11 Ocak 2022

​Orta Çağlar Türk Tarihi nasıl okunmalıdır?

Orta Çağlar, Türklerin, Dünya Tarihi’ne damga vurduğu devirlerdendir. Orta Çağlar kronolojik olarak, başlangıcında Hunlar ve nihayetinde Osmanlılar yani Türkler olan bir zaman sürecidir. Buna karşın Orta Çağ kavramı kendi içinde tarihin taksimi ve tasnifi açısından bazı meseleleri ve tartışmaları beraberinde getirmektedir; bu cümleden tarih okumalarımızı yaparken tarihin neye göre tarif ya da taksim edileceği meselesi muhtelif tartışmalara yol açmaktadır. Orta Çağ’ın Batı Avrupa merkezli olarak icadı yahut modernitenin bir ürünü kavram olmanın ötesinde insanlığın yaşadığı belli bir zihniyet ve hayat devresine tekabülü noktasında muhtelif saiklerden yola çıkılarak bir tasnifi mümkündür. Bu yolda ortaya konulan başlıklar gerçeğin bir yanına dokunmakla birlikte üç ana başlıkta toplanabilir: Bunlar kronolojik, coğrafi ve tahlili yahut mahiyet merkezli olarak tarihe bakış olarak hulasa edilebilir.

Orta Çağ nedir o halde? Bir kronolojik takvim süreci mi, coğrafi bir alanda yaşananlar mı, yoksa belirli bir muhtevanın/mananın temadi ettiği/dolaştığı bir devre mi? Aslında hepsi demek yanlış olmayacaktır. Lakin bunları makul bir bütünlük içerisinde görebilmemiz bu süreci açıklamak noktasında önemlidir. Peki, Türkler’in tarihi bu süreçte nasıl okunmalıdır? Bu ana başlıklar çerçevesinde baktığımızda Orta Çağlar’da Türkler’in tarihi nasıl ele alınmalıdır ki bütünü görmemizi sağlayacak bir çerçevemiz olsun.

Orta Çağlar soyut bir kronoloji midir? Klasik tasnif ile 375 yılı ya da Kavimler Göçü ile başlayan ve Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te İstanbul’u fethi ile biten bir süreç midir? Neyle neyin ortasıdır? Zihniyet, kültür ve medeniyet birden başlar ve biter mi? Her halükarda kronolojik olarak ölçtüğümüz bu zaman diliminin bir zaman ruhu ve var edici ana dinamikleri yok mudur? Bu unsurlar insanı, toplumu, devleti ve şehri yani medeniyeti ve hayatı nasıl belirler? Aslında bunları tespit edebildiğimizde bu zaman diliminin karakter ve ruhunu da anlamaya başlarız. İşte Türkler’in Orta Çağ’ını anlamaya çalışırken öncelikle bu hususu düşünmemiz gerekiyor. Peki, Orta Çağ’ı var eden, dinamikleri oluşturan ana unsurlar ne idi? Buna doğrudan cevabımız temel iki unsur din ve toprak olacaktır. İşte coğrafya ve mahiyetin içeriğini oluşturacak ana çerçeveyi böylece tespit etmiş oluyoruz. Doğu-Batı eksenli bir tarih okuması yapıldığında insanların hayatının esas olarak bu ikisi ile başat olarak şekillendiği görülecektir. Medeniyet esaslarını bu iki unsura dayayacaktır. Türkler’in İslam’a girip ıkta düzenli devletler kurması bu bakımdan zamanın ruhu ile geliştirdikleri medeniyetin insicamı açısından hemen başta zikredilmesi gereken meselelerdendir. Dolayısıyla Orta Çağ elbette kronoloji içinde makuliyetini bulan, tanzim edilen lakin bir zihniyet ile belirgin hâle gelen bir olgudur. Batı Avrupa merkezli isimlendirmeler ve tarifler ise bizi tartışmalara ittiği gibi tarihimizin hakikatini anlamak konusundan da kadük bırakmaktadır. Aslında bahsettiğimiz ortanın başlangıcını batıdan değil de doğudan başlatırsak Hunlardan bu tarafa gelen süreç içinde kendi ortamızı bulmamız kabildir! Her halükarda tarih, insanı zaman ve mekânda illiyetleri ile bize tanıtıyorsa yatay ya da dikey tüm okumalarımız bize bir kronoloji, takvim gösterecek ki konuşulan mesele makul bir yerde kendisini göstersin.

Buradan ikinci husus olan mekâna yani coğrafi taksime geçebiliriz. Tarihi anlama ve açıklama da coğrafyanın etkisi kaçınılmaz bir yer ve önemde durur. Bu bakımdan tarihçiler zaman zaman tarihi devirler içinde coğrafi taksimler ile ilgilendikleri devreyi açıklamaya gayret ederler. İşte Türk tarihinin bu devrede taksimi konusunda bizim sahalara dayalı olarak bir coğrafi taksim teklifimiz vardır. Orta Çağ Türk Tarihi Ana Kaynakları adı ile editörü ve bölüm yazarı olduğumuz eser de bu taksim üzere oluşturulmuş idi. Buna göre içinde muhtelif devletler ve devirleri ile Türk tarihinin yer alacağı tasnifte; 1-Orta Asya(Türkistan)-İran-Anadolu Sahası, 2-Irak-Suriye-Mısır Sahası, 3-Hindistan Sahası. Bu sahalar yatay olarak coğrafi noktada Türk tarihinin alanını gösterirken her sahanın altında muhtelif devirler yer almaktadır. Misalen Anadolu sahasında fetih sonrası Doğu Anadolu Türk Beylikleri, Türkiye Selçukluları Devleti, Batı Anadolu Türk Beylikleri, Osmanlı Devleti nihayet Türkiye Cumhuriyeti bir dikey sıralama mümkündür. Bunun öncesinde Türklerin Anadolu ile alakaları bu taksiminin başlangıcında yerini alacaktır. Her halükarda din ve toprağın hükmünü sürdüğü bir çağda Türkler bu coğrafyalara yayılan bir siyasi, sosyal, ekonomik hayatın sahibi olarak tasnif edilebilirler. Böylece zaman içinde konumlandırdığımız Türkleri mekânda da bir yere koymuş oluyoruz. Şimdi bu ikisi içerisinde tahlili olan yani illiyetleri/sebep-sonuç arasındaki teşekkülleri göreceğimiz yere geliyoruz. Aslında burası Türkler’in siyasetten, iktisada, bilimden sanata pek çok alanda gerçekleştirdiklerinin anlamak ve tespit alanı olarak görülebilir.

Nihayet tahlilî tarih taksimine yahut tasnifine gelecek olursak, burada bizim medeniyet merkezli tarih okuması olarak adlandırdığımız çerçeveden yukarıda dinamikleri ve coğrafyası tespit edilen bir zaman diliminde Türk Tarihini toplum, devlet ve şehir çerçevesinde oluşan medeniyet formu içerisinde okuyarak bahsedilen coğrafi alandaki siyasi çerçevelerin Orta Çağlar’daki muhteva ve yapı tetkiki yapılabilecektir. Tüm bunlardan birisini tercih etmek yerine bütüne bizi taşıyacak katmanları tespit ile tarihimize bakmak umumi çerçeveyi tespit etmek anlamak ve açıklamayı mümkün kılacaktır. Bu okuma sırasında eğitim, bilim, iktisat, siyaset, sosyal hayat gibi muhtelif alanların okumasını ve bu çerçevelerde tarihin değişik yönlerinin incelenmesi mümkündür. Burada elbette ve illaki disiplinler arası bakış ile tarihimizi incelememiz gereği aşikârdır. Toplum incelenirken psikoloji, antropoloji, arkeoloji, sosyoloji gibi bilimler, felsefe, sanat tarihi, dil bilimi gibi alanlar hayatın her alanında devlet ve şehri oluşturan temelleri anlamamızı sağlayacak sair bilim dallarının katkısıyla tarihimize bakmak idrakimizi zenginleştirecektir. Buna ilave ederek dünyanın sair yerlerinde yaşanan dönemlerle ile karşılaştırmalı çalışmalar ile kendi tarihimizi dünya tarihi ile birlikte anlama ve açıklama imkânı da bu mukayeseli tarih çalışmaları ile mümkün olacaktır. Örneğin toprağın hâkim olduğu bir çağda feodal düzen ve ıkta sisteminin ortaya çıkaran müşterek ile bunları birbirinden ayıran kültür ve medeniyet çerçevesinin değerlendirmek gibi. Türkler’in Müslüman ya da Vikinglerin Hıristiyan oluşları ile Türkmen ve Norman gibi kavramları birlikte düşünmek bu yolda misaller olabilir. Bütün bu çerçeveler bizim tarih kavrayışımızın vukufu ve genişliği ile alakalı olarak gelişecek keyfiyetlerdir.

Edebiyat Fakültelerinin bu çerçevede oluşturulmuş kurumlar olduğuna da yahut böyle görülmesi gereğine de burada bilvesile dikkat çekmek isteriz. Türk Tarih Kurumu da tarihimizi inceleyen en üst düzeydeki kurumlardan olarak bu manada tarihimizi değerlendiren ve ele alan yaklaşımlar etrafında Umumi Türk Tarihi anlayışları ile hareket etmeli ve araştırmalara yön vermelidir.

Burada, yukarıda biraz temas ettiğimiz üzere, çağı orta kılan şeyin Avrupa merkezli değil Türkistan merkezli bir bakış ile anlaşıldığını yahut anlaşılması gerektiğini de ifade etmek isteriz. Türklerin Türkistan’da İslam öncesi hayatları ve tarihleri ile modern devirleri arasındaki bu devre bu manada sürecin ortasında görülebilir. Türkistanlılık olarak adlandırdığımız yaklaşım içerisinde tarihi tasnif anlayışımız da bu yönde gelişmektedir. Medeniyet merkezli tarih okumasında Türklerin İslamiyeti kabulü ve yerleşik/merkezi devletlere dayalı hayatlarının din ve toprak merkezinde gelişen sürecindeki gelişmelere bu zaviyeden bakabiliriz.

Bir kısa yazıda büyük bir meseleyi hallettik iddiasında değiliz. Lakin girişin girişi olacak bu yazı ile tarihi taksim ve tasnif başlıklarını bir bütün bakış içerisinde ortaya koyarak din ve toprağın damga vurduğu bir zaman diliminde muhtelif coğrafyalara yayılan Türk tarihini bir medeniyet merkezli ve muhtevalı okumaya tabi tutarak anlamaya çalışmanın da naçizane tecrübemiz ile yanlış bir yol olmadığını düşünüyoruz. Türkler’in tarihi Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Afrika içlerinden Sibirya’ya kadar yayılan geniş bir coğrafyanın tarihidir. Bizim Orta Çağ olarak belirlenen devre özelindeki yaklaşımımız daha eski devirler ve sonraki çağlar için yapıldığı takdirde tarihimizi daha makul dinamikler, coğrafi gerçekler ve tabi ki medeniyet muhtevası içinde doğru ve yanlışı ile okumamız mümkün olabilecektir. Böylece bu büyük tarihi kronolojisi, coğrafyası ve mahiyeti ile tanımamız, anlamamız ve açıklamamız mümkün olabilecektir. Zaman ve mekânda insanı anlamaya çalışan tarih biligi bir bilim haline böylece gelecektir. Medeniyetin gerçekleşmesi ve bu merkezde bir okumanın bu manada bir bütüncül bakışla mümkün olacağı kanaatindeyiz.

Vesselam.