14 Nisan 2021

​Mehmed Âkif İslâm medeniyetinin müdafîidir

Mehmed Âkif şeksiz şüphesiz İslâm medeniyetinin müdafîidir. Batı medeniyetinin “çelik zırhına” ve “canavarlığına” karşı Müslümanların “îman dolu göğüsleri ile” mücadele etmesini haykırır. Safahat’ın dördüncü kitabı olan “Süleymâniye Kürsüsünde” İslâm medeniyetini fazileti ve insanî değerleri üstün tutan bir medeniyet olarak tavsif eder:

 

“NASIL OLMUŞ DA O FÂZIL MEDENİYET…”

“…Önce dağdan getirip yonttuğu taş parçasını /Sonra hâlık tanıyan bir sürü vahşî yığını / Nasıl olmuş da, otuz yılda otuz bin senelik / Bir terakki ile dünyâya kesilmiş mâlik? / Nasıl olmuş da o fâzıl medeniyyet, o kemâl / Böyle bir kavmin içinden doğuvermiş derhal? / Nasıl olmuş da zuhûr eyleyebilmiş Sıddîk!/ Nereden gelmiş o Haydar’daki irfân-ı amîk? / Önce dehşetli zıpırken, nasıl olmuş da, Ömer / Sonra bir adle sarılmış ki: Değil kâr-ı beşer?/ Hâil olsaydı terakkiye eğer şer-i mübîn / Devr-i mes'ûd-i kudûmuyle giren asr-ı güzîn / En büyük bir medeniyyetle mi eylerdi zuhûr?” (s.186)

“Süleymaniye Kürsüsü”ndeki fikirlerin hülâsası şöyle: Câhiliye dönemlerinde kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşî ve câhil bir kavimden Hz. Ebubekir Sıddık, Hz. Ali, Hz. Ömer gibi medeniyet inşacılarının çıkması “fâzıl medeniyet” sayesindedir.

 

ÂKİF’İN MEDENİYET ANLAYIŞI SEKÜLER DEĞİL, KUR’ÂN ÜZEREDİR

Âkif ütopik değil, gerçekçidir. İslâm’ın inkişafını medeniyet, medeniyeti de İslâm’ın dünya ve ahiret ameliyesi olarak târif eder. Medeniyetle dînin birleşemeyeceğini, dînin ilerlemeye engel olduğunu iddia edenlerin aksine, vaazlarında medeniyetle dînin aynı olduğunu, Müslüman milletlerin İslâm'ı en güzel yaşadıkları devirlerde dünyaya önderlik eden medeniyet kurduklarını anlatmıştır. Ayağı yere basmayan bâzı ütopik İslâmcı aydınlar Âkif’i, Muhammed Abduh gibi reformist İslâmcıların tesirinde kalmakla, İslâm’a ve medeniyete Batı’nın terakki anlayışından bakmakla itham ederek itibarsızlaştırıyorlar. Efradını câmi, ağyarını mâni bir İslâm dünya görüşünü sistemli bir şekilde ifade etmemiştir ama makul ve samimi bir İslâmcıdır Âkif. İtikâdî mânada da, fikrî mânada da Âkif’in İslâmcılığı seküler değil, Osmanlı Devletinin çöküşü ve İstiklâl Harbi başladığında Ehl-i Sünnet çizgisinde Müslüman Türklük merkezlidir. İslâm kaynaklarının Batı karşısında canlandırılamadığını tenkit etmesi “ilerlemeci” zihniyetten tesir aldığını göstermez.Modernist değil, modern teknik ve çalışma usûllerinden yanadır. Temkinli bir şekilde Batı’nın ilim ve fen müesseseleriyle irtibat kurulmasını ister. Yaşadığı döneme hâkim olan umumi bakış Batı’nın maddî üstünlüğüydü. Batı’nın maddî terakkilerine imrenme duygularıyla bakması İslâmcı duruşuyla çelişki oluşturmaz. Batı’nın sadece çalışma disiplinini takdir eder. Batı karşısında üç asırdır ezilen Müslümanların çalışmak ve üretmek fiilinden uzak olduğunu canı yanarak dile getirmesi bu sebeptendir.

Hadi göster bakayım şimdi de İbnü'r-Rüşd'ü?/ İbn-i Sina niye yok? Nerde Gâzâlî görelim? Hani Seyyid gibi, Razi gibi üç beş alim?...” mısralarıyla Müslümanların çöken medeniyet meselesini yüreği yanarak dile getiren Âkif’e, “Safahat neredeyse baştan sona Batı’ya karşı perestişkâr bir tavır, kendi ülkesine ve Müslümanlara karşı da müstekreh tablolar çizer” demek insafsızlıktır ve onun millet şuurunda uyandırdığı fikirleri de ziyan etmektir.

 

“GARB’IN İLMİ” DEN KASTI FEN VE SANAYİ…

İslâm medeniyet dâvasının endişesini hep taşıyan, Batı’ya asla hayranlık beslemeyen mümin ve samimi bir münevverdir Âkif. Çöküş sebeplerimizi manzumlaştıran Safahat’ında İslâm medeniyet ölçülerinde Batı’nın sadece “fen ve ilminin” alınmasını söyler: “Alınız ilmini Garb'ın, alınız san'atını.”  Bu mısraın fikirleri ütopik İslâmcı aydınlar tarafından tenkit edildiği malûm. Oysa “Batı’nın ilim ve san’atından” kastedilen fen, sanayi ve teknolojidir ki, Kur’ân merkezli ilim anlayışından taviz mânasına gelmez. Batı ile münasebetlerimizin tedbirli olmak şartıyla “fen ve sanayi prensipleri üzerinde olmasını” savunur. Milleti adına üç asırdır Batı karşısında canı yanmıştır. Ülkesinin bütün ıstıraplarını, yoksulluğunu, iktisadî buhranını, nizamsızlığını yüreğinde hisseden bir hâlet içinde zamanın fen ilminin hâkimiyetini önemli bulur ve İslâm dünyasının istikrarsızlığına ve geç kalmışlığına isyan eder: “Niye ilmin adı yok koskoca millette bugün? / Çünkü efkâr-ı umûmiyye aleyhinde bütün / Çünkü yerleşmek için gezdiği yerlerde fünûn / Önce gâyetle büyük hürmet arar, sonra sükûn /Asr-ı hazırda geçen fenlere sâhip denecek / Bir adam var mı yetişmiş içinizden, bir tek?” (Süleymâniye Kürsüsü, s.187)

 

GÂRB’IN İLMİNİ İSLÂMÎ İLİM YERİNE KULLANMIYOR

Şiirlerinde medeniyete gönderme yapan ilim, fen, terakkî, ilerleme kavramlarını Batı’yı ve Batılılaşmayı telin ve tefrik ederek kullanır. “Alınız ilmini Garb’ın” mısraını Batı’nın sömürgeciliğini keskin bir şekilde belirtmesine rağmen, ayağı yere basmayan ütopik İslâmcı yazarların Âkif’in dolu taraflarını görmezden gelip sürekli “çelişkileri vardı” diyerek gözden düşürmeye çalışmaları insafa sığmaz. “Sade Garb'ın yalnız ilmine dönsün yüzünüz” mısraında bahsedilen “ilim” le “kâinattaki olayların sebep, sonuç ve tesirlerini bilmek, anlamak, ayırt etmek, görmek, akıl, mârifet, vukuf” mânasına gelen İslâmî ilim kastedilmiyor. (Diyanet İslâm Ansiklopedisi, ilim maddesi, cilt:22, s. 108) Fen, sanayi, teknoloji gibi müsbet bilgiler kastediliyor. Batı’nın teknik ilimlerdeki üstünlüğünü anlatan mısralardan Batı’nın üstünlüğü mânası çıkarmak sığ bir anlayıştır. “Ne varsa Şark'ta vardır, Garb'a doğru açılan pencereleri kapamalıyız” diyenleri de “Ne varsa Garp'ta vardır. Harîm-i âilemizi bile Garplılara açık bulundurmalıyız” görüşünü savunanları da gerçekçi bulmaz. Bu tavırda olan ütopik İslâmcı yazarlar da Kemalistler de ikiyüzlüdür. Âkif’in Muhammet İkbâl gibi modernist İslâmcı olduğunu yazan ütopik İslâmcılar bugün onun görüşlerini ikiyüzlülük ederek yazıp söylüyorlar. 

“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz, Bu yol ki Hakk yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz” ve “Garb'ın eşyası, eğer kıymeti hâizse yürür / Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür” diyen Âkif’e Batı medeniyetini kökten reddetmemiştir demek haksızlıktır. Nasrullah Câmii’ndeki vaazındaki “Avrupalıların ilimleri, medeniyetteki, sanayideki terakkîleri inkâr olunur şey değildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini kendilerinin maddiyattaki bu terakkîleri ile ölçmek katiyen doğru değildir. Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı. Fakat kendilerine asla inanmamalı, kapılmamalıdır” ifadelerinden Batılılaşmaya karşı olduğu anlaşılmıyor mu? (M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Akif Ersoy, Kültür Bakanlığı Yayınları)

“Süveyş'i yardı herif... Akdeniz'le Şab Denizi / Bitti. Öyle ya, bizler de kendi fikrimizi / Çıkarmış olsak eğer, şimdi, kuvveden fi'le, / Kucaklaşır medeniyetle din tamamiyle” mısralarında Batı’nın ilmî zihniyetini mi, yoksa fen ilmindeki çalışkanlığını mı dile getiriyor? İnsafla düşünülsün. Medeniyetle dînin bir arada olamayacağını ve dinin ilerlemeye engel olduğunu söyleyen Kemalist aydınların ve İslâm’ın medeniyet diye bir meselesi olmadığını söyleyen ütopik İslâmcıların aksine âyet ve hâdislere dayanarak medeniyetle dinin birbirinin zıddı olmadığını ve İslâm milletlerinin İslâm’ın muhteşem çağlarında Batı’nın bile imrendiği bir medeniyet inşa ettiklerini söyler.

 

ÂKİF’E GÖRE BATI HIRİSTİYAN MEDENİYETİDİR

“Gitme ey yolcu” şiirinde “Medeniyet denilen maskara mahlûku görün / Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!” diyen Âkif, îmanı ve fikriyle Batı medeniyetine karşıdır. Bütün şiirlerinde “Garb” kelimesi Hıristiyan dîninin, yâni Batı medeniyetinin karşılığıdır. Tanzimat'la birlikte Batı’nın hayat tarzını ve kültürünü savunanlardan rahatsızdır. “Bu, yanmadık yeri kalmışsa, kağşamış (harap olmuş) yurda / Meğerse Avrupa kundak sokar dururmuş da” mısralarıyla İslâm milletlerine yaptığı zulümlerden dolayı Batı medeniyetinin “kundakçı” olduğunu ifade eder.

“Tek bir medeniyet vardır, o da Batı medeniyetidir. Geri kalışımız İslâm’dandır; ilerleyebilmemiz için Batı'nın bütün fikirlerini kabul etmek lâzım. Bunun için gerekirse Allah inancının dahi terk edilebileceğini” söyleyen Abdullah Cevdet gibi pozitivistlerle ve Ziya Gökalp gibi, “Dinle devlet işlerinin ayrılması ve muasırlaşmamız için Batı medeniyetine tam sûretle girmek gerektiğini” düşünenleri “Garbın emriyle yatıp kalkmaya artık mahkûm” olarak târif eder. “Hayır mehâsin-i Garb’ın birinde yok hevesi / Rezâil oldu mu lâkin, şiârıdır hepsi!” mısralarıyla bu düşünceye sahip olanların, Batı'nın işimize yarayacak güzelliklerini değil de, Batı'nın rezil medeniyetini toptan arzuladıklarını ve bunların idraklerine tükürülmesi gerektiğini söyler.

 

ÂKİF: “AVRUPA MEDENİYETİ MEDENİYET-İ FÂZILA DEĞİLDİR”

“Avrupa medeniyeti, bir medeniyet-i fâzıle, bir medeniyet-i hakikiye-i insaniye değildir”, yâni Batı medeniyeti faziletten ve insanlık vasfından uzaktır, diyor Âkif. (F. Kadri Timurtaş, Mehmet Akif ve Cemiyetimiz, İstanbul 1987, s. 62.) “Fâtih Kürsüsünde” geçen “Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki; kuvvettir…” mısraında Avrupa’nın kendisinden zayıf olanı ezen, kuvvet üstünlüğüne ve cinayete dayanan, kendi dışındaki milletlere her türlü zulmü yapan bir zebun avcısı olduğunu eğip bükmeden söyleyen Âkif’e, “Batı’ya kökten karşı çıkmamıştır” denilebilir mi?

“Garb'ın eşyası, eğer kıymeti hâizse yürür / Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür” mısralarıyla Batı'nın insanlığa faydalı tekniğini almakta bir beis yoktur diyen Âkif, “Hakkın Sesleri” şiirinde “Medeniyyet! size çoktan beridir diş biliyor / Evvela parçalamak sonra da yutmak diliyor” mısralarıyla Batı’nın vahşî yüzünü anlatır. “Gitme ey yolcu” şiirinde de Batı’ya güvenilmeyeceğini, İslâm milletlerine düşman olduğunu, Allah ve insan merkezli bir medeniyet olmadığını, ikiyüzlü, kahpe ve hayâsız olduğunu söyler: “Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar! / Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler! / Kim bilir hangi şenâatle oyulmuş gözler! /‘Medeniyyet’ denilen vahşete la’netler eder / Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler! / Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden!”

 

ÂKİF’İN İKAZLARINI VE SİTEMLERİNİ DOĞRU ANLAMAK

Âkif, Müslümanların tembelliğinden, atâletinden çok yakınmış, âyet ve hadislerin buyurduğu “Dünya için de çalışmalı” düsturu ihmal edildiği için keskin tenkitlerini mısralara dökmüştür. “Çalış! dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun / Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!” şeklinde mısralarıyla İslâm medeniyetini yeniden ihya etmek için çalışmak gerektiğini Allah ve Resûlünün buyruklarıyla savunur. “Dünya bir meydan-ı heycadır (mücadele meydanı); burada saldıran, elleri kolları bağlı durana daima galebe çalar; galib mağlubu kendine esir eder” diyerek çalışmanın dünya hayatındaki önemini belirtir. “Batı’nın şimendifer rayları altında ezdiği” İslâm ülkelerinin çöküş yıllarında vazifesini yerine getiremeyen terbiye müesseselerini “tembellik yuvası”, bâzı âdetleri de “hurafe” olarak hicvetmesinden, “Reformist İslâmcı” mânası çıkarmak abes üstü abestir.

Hâsıl-ı kelâm, medeniyet istikâmetini tutturamayan bugünün Türkiye’sinde Âkif’in medeniyet üstüne tarihî ikazlarını hatırlamamanın vakti şimdi. İslâm medeniyetinin ezelî düşmanı Batı “uygarlığının” dümen suyunda istikâmetini şaşıranlar Âkif’in ihtarlarını dinlemeleri gerek:

“Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan! Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü çan?/  (…)  Dinle Peygamber-i zîşânın ilâhî sözünü / (…) Ne hükûmet kalıyor ortada billâhi, ne din! / Medeniyet! size çoktan beridir diş biliyor / Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.” (Safahat, “Hakkın Sesleri” bölümü, s.206)

(ilbeyali@hotmail.com)