22 Kasım 2021

​Ne Akdeniz ne de bölgede Türkiye'siz bir denklem mümkün değildir

Hikaye, Doğu Akdeniz bölgesinde ilk olarak Mısır’ın 1969 yılında doğalgaz keşfi ile başladı, bu keşif diğer bölge ülkelerini de kaynak arama faaliyetlerine yönlendirdi.

ABD’nin Jeoloji Araştırmaları Merkezi 2010 yılında iki ayrı rapor yayınlamıştı. Bu raporda Filistin, İsrail, Lübnan, Suriye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) kapsayan Levent havzasında ciddi anlamda petrol, doğalgaz ve Hidrokarbon rezervinin olduğuna yer verilmişti.

Toplamda keşfedilen 122 trilyon metre küp hidrokarbon rezervinin olduğu Doğu Akdeniz, günümüze kadar ticaret rotası olmasının dışında enerji kaynağı bir bölge haline gelmişti. Dolayısı ile Bu durum bölgede yeni enerji denklemlerinin oluşmasına neden oldu.

Bölgesel aktörlerin yanı sıra özellikle Yunanistan ve GKRY’nin bölge politikaları gereği ruhsatlandırma anlaşmaları sonrası bölgede çok uluslu bir enerji denklemi oluştu.

Çok uluslu ve ortak politika etrafında hareket eden blokların oluştuğu bölgede; Yunanistan, İsrail, Mısır, GKRY ve arkalarında bu bloğu destekleyen ABD, AB ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi uydu Körfez ülkeleri ilk günden Türkiye’siz denklemler üzerinde çalıştılar. Türkiye ise tüm bu oluşumlara karşı tek başına uluslararası hukuktan doğan haklarını savundu.

Siyasi nedenlere bağlı olarak Mısır, İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi gibi aktörler Türkiye'yi Doğu Akdeniz'de yalnızlaştırma politikası güderken Ankara hükümeti her söyleminde oldu-bittiye izin vermeyeceğini; ancak diyaloğa açık olduğunu dile getiriyordu.

Türkiye’nin tezi, herkesin ortak paydada kar elde edeceği fayda maliyet açısından en tutarlı adımları içermekteydi. Bölgedeki tüm aktörlerin çıkarını gözeten bu önerileri kabul etmeyip sonuçsuz girişimlerle maceracı bir tutum sergileyen Yunanistan-GKRY-İsrail Mısır bloğunun Türkiye ile ortak paydada yer almak durumunda kalacağı aşikar olsa da. Özellikle Mısır ve İsrail için en gerçekçi adım Türkiye ile yapılacak olası bir anlaşma ile etkilerini artırmak ve global birer enerji tedarikçisi olmaktı. Libya ile yapılan anlaşma bu gerçekliğin bir ön gösterimi niteliğinde oldu.

Benzer şekilde Mısır, Türkiye ile olası bir anlaşma neticesinde deniz yetki alanlarını genişletebilecek ve yeni keşfedilen alanlardaki enerjisini dünyaya en etkili ve en az maliyetle ulaştırma imkanına kavuşabilecektir.

İsrail ise dünya piyasasına açılıp global bir enerji tedarikçisi konumuna gelebilmek için en iyi alternatifin Türkiye üzerinden geçecek bir rota olduğunun idrakinde olmasına rağmen politik sebeplerle bu seçeneği değerlendirememektedir.

Söz konusu enerji mücadelesi bölgesel barışa olumsuz etki yapmaktadır. Bölgede adeta savaş diplomasisi hakim durumda. Karşılıklı tatbikatlar ile birbirlerini tartan bölge ülkeleri, Kıbrıs sorunu gibi mevcut anlaşmazlıkların üzerine yeni bir anlaşmazlık eklemiş oldu.

Böyle bir ortamda mevcut enerji kaynaklarının tansiyonu giderek artıracağını söylemek mümkündür.

Türkiye’nin ortak komisyon kurulması gibi herkesin çıkarına olabilecek tezlerinin reddedilmesi olası bir barış ortamını engellemektedir. Dolayısıyla, bölgede keşfedilen enerji bir barış enstrümanı olabilecekken, tam aksine mevcut krizleri tetikleyen bir etken olarak karşımızdadır.

Bunun temel sebeplerinden birisi de Türkiye’yi enerji denkleminde saf dışı bırakma isteğidir.

Bölgedeki hidrokarbon kaynaklarına ulaşabilmek, Türkiye için hem enerji bağımlılığını azaltma hem de enerji transferinde bir numaralı ticaret merkezi olma hedefleri açısından önemlidir. Öte yandan, planlanan projelerin Türkiye’nin deniz yetki alanlarından geçiyor olması anlaşmaya taraf ülkeler için en büyük engel durumundadır.

Uluslararası hukuk açısından mevcut deniz yetki alanlarının altından boru hattı geçirmek mümkün olsa da Türkiye’nin fiziki olarak var olduğu bir alanda bu çalışmaların yapılabilmesi mümkün görünmemektedir.

Bu noktada İsrail’e ayrı bir parantez açılması gerekecektir. Keşfettiği enerjiyi dünyaya ulaştırmanın en masrafsız ve kısa yolun Türkiye olduğu gerçeğinin farkındadır.

Sadece Doğu Akdeniz’deki enerjinin değil mevcut boru hatları ile diğer tedarikçilerden gelecek enerji kaynakları için bir rota konumundaki Türkiye, AB ülkeleri için de büyük öneme haizdir. Bu noktada Avrupa’nın Yunanistan ve GKRY’nin politikalarına mahkum pozisyonu kendileri açısından bir çelişkidir.

Orta ve uzun vadede coğrafi konumunun verdiği avantaj ile Türkiye bölgede enerji merkezi hedefine mutlaka ulaşacaktır.

Geldiğimiz noktada, dünya siyasetinde söz sahibi olabilmenin temel koşulunun sahada askeri başarı olduğu gerçeğini her geçen gün yaşayarak görmekteyiz.

Caydırıcılık kartını kullanmak için özellikle kendi ürettiği İnsansız Hava Aracı (İHA), Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA), firkateyn ve deniz altılarla arama ve sondaj gemileri ile bu konudaki kararlılığını göstermiştir.

Askeri caydırıcılığının yanında Türkiye, uluslararası hukuktan doğan hakları gereği bölgede en uzun sınıra sahip olduğu Akdeniz’de egemenliğini koruma noktasında önemli bir motivasyona sahiptir.

Bu motivasyon ile kararlı adımlar atan Türkiye, sahada sonuç almaya başlamıştır.

Türkiye, Rusya ile yapacağı işbirliği ile kendine daha geniş alan açabilecektir. Sonuç olarak karşı bloktaki ülkelerin East-Med projesine imzası attıkları ‘Gaz Forumu’ gibi kapsayıcı olmayan adımların gerçekçi ve etkili olmadığı anlaşıldığında farklı denklemler ortaya çıkacaktır.

Türkiye’nin bahsi geçen yeni denklemlerin ana aktörü olması hem uluslararası hukuk temelli coğrafi hem de ekonomik bir gerekliliktir.

Sonuç olarak Tüm bölge ülkelerinin ortak çıkarlarını gözeten bir anlaşma bölgede kalıcı barış için en önemli adım olacaktır.

Vesselam.