10 May 2021

​Şehir: Medeniyet Tasarımı yahut İnsan Olmanın Manası 3

Medeniyet kavramı, gelenek bağlamında, günümüz Türkleri için bir distopyadır, dediğimizde nasıl yani denildiğini duyar gibiyiz. Yani lafız ile mefhumlarımız arasında gerçeklik ilişkisi kuramadığımız bir durum var sanki. Medeniyet lafzı pek sevdiğimiz, meftunu olduğumuz bir kavram. Son asırlarda “muasır”ı ile birlikte kendi mefhumu muhalifini de oluşturarak hayatımızda ve fikir dünyamızda Kaf Dağının ardındaki güzelcesine aranmakta ve sevilmektedir. Lakin kavramın lafzından mefhumuna gittikçe ihtilaflar artmakta, aynı dili konuşanlar anlaşamamaya başlamaktadır. Farklı köken, tarihi süreç ve güncele dair beklentiler arasındaki mesafe arttıkça distopyamızda derinleşiyor. Kültür de aynı kargaşa içerisinde yerini alarak muallâktaki distopyanın bir parçası olarak bizlere yansımaktadır. Yahut zaman ve mekân bağlamımızın ötesinde şeylerden bahseder gibiyiz. Medeniyet ile kast ettiklerimiz ile vaki durumda olumladıklarımız tenakuz düzeyinde birbirine mutabakat göstermiyor gibi. Ülkemiz topraklarında bugün Hititlerden, Roma’dan ve benzeri kadim zamanların uygarlıklarından kalıntılar medeniyet mantığı çerçevesinde nasılsa, Safranbolu örneğinde gördüğümüz ve numunesine pek çok yerde rastlamamız mümkün olan ve en geniş kalıntıları İstanbul’da görülen o şehir de sanki bize aynı uzaklıktadır. Bir efsane özelliği kazanarak gerçekliğimizden uzaklaşmakta gibi. Kendimizle aramızda kapanmaz bir mesafe açılıyor. Lafzı ile de mefhumu ile de biz bugünün insanları için nostaljik bir öğe yahut önceki zamanlardan geçmiş medeniyete dair kalıntılar olmanın üzerine güzellemeler yapıp, siyasi argüman üretmenin ötesinde o şehrin bize söylediği yahut kattığı ne vardır? Bir Roma kalıntısına gösterdiğimiz özeni dahi göstermediğimiz, yaktığımız, yıktığımız bir eski zaman masalının içimizi ferahlatan ama manasından çok uzağa savrulduğumuz bir zamanın izlerinde kendimizi ararken iyice kayboluyoruz. Dilimize pelesenk lakin aklımızda ve gönlümüzde yeri kalmamış eski zamanları kırık bir plaktan dinler gibiyiz. 

Şehir kavramı medeniyet incelememizin üçüncü ayağında yer alıyor. İnsanların muhtelif saiklerle oluşturduğu toplum hayatı iki temel amaca yöneliyor. Bunlardan birisi dikey olarak kurulan siyasi düzen yani devlet yapılanması, diğer ise yatak olarak var olduğumuz mekândaki tezahürümüz olan şehir. Hacı Bayram Veli Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm Ben dahî bile yapıldım taş ü toprak âresinde, derken şehrin bizim maddemiz kadar anlam dünyamızla da ilgisine işaret eder. Toplumun yapısı ve düşünce yapısı şehrin zahirinde ve batınında bütünüyle aşikâr olarak medeniyete dair bir bütünlük olarak görülebilir. Devlet bunun üstünde toplum ve şehrin birleştiği o yapının üzerinde yer alır. İşte bunların bütünü üzerinde yer alan medeniyet bu aksamın ittihadından müteşekkil bir manzumedir. İnsan ise merkezdir. Medeniyet, devlet ya da şehir neden bahsedersek bahsedelim bunların kutsalı insandır. Lakin insan bile mefhumunca manalıdır o dahi kutsanası olmasını hakikatinden alır. 

Şehri konuşmak makul bir mesele olmaktan çıkarak medeniyette de olduğu gibi efsunlu bir mesele haline geldi. Makuliyet değil hissiyatla başlayan yaklaşımlar, bir ortaçağ sihirbazının sihirli sözleri sıralaması sonucunda aniden vaki değişme gibi bu meseleyi lafzı ile kutsayınca her şeyin düzeleceğine dair kanaatimiz makuliyet zeminini tahrip edip bilcümle aksamı ile makul zeminde konuyu tartışmak yerine bizi önü arkası olmayan nazari tartışmalara ya da tarihi bazı neticeleri şehrin esası özü gibi tartışmaya sürükleyerek kargaşamızı derinleştirmektedir. Bütünlüğümüz kaybolduğundan mirasyedi mantığı ile konforun peşinde esasın uzağında hovarda harcamaya devam eder bir hal görülmüyor mu? Dil bal bal deyince ağza tat gelmez! 

Medeniyet üzerine konuşulduğunda teknik mi yoksa beynelmiliyet mi gibi tartışmaların ötesinde bu kavramın lafzı ve mefhumu ile makul bir zeminde müştereklerimizi düşünerek şehre bakmak gereği yok mudur? Taş ile toprak aresinde yapılmanın manasını düşünmeden, mefhumuna ermeden akıl ve gönül bütünlüğünden mahrum bir zeminde medeniyet konuşmak havanda su dövmekten öte mana taşıyor mu? Yahya Kemal’in şiirlerinde yaşayan o şehrin neresinde hayatımız yahut bizlerin içinde o şehre dair ne vardır? Endülüs’ten Türkistan’a kadar muhtelif coğrafyalarda, muhtelif malzeme ile farklı üsluplar ile lakin müşterek bir mana ve biçim içerisinde şehri var eden o medeniyetin mirasından bizler için günümüz şehirlerinde hâsıla nedir? Eskiyi restore edip nostalji turları yapanlara hediyelik eşya satarak ruhumuzu yelpazelemek midir? Yeniye dair hiçbir tasavvuru yahut tasarımı olamayan, buna dair teşebbüs de bile bulunamayan beton severler olarak medeniyetten ne anlıyoruz? Farabi’den İbn Haldun’a pek çok medeniyet kaynağımız şehri yazdı ve bugün biz bu kaynakların üzerine uzaktan konuşmak ötesinde tatbiki manada ne yapıyoruz? 

İnsani olan makul olandır; aklıselimin tezahür ettiği ve içinde kalbi selim ile maksadını taşıyan nihayet buna zevki selim ile şeklini verendir. Medeniyet bakiyesi olan bir kalıntıya bile baksanız orada bunun izini hemen görür ve içinizde hissedersiniz. Doğada adeta kendiliğinde ortaya çıkmış gibi bir muhteva ile sizi yakalar. Her şeye rağmen Safranbolu, Hamamönü, Birgi ve benzeri pek çok yerde eski şehrimizin bakiyeleri arasında bizi huzurlu kılan turist olarak gezdiğimiz o yerlerde içimizde bizi saran o duygunun sebebi nedir? Osmanlı devrinde Balkan şehirlerinden bugün kalan bakiyeye bakmak bizi neden sarsıyor? Kendimizi dâhil sandığımız o devirlerdeki esas yahut Selçuklulardan kalan eserlerdeki o makuliyet, düzen, estetik neye dairdir? Bunları var kılan kapital miydi? Sadece zengin oldukları için mi o düzeni kurabildiler? Bu şehrin içindeki vakıflar neyi anlatır? Medreselerinde ne öğretildi? Zanaat erbabı, çarşıları ile tarihteki düzeni bugüne kopyalamak mantıksızlığı ile şekle meftun lakin esasa bigâne bizler giriştiğimiz medeniyet tartışmalarında ne kadar samimiyiz? Hele bu nostalji üzerinden pazarlar kurup alış veriş yapmak garabeti bize özgü geri kalmışlıklardan? Şarkta kendine şark odaları kurma acayipliği de aynen bize ait. Farsça isim tamlamaları ile adlandırılan mekânlarda kapital kovalamak da modern zaman şehirlerimizin garaiben değil midir? Dede Efendinin bir ayini şerifi ile eski bir çınar altında ecdadımız dediğimiz yabancıların kalıntılarında duyduğumuz hazzı neden muasır yığıntılarda duyamıyoruz? Gözlerimizi Türkistan’a çevirip baktığımızda Maveraünnehir şehirlerindeki o masalın sahibi millet nerede? 

Şehre dair düşünce ve bazı derkenarlarımızı ifade ettiğimiz yazımızda esas gaye şehrin medeniyetin incelenmesinde ve tarifindeki üçüncü temel olarak görülmesine dair düşüncemizdir. Toplum nasıl insani bütünlüğümüzün somutlaşmış tamamiyeti ise şehir bu topluluğun korunmak ve var olmak için kurduğu kaynaşma ve dayanışma mekânı olarak şehirde başka bir bütünlüğe ulaşıp devlet dediğimiz kavram ile daha üst bir yapı ile çevreleniyorsa medeniyet işte hepsinin bütününde teşekkül eden makul yani düzen ve nizam ile vaki yapıdır. Fert olarak insandan kültür zemininden medeniyet olarak adlandırdığımız o teşekküle kadar organik bir tamamiyet söz konusu olduğunda tarihte gördüğümüz medeniyetler söz konusu edilebilmektedir. Bunların eksik yahut parçalı halleri ise ya arayışı ya da taklit içinde maslahat etmeyi ifade ötesinde bir duruma pek işaret etmez. Bu tasarım ve tasavvur içerisinden hayata bakarak insani düzenin parçalarını tespitten sonra değerler sistemi, davranış kalıpları, ahlak ve hukuk gibi kavramlar ve bunların mefhumları üzerinden neliğimiz üzerine daha makul şeyler söylemeye başlayabiliriz sanıyoruz. En azından tarifler aradığımız kargaşadan çıkarak makul bir zeminden konuşmaya başlayacağımız muhakkaktır. 21. asrın Türkleri artık güne medeniyetçi milliyetçilik zaviyesinden bakarken doğu batılı olmak takıntıları ötesinde bunlardan hâsıla olacak bütünlüğün esasları üzerinden toplum, devlet ve şehir hayatını düşünmeye başlayarak makûs kavgaların ötesine geçmelidir. İnsan bunun neresinde denirse tam ortasında deriz. Toplum, devlet ve şehir hepsi ondan ötürü ve ona dairdir. Onun zihni, aklı ve bilinci tüm olanların zemini ve neticesidir. Z kuşağı denilen evladı vatanın da bu yaklaşım içerisinde düşünülmesi müstakbel için hayra vesile olabilecektir. Distopyalaştırdığımız maziyi yeniden makul yani üzerinde düşünülebilir bir yere taşıdığımızda Z kuşağı da dâhil âlem bize kulan vermeye başlayacaktır. Üzerinde yazıp konuştuğumuz Kutadgu Bilig gibi eserlerdeki kavramlar bugünün insanı için yok canım dedirtecek kadar bilim kurgu kalıyorsa yöntem ve yaklaşım olarak yerimizi bir düşünmemiz gerekmiyor mu? Meşhur fıkrada doktora giden şahsın doktor bey kafam, kalbim ve midem kötü bacağımda da sıkıntı var nereye dokunsam acıyor dediği zaman doktorun parmağınız kırılmış diğer yerlerde sıkıntı yok cevabının oluşturduğu hal işte sanki mevcuda ve bakış açımıza dair ironik bir durumu göstermez mi?   

Yahya Kemal ile bitirelim: Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir! Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir! Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene, Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene…

Vesselam