22 Haziran 2017

Resûller ve Uygarlık

İslâm'ın toplumsal yaşamda hâkim olduğu yerlere şehir, olmadığı yerlere kent demiştik, şehir ve kent arasındaki bu temel farka evvelce ayrıntılı bir şekilde değindiğimiz için burada başka ilâve yapmıyoruz.

Şimdi bu tarife göre halk arasında “İslâm şehir dinidir” veya “İslâm şehirde yaşanır” şeklindeki yaygın kullanım doğru ve yerindedir. Yanlış olan halkın büyük ve kalabalık her yeri şehir zannetmesidir. Oysa kapitalizmin yaşandığı yerler kenttir, uygarlıktır, içinde müslümanların yaşaması bile bir beldeyi şehir ve medeniyet yapmaya yetmez...

Kente gelince, kentlerin uygarlık merkezi olması sebebiyle insanı yozlaştıran pek çok tarafı var. Kentler başlangıçtan itibaren krallar/iktidar tarafından insanlara tahakküm etmek üzere kurulmuşlardır. Bu yüzden tarih boyunca “adalet ve merhamet” üzere hareket eden bir tek kent/uygarlık görülmemiştir. Bütün kent/uygarlıklar zulüm ve sömürü temelinde yükselmişlerdir ve sömürü olmaksızın ayakta duramazlar. Babil, Âd, Semud...  gibi birçok kent/uygarlığın zulüm, sömürü ve ahlâksızlık nedeniyle helâk edildiğini bütün kutsal kitaplar haber vermektedir...

Resulûllah(s) efendimiz gençlik yıllarında ticaret kervanlarıyla Bizans/Roma topraklarına kadar seyahat etmiş, Doğu Roma'yı ve aynı güzergâhta yer alan Semûd kavminin yaşadığı görkemli kent/uygarlıkları görmüştü. O yine elçiler vasıtasıyla dünyadaki diğer kent/uygarlıklardan da haberdâr idi, ancak o buna rağmen kent/uygarlık yaşamından uzak durmayı tercih etmiştir.

O isteseydi Medine'de Roma İmparatorları'nın yaşadığı gibi saraylar yaptırabilir, görkemli kent kapıları, yüksek sütunlu geniş caddeler, stadlar, tiyatrolar, havuzlar, meydanlar... inşa ettirebilirdi. Medine'yi tıpkı Kostantiniyye ve Damascus gibi ihtişamlı imparatorluk kentlerine benzetebilirdi.

İmkânı vardı, zîra eline sayısız ganimetler geçiyordu. Ama o bütün ganimeti/serveti uygarlaşma hedefi ile harcamadan yoksullara dağıttı. Kendisine de tek odalı, çatısı hurma dallarıyla örtülü kerpiç/toprak evden başka bir şey yaptırmadı.

O Medine'yi saraydan değil, Mescid-i Nebi'nin bir duvarının gölgesinde oturarak idare etti. Görevli gelen yabancı elçiler onu ferah-fezâ saray salonlarında değil, sıcağın ortalığı kavurduğu bir vakitte kumlar üzerinde bağdaş kurmuş vaziyette arkadaşlarıyla oturur halde buldular.

O kent/uygarlık yaşamına hiç razı gelmedi. Zîra o, gösterişli, lüks, konforlu... kentsel yaşamın ve uygarlığın insana hayatın gayesini unutturacağını biliyordu. O öylesine sade bir hayat yaşadı ki ne görkemli bir krallık/devlet kurdu ne de bir iktidar/kamusal alan inşa etti. O yöneten-yönetilen ayrımı ile hiyerarşi tuzağına da düşmedi, herşeye halk ile birlikte karar verdi. O ordu ve bürokrasi kurmadığı gibi saray protokol ve törenleri ile de vakit kaybetmedi. Yine o dinadamı, aristokrat ve tüccar/sanayici gibi ayrıcalıklı sınıfların oluşumuna fırsat vermedi, tekâsüre (mal yığma ve zenginliğe) yol açacak mülkiyet ve sahiplenmelerin baştan önünü kesti, ömrü boyunca karunlaşmaya(kapitalistleşmeye) geçit vermedi...

Kent/uygarlıklara sadece Hz.Muhammed(s) karşı değildi elbette. Bütün resûller kent/uygarlık karşısında tavır almışlardır. Hz.Musa(s) Firavun'un Mısır başkentini nasıl kurduğunu gayet iyi biliyordu. Kavmi ikiyüz sene iktidara ait saray, tapınak, piramit... inşaatlarında köle olarak çalıştırılmıştı. O kentlerin acı, kan ve gözyaşı üstünde yükseldiğine bizzat şahit olmuştu.

Bütün bunların farkında Hz. Musa(s), Firavun ve avanesi suda boğulduğunda başkente geri dönüp saraya ve iktidara konmayı hiç düşünmedi. İsteseydi rahatlıkla Mısır'a yeni kral olabilirdi. Kral olursam Mısır halkı daha kolay müslüman olur gibi bir bahaneye sığınarak da başkente geri dönmedi. O umulanın aksine kavmini kentten/uygarlıktan uzaklaştırdı, çöle doğru sürdü...

Kent ve uygarlık İslâm dışıdır, Müslümanlar İslâm'dan çıkmadıkça kent/uygarlık inşa edemez.

Müslümanlar kent/uygarlık içinde kaldığı müddetçe felâha erişemeyecekler...