KV web

27 Eylül 2021

​Manastırda 70 yıl sevgi ve özlem ile annesini bekleyen çocuk; Bahe

2009 yılı Ağustos ayıydı, yolumuz bir vesile ile Mardin’ e düşmüştü, bereketli Mezopotamya ovasına hakim, onlarca medeniyet ve kültüre hamilik etmiş bir şehir. Gitmişken Mardin’de bulunan kadim Dar-ül zaferan manastırını görmeden ayrılmak olmazdı.

Dar-ül zaferan; Mardin'in 3 km doğusunda, 5. yüzyılda yapılan bir Süryani manastırı ve Süryanilerin önemli merkezlerinden biridir. Mor Hananyo Kilisesi, Azizler Evi, Meryem Ana Kilisesi ve Güneş Tapınağı sunaklarından oluşmuş bir kompleks.

Hakim bir tepeden uçsuz bucaksız mezepotamya ovasına bakan manastırdan ufuk çizgisinin bitiminde neredeyse Suriye sınırı görünür, derin ve sonsuz bir zaman tünelinden bakmak gibi bir şey.

Bakınca o uçsuz bucaksız topraklara, İbrahim’in İsmail ve hacer ile hicretinde yol güzergahı gelir gözlerinizin önüne.

Toprak yoldan uzunca bir yolculuktan sonra manastıra varmıştık. Manastırın kapısını daha sonraları ismini ve hikayesini öğreneceğimiz yaşlıca biri açmıştı, kapıyı açmış elleriyle buyur edip sessiz ve utangaç bir edayla kenara çekilmişti.

Bahe idi ismi, daha doğrusu manastırda ve Süryani cemaatı arasında yerel dille Ammo Bahe diye tanınıyordu.

Ammo Bahe 6 yaşında iken Annesi tarafından Dar-ül Zaferana bırakılan ve 70 yıl Annesinin geri geleceğini umarak yaşayan biri.

Vedia hanım 1928 yılının yine aydınlık bir gününde dördüncü çocuğunu dünyaya getirir. Adını Bahe koyarlar, Bahe yerel dilde bülbül demektir.

Mardinde Süryani cemaatından Hanna ve Vedia hanımın dördüncü çocuğu Bahe. Babası Hanna, ailesinin geçimini tren istasyonunda yük taşıyarak yapıyor.

Bir buçuk yaşındayken annesi onu bir kuyunun yanındaki yatağa yatırır. Uyurken yanına yanaşan horozun saldırısına uğrar. Çığlığına annesi yetişir. Yüzü gözü yara bere içinde kalır. Kalıcı izler bırakır bu olay. Dört yaşına kadar pek bir şey belli etmez ancak daha sonra zihinsel olarak da izler kaldığı ortaya çıkar. Çocuk gibi kalır; saf kalır. Konuşma ve anlama güçlüğü çeker yaşadıklarından dolayı.

Altı yaşında babasını kaybeder ve annesi çaresiz kalır. Anne Vedia, Suriye’ye baba evine dönmek ister ama Bahe’yi götüremeyeceğini bilir.

Gideceği yerde Bahe’yi koruyamayacağını düşünür.  Manastıra bırakır. Bırakırken Annesi son defa sarılır Bahe’ye,  Ağlayarak gözyaşları içerisinde  “biz geleceğiz” der. Bahe annesinin eteklerine sarılmış hıçkıra hıçkıra ağlıyor ‘’benide götür’’ diye.. fakat hey hat!! Anne kararlıdır Baheyi  koruyabilecek tek yer olarak düşündüğü Tanrının evine bırakacaktı.

Rahibeler boğazlarına düğümlenen hıçkırıklarla Bahenin o minik bedenini kucaklarlar, annesi giderken manastırın Kapısına kadar tekrar eder: ‘’ne olur ağlama Bahe kardeşlerini alıp geleceğim’’ “Biz geleceğiz Bahe”.

Bahenin ağlamaktan şişmiş o küçük ve yaralı gözleri ile annesinin gidişinin dönüşü olmayacak bir gidiş olduğunu anlaması mümkün değildi.

Annesi manastırın kapısından kaybolunca Bahenin ağzından dökülen tek söz’’ tamam anne gel olurmu’’ cümlesiydi

Yetmiş yıl boyunca Bahe bir çocuk saflığı ile annesinin geleceğini bekledi. Unutmamıştı, Zira annesi kapıya kadar defalarca arkasına dönüp dönüp seni almaya geleceğim diye söz vermişti ya.

Annesi bahe’yi manastıra bıraktığında ayağında kırmızı bir çorap vardı öyle ya annesi gelince ayağındaki kırmızı çoraptan tanısın diye bahe hayatı boyunca eline geçen para ile sadece kırmızı çorap almıştı. Yatağının altında ve odasında kapının arkasında annesi geldiğinde hazır olsun diye tuttuğu tahta bavulda birkaç kırmızı çorap ve kardeşlerine götürmek için iki tane bez bebek saklamıştı yetmiş yıl boyunca.

Üzgün ve yorgun bekleyen gözleriyle avluya açılan büyük kapının karşısında her zamanki iskemlesinde oturan ve annesinin bir gün o kapıdan geleceğini umarak bekledi Bahe.

Manastırda yaşayanların dediklerine göre ailesinden birinin ismini duyduğu zaman bir süre küsüyor ve sessiz kalıyordu fakat bir süre sonra bir çocuk saflığı ve masumiyetiyle soranlara annem gelip beni alacak diyordu.

Akşamları sessizce boynunu bükerek odasına çekilirdi. Odasında Kapının arkasında duran tahta bavuluna ve yatağın altında sakladığı kırmızı çoraplarla oynar, rüyada bile olsa annesini görürüm umuduyla uykuya dalardı.

Kalbinde kimsenin görmediği hala özlem ateşiyle yanan bir kor volkan vardı adeta, bu volkan geceleri manastırın dört duvardan ibaret odasında gözyaşı olurdu.

Bırakın Mardin’den dışarı çıkmayı manastırdan bile sadece zorunlu haller dışında hiç ayrılmadı.

Bekledi, bekledi, bekledi ve her gün aynı umutla bekledi... Yetmiş yıllık ömründe öleceği güne kadar Gözü manastırın dış kapısındaydı Bahe’nin.

Ömrünün sonuna doğru dahi Manastırın kapısı her çalışında, yaşlanmış ve kamburlaşmış bedeni ile eskisi gibi koşamasa da gider kocaman kapıyı açar annesinin olmadığını görünce ilk defa yaşıyormuşçasına hüzünlenir, içindeki ateşe rağmen boynunu bükerek mahcup ve acı bir gülümseme ile elleriyle misafirleri buyur ederek avluda bulunan tahta iskemlesine geçerdi.

Bahe’nin öyküsü Mart 2014’de sona erdi. Ölümüne kadar bir çocuk yüreğiyle annesini beklediği yerde avluda kapının karşısında duran iskemlesinde yetmiş yıldır bekleyen yorgun kalbi o gün durdu.

Bahe; Sevginin, özlemin, hasretin ve gözyaşının ne anlama geldiğini yetmiş yıllık ömrü ile bizlere öğretti. O gün bu gündür, Ne zaman Bahe yi ve hikayesini hatırlasak sevgi ve özleme dair bir düğüm düğümlenir boğazımızda.

Selam olsun sana hüzünlü ve masum çocuk Bahe.

Vesselam.