerçeği ortaya koymuştur. Mekke’nin bizzat Allah tarafından harem kılınması, bu konudaki birçok sahih hadis ve Hz. Peygamber’in vefat etmeden önce Yahudi ve Hıristiyanların Arap yarımadasından çıkarılmasını istemesi, Harem bölgeye Müşrik ve Gayr-i Müslim’lerin girmelerinin yasaklanmasının sebepleri arasındadır.

Kaynaklarda harem bölgesinin sınırları ile ilgili bilgiler, yönleri ve mesafeleri ile birlikte zikredilmektedir. Kaynaklarda sınırlar arasında bazı küçük farkların bulunması belli dönemlerde yeni yolların açılmasıyla bazı noktalardaki yolların mesafesinde kısalmanın olabileceği ihtimalini akla getirmektedir.

Mekke’nin harem bölgesinde belli başlı saygı ve tazimi gerektiren hususi özellikleri vardır ve bu bölgede harem bölgesinin yasaklarına riayet etmemek cezai müeyyideleri gerektirmektedir. Cezalar üzerinde farklı görüşler olsa da harem bölgenin korunmuşluğu ve belli hükümleri barındırdığında ihtilaf yoktur. Rivayetlerde Medine şehrinin haremliğinden de bahsedilmektedir. Bu konudaki rivayetlerde Medine haremi, harem sınırları, bu sınırların keyfiyetiyle alakalı rivayetlerde farklılık olsa da buradaki farklı bilgilerin birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğu görülmektedir. Rivayetlerde Medine hareminde de bazı fiillerin yasaklandığı ifade edilmektedir. Harem mıntıkasındaki cezai müeyyideler hususunda ve Mekke’ninki gibi bir harem bölge olmasında imamlar arasında görüş ayrılıkları görülmektedir. Belli bir cezayı müeyyideyi gerektirmediğini kabul etmekle birlikte rivayetlerde Medine’nin hareminin olduğu açıkça belirtilmektedir. Bu harem mıntıkası en azından tazim ve saygıyı gerektirmektedir. Mekke ve Medine’nin fazîleti bağlamında bu iki şehirden hangisinin fazîlette öncü olduğu konusu da tartışılmıştır. Netice itibariyle Hz. Peygamber’in Kabr-i Şerif’inin olduğu kısmın yeryüzünün en fazîletli mekânı olduğunda ittifak vardır. İki şehir bazında fazîletlerine yönelik tartışmada iki şehrin belli başlı hususiyetlerinin belirtildiği rivayetlerin geneline baktığımızda, Mekke’nin, hac ibadetinin yapılabilmesi için zorunlu bir mekân olması ve Kâbe’yi barındırması sebebiyle fazîlette öncü olduğunu söyleyebiliriz. Harameyn bölgesinin mescidleriyle alakalı fazîletler ve değerlendirmeleri de rivayetlere konu olmuştur. Mekke’de bulunan Kâbe’nin kutsiyet ve fazîleti tartışma götürmez bir gerçektir. Kâbe, Hz. İbrahim’in duasının kabul edildiği, hac ve umre sebebiyle, davetine dünya Müslümanlarının icabet ettiği, Tevhid Dini’nin sembolü haline gelmiş ve bütün müslümanların kıblesi olan ve Müminlerin gönlünde müstesna yeri olan bir mekândır. Kutsiyetinden dolayı bu bağlamda dışarıdan hac veya umre ibadeti gayesiyle gelen Müslümanlar için Mekke’nin sınırları belirtilmiş, mikat bölgesine girişleri belli kurallara bağlanmıştır. Medine’de bulunan Mescid-i Nebevî, mescidlerin fazîletleri bağlamında Kâbe’den sonra en fazîletli mekân konumundadır. Burada kılınan namazların Mescid-i Haram hariç tüm diğer mescidlerde kılınanlardan daha fazîletli olduğu sahih hadislerle haber verilmektedir. Ayette ifade edilen takva üzere kurulu mescidin Kuba Mescidi ile Mescid-i Nebevî’den hangisi olduğu hususundaki tartışmalardan bu iki mescidi de Hz. Peygamber’in inşa etmesi, yapımında bulunması, ikisinin de ayetin kapsamına girdiğine dair rivayetlerden hareketle bu iki mescidin de ayetin muhtevasına dâhil olduğu görüşünün daha uygun olduğunu düşünülmektedir. Mescid-i Nebevî’de kılınan namazların fazîletinin farz veya vacip, nafile türü tüm namazları kapsaması hakkındaki görüşler çerçevesinde konu hakkındaki rivayetleri dikkate alarak fazîletin herhangi bir namaza hasredilmemesinden hareketle tüm namazları kapsadığı düşünülmektedir. Ayrıca Mescid-i Nebevî’de kılınan namazların Hz. Peygamber zamanındaki mescid kısmına hasredilmesinin isabetli olmadığını, Hz. Peygamber’in kendi sağlığında ve raşid halifeler döneminde mescidin genişletilmesini delil alarak fazîleti ifade edilen namazların Mescid-i Nebevî’nin tamamını kapsadığı görüşü daha isabetlidir. Mescid-i Nebevî’nin içerisinde bulunan Kabr-i Şerif’i ziyaret çerçevesinde “Sevab kazanmak amacıyla ancak üç mescid ziyaret edilebilir” hadisinden hareketle, İbn Teymiyye’nin, sadece ziyaret amaçlı Kabr-i Şerif’i ziyaret etmenin caiz olmadığı görüşünün isabetsiz olduğu kanaatine varılmıştır. Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret etmenin fazîletine dair rivayetler, Hz. Peygamber’in kendi sağlığında kabir ziyaretlerinde bulunması, bu kanaati güçlendirmektedir. Bu konuda gerek hac veya umre ziyareti sebebiyle ve gerekse sadece Kabr-i Şerif’i ziyaret kasdıyla bu amel yerine getirilebilir. Bu konuda Hanefîlerin Hz. Peygamber’in insanları kabrini ziyarete teşvik etmesi ve ısrarla davette bulunması sebebiyle, mali gücü yerinde olanların Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret etmelerinin mendub ve müstehabların en fazîletlisi, hatta vacibe yakın derecede bir amel olduğu ve bu konuda ziyareti teşvik eden hadislerde kadın erkek ayrımına gidilmemesinden dolayı ziyeretin kadın erkek herkesi kapsadığı görüşü uygun ve isabetli, görülmüştür.

Haccın en önemli rükünlarından olan vakfenin yapıldığı mekân olan Arafat meydanının da belli bir fazîleti söz konusudur. Sahih rivayetlerde duaların kabul edildiği mekânlardan olan Arafat’ın, Hz. Peygamber’in Veda Haccı’nda vakfe yapması ve dua etmesi gibi sebepler, Hz. Peygamber’in hatırasını yaşatma amaçlı ziyaret edilebileceğini göstermektedir. Medine’de bulunan Uhud Dağı’nı da aynı muhtevada değerlendirmek mümkündür.

Hz. Peygamber’in Miraç yolculuğunun uğrak yeri ve sahih hadislerde sevap kazanmak amacıyla ziyaret edilebileceği belirtilen üç mescidden biri olan Mescid-i Aksa’nın fazîlet ve kudsiyetinden bahsedilebilir. Ayette çevresinin mübarek kılındığı belirtilmiştir. Hz. Peygamber’in buraya yolculuğa teşviki, gidilememesi durumunda aydınlatılmasında kullanılmak üzere zeytinyağı gönderilmesini tavsiye etmesi, İslam’ın ilk kıblesi olması, bu mescidin fazîlet ve kutsiyetinin delillerindendir.

Kısaca şunu söyleyebiliriz: Esas olan kutsallık ve fazîlet, taş ve toprakta olmayıp, içerisinde barındırdığı İslâmî değerlerden/unsurlardan kaynaklanmaktadır. Mutlak anlamda kutsal olan Allah’tır. Bunun dışındaki mahlûkat, mutlak kutsal ile ifade edilmez. Yoksa bu durum insanı şirke kadar götürebilir. Belli bölge ve mekânlar, Allah ve Hz. Peygamber’in belirttiği, İslâmî değerleri barındırması, bu değerlere hizmet etmesi sebebiyle kutsal ve fazîletlidir. Hz. Ömer’in Hacerü’l-Esved’i öperken söylemiş olduğu şu söz meramımızı en güzel şekilde açıklamakta ve çalışmamızın özü mesabesindedir: “Senin zarar ve menfaat vermeyen bir taş olduğunu gerçekte biliyorum. Rasûlullah’ın seni öptüğünü görmeseydim, ben de seni öpmezdim”.



[1] Güneş, Kamil, İslam Düşüncesinde Kutsallık, s. 35, İnsan Yayınları, . Baskı, 2010, İstanbul.

[2] Muilenburg, J, “Holiness”, The Interpreters Dictionary of the Bible, V, 617-625, 1962, Newyork. “Qdş” kelimesi “tahsis edilmiş” anlamında Arapça’daki “haram’a” karşılık gelmektedir.

[3] Çıkış, 3/5.

[4] Kılıç, Sadık, “Kutsalın Tezahürü ve Kur’an’da Taş Kavram Alanı”, s. 1, Ekev Akademi Dergisi, C. III, S. I, 2001, Erzurum.

[5] Sarıkçıoğlu, Ekrem, Din Fenomenolojisi, s. 21-22, Fakülte Kitabevi, . Baskı, 2011, Isparta.

[6] Demirci, “Kutsiyet” maddesi, DİA, XXVI, 495.

[7] Eliade, Kutsal ve Dindışı, s. 4.

[8] Kılıç, “Kutsalın Tezahürü ve Kur’an’da Taş Kavram Alanı, s. 2.

[9] Eliade, Mircea, Le Sacre et Le Profane, s. 54, (Ed: Gallimard), 1965, Paris.

[10] Aydın, Ferit, İslam’da İnanç Sistemi, s. 29, Kahraman Yayınları, 1995, İstanbul.

[11] Hac 22/40.

[12] Kelimenin kökünün aynı zamanda “saygın bir yere sahip olmak” “mekâne” masdarıyla da alakasının olduğu ifade edilmektedir. Kutluer, İlhan, “Mekân” maddesi, V, 550, DİA, 2003, Ankara.

[13] Yunus 10/22, Meryem 19/22, Hac 22/26, Sebe’ 34/51.

[14] Harman, Ömer Faruk, “Hac” maddesi, DİA, XIV, 382, 1996, İstanbul.

[15] Bakara 2/115.

[16] Hadid 57/4.

[17] Kaf 50/16.

[18] Sarıkçıoğlu, Din Fenomenoloji, s. 87.

[19] Cin, 72/18.

[20] Bakara, 2/120; Âl-i İmran, 3/96; Enfâl, 8/35; Hac, 22/26; Nûr, 24/36; Kureyş, 106/3.

[21] Bakara, 2/126; İbrahim, 14/35.

[22] Beled, 90/1-2; Tin, 95/3.

[23] Neml, 27/91.

[24] Sebe, 34/15.

[25] Buhârî, Fadlu’s-Salât 1, hadis no: 1189; Sayd 26 hadis no: 1864, Savm 68, hadis no: 1995; Müslim, Hac, 74, hadis no: 415 (827), hac 95, hadis no:511, 512, 513 (1397); Ebû Dâvûd, Menâsik, 98, hadis no: 2033.

[26] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 305; Nesaî, Ebû Abdurrahman Ahmed b. Ali b. Şuayb, Sünenü’l-Kübrâ, II, 479, hadis no: 4252, 4253, tahkik: Abdülgaffar Süleyman Bündârî, Ebû Abdullah Seyyid b. Kesrevî b. Hasan, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411/1991, Beyrut; Tirmizî, Menâkıb, 69, hadis no 3925; Tirmizî, rivayete Hasen Garib Sahih hükmünü vermektedir. İbn Mâce, Menasik, 103, hadis no 3108; Dârimî, Siyer, 67, hadis no: 2415.

[27] Müslim, Hac 94, hadis no: 505, 506 (1394); Tirmizî, Salat, 243, hadis no: 325; Menâkıb 68, hadis no: 3916; İbn Mâce, İkametü’s-Salat 195, hadis no: 1404; Dârimî, Salât 131, hadis no: 1390; İmam Mâlik, Muvatta, Kıble, 5, hadis no: 9, I, 196; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, III, 246.

[28] Kâmil Selâme, El-İ’tidâatu’l-Bâtıniyyetü ala’l-Mukaddesâti’l-İslâmiyyeti, s.75-77, I. Baskı, Dâru’l-Hicr, 1409/1989, Cidde.

[29] Buhârî, Buyû’, 53, hadis no: 2129; Müslim, Hac, 85, hadis no: 454, (1360), 462, (1365); Tirmizî, Menâkıb, 68, hadis no: 3922.

[30] İbn Hişâm, Sîre, II, 145.

[31] Küçükaşçı, Mustafa Sabri, Cahiliye’den Emeviler’in Sonuna Kadar Haremeyn, s. 255-256, 2003, İstanbul.

[32] Buhârî, Ferâiz 21, hadis no: 6755; Müslim, Hac 85, hadis no: 467 (1370); Tirmizî, Vela ve Hibe 3, hadis no: 2128; Ebû Dâvûd, Menâsik 99, hadis no: 2034.

[33] İbn-i Abidin, Reddü’l-Muhtar, II, 352.

[34] Buhârî, Buyû’ 53, hadis no: 2130, Kefâret 5, hadis no:6714, İ’tisâm 16, hadis no; 7331; Müslim, Hac 85, 466 (1369); İmam Mâlik, Muvatta, Câmi’ 1, hadis no: 1, II, 884-885;

[35] Tirmizî, Menâkıb 68, hadis no: 3914. Tirmizî, hadisin hasen olduğunu söylemektedir. Nesaî, Sünenü’l-Kübrâ, II, 484 hadis no: 4270, Ahmed b. Hanbel, Müsned I, 115, İbn Hıbban, Sahih, II, 61, hadis no: 3746.

[36] Buhârî, Fadlu’s-Salat, 1, hadis no:1189; Sayd 26 hadis no: 1864; Savm, 68 hadis no:1995; Müslim, Hac 74 hadis no: 415 (827); Hac 95, hadis no: 511 (1397); 512 (1397); Ebû Dâvûd, Menasik 98, hadis no: 2033; Tirmizî, Salât 243, hadis no:326; Nasaî, Mesacid 10.

[37] Tevbe, 9/108.

[38] Aynî, Umdetü’l-Kârî, III, 682.

[39] Ayni, Umdetü’l-Kârî, III, 681.