04 Eylül 2021

​Siluet

-Ruzname; Kelime Günlüğü’nden-

Türkiye’nin çeşitli sebeplerle dünyaya sunduğu tanıtım filmleri, onları hazırlayan hangi kesimden olursa olsun genelde manevi değerlere yeterince duyarlı olmuyor. Ya fazla oryantalist bir tat ya da ticari birtakım endişeler içeriyorlar. Sokağı olduğu gibi ve içten yansıtmak, tarihî eserlere Hollywood tadında bakma kompleksinden uzaklaşmak zor görünüyor. Dünyaya tanıdık gelen unsurlardan yola çıkılıyor çoğu kez. Davul, folklor, Peri Bacaları, Boğaz vb tekrarlarıyla dolu tanıtımlar. İleri düzey şaşırtan birkaç efektle yenilenmek dışında yaklaşım genelde aynı.

2014’te yayımlanan İtalyan Leonardo Dalessandri’nin “Watchtower of Turkey” isimli videosu, kendi tanıtımlarımıza nispetle daha tabii ve içten göründüğü için epey yankı bulmuştu. Bu etki belki Dalessadri şehre daha yakından bakabildiği içindi. Üzerine tartışılabilecek satır arası görsel düzenekler içerdiği hâlde, hâli pür melalimize daha yakın bulanlarımız çoktu. En azından toplumda bir heyecana sebep oldu.

Türkiye konulu tanıtımlarda mekân başrol genelde İstanbul’a veriliyor. Milyonlarca açıdan başka başka zamanlarda başka başka görüntülenmiş kadim şehrin en ilgi çekici tarafı dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan Boğaz ve onun mührü cami silueti. Bu tanıtımların vazgeçilmezi.

Siluet, Mimar Sinan’ın Süleymaniye ile ana hattını belirlemesinden bu yana dünyanın dört bir yanından gelen seyyahların ve ziyaretçilerin nutkunu sekteye uğratan muazzam bir imza oldu hep. Modern binaların işgaliyle bir miktar bozguna uğrasa da İstanbul’daki her yapıyı geride bırakan, dünyaya ders veren bir şehir tasarımı.

İstanbul birçok ziyaretçisinin gözünde “dünyanın en güzel şehri” olarak kayıt altına alındı ise, buna sebep olan cazibenin merkezinde yine Tarihî Yarımada’yı biçimlendiren cami panoraması var.

Ancak İstanbul’un toplu taşıma ekranları niyeyse bu harikuladelik görmezden gelinmiş. Eurovision yarışmasının Türkiye’de gerçekleştiği yıl, yarışma organizatörleri tarafından hazırlanan, kubbeden kubbeye, minareden minareye dolaşan görsellerle doluydu. Anlaşılıyor ki Avrupa’nın “vizyon” yarışması tanıtımlarında bile baştacı edilen muhteşem siluet, belediye otobüslerinin ekranlarında kabul görmemiş.

Sürekli toplu taşıma kullanan biri olarak dikkatimi çeken bu duruma biraz daha eğilmek ve yanılıp yanılmadığımı anlamak istedim. Israrlı takip sonucunda ekranlarından yansıttığı görsellerin hiçbirinde camii, minare, kubbe ya da camii silueti bulunmadığını gördüm. O da bir tarafa Osmanlı döneminden kalan çeşme, Türk evi, medrese, hamam gibi hayat akışına hizmet etmiş yapılar da bulunmuyor.

Peki ne var? Kız Kulesi, Galata Kulesi, Bizans surları ve Bozdoğan Kemerleri vs. Mesaj şu: Bizans İstanbul’u var, Cumhuriyet İstanbul’u var, yine de Cumhuriyet İstanbul’unda inşa edilmiş İslami eserlere de yer yok, zaten Osmanlı İstanbul’u hiç yok.

İstanbul’u toplu taşımayla karış karış gezmeye azmetmiş bir turist, 600 yıldan fazla İstanbul’da hüküm sürmüş, devamlılığımızın sebebi olan Osmanlı’nın yok sayıldığı bir tanıtım döngüsü ile karşı karşıya kalıyor. Tanıma bilinciyle gelen bir yabancı zaten öncelikli olarak birkaç tarih kitabını karıştırıp geleceğinden arayıp bulacaktır. Tarihî İstanbul’a geldiğinde gördüğü ilk eserler de cami minareleri ve kubbeleri olacaktır. Yine de 600 yıllık silinmez izleri yok sayan, İslam İstanbul’una sistematik sansür uygulayan tanıtım ağı içinde bir çelişki yaşaması mümkündür.

Peki ya Tarihî İstanbul’u görme şerefine erişememiş uzak mahallelerde yaşayan gençlerin hakiki İstanbul’a yabancılaşmasına yaptığı olumsuz katkıya ne demeli?..

Bu sansürde savunulacak doğru bir tavır yok.

Yeri gelmişken buraya almak istediğim bir anekdot var.

Vaktiyle Hasbelkader İstanbul kitabının kapak görseli tasarlanıyorken Galata Kuleli çok güzel çalışma ortaya çıkmıştı. Tasarım denge ve renkler itibariyle muhteşemdi. Çok da beğenildi. Fakat kitaba dair bir durumu izah etmem gerekiyordu: Galata Kulesi’nden bahsetmiyordum. İstanbul’un cami siluetinden oluşan panoramasını merkeze almıştım ve bütün anlatımlarım Osmanlı İstanbul’una dairdi. Kapağın da siluetin gerçek ya da sembolik bir yansımasını taşıması gerektiğine inanıyordum. Dolayısıyla o harika kapaktan vazgeçtim. Kitapta söz etmeyişim de aslında dışlamak değil, bir protesto sayılabilirdi. Yıllar boyunca herhangi bir etkinlik için logo tasarlandığında İstanbul’la özdeş hâle getirilen iki imge öne çıkarılıyordu. Galata ve Kız kulesi. Benzeri görülmemiş abidevi siluetin birçok şekilde imgeleştirilebileceği ve hatta bugünkü tabirle “marka değeri”nin olduğu göz ardı ediliyordu.

Kitapta siluet üzerine yoğunlaşmış ve yüzyıllar boyunca İstanbul panoramasının cazibesine kapılan yerli ve yabancı yazar, çizer ve fotoğraf sanatçılarını inceledim. Gözlemlerime göre zaman zaman fark edilen bu manzaranın, ona paha biçemeyen yabancı seyyahları esir aldığını gördüm. Bu muazzam görüntü, Allah’ın rızasını her şeyden üstün tutan sanatkârların ve mimarların Allah’ın azametini yeryüzünde imgelemek adına yürüttüğü kolektif çabanın sonucuydu. Uzak ve yakın tanıklıklar sunucunda, cezbedici yönleri zayıf olduğu hâlde Bizans eserlerinin başat eser konumuna getirilerek devamlı imgeleştirmesi daha da yanlış göründü. Ve evet bu sebeple Galata ve Kız Kulesi’ne yoğunlaşmayı sıkıcı ve gereksiz bir tekrar gördüm. Onlar zaten korunuyordu, konuşuluyordu, başköşeye konuluyordu. Korumamız, üzerine konuşmamız ve düşünmemiz gereken silueti ise koruyamamıştık. Bu gamsızlığa odaklanmaya âdeta zorlanmış hissettim. Bu tutum, sansüre karşı temsilî bir sansür de sayılabilirdi. Bine karşı bir eseri görmezden gelmek bu mantığa ters değilse tabii...

Bu hassasiyetlerle belediye otobüsünün monitöründe Bizans eserleriyle modernite düzensizliği arasındaki gidip gelen “bir kısım” İstanbullu fotoğraf akışını izliyorken, Sezai Karakoç’un bam telini titreten “Görünüşte dışa karşı ne büyük dikkat, içe karşı ve doğru ne büyük körlük! Gerçekte ise dışa körükörüne teslim oluş, içe karşı da kıyasıya direniş ve dayatış” sözleri hatırıma geldi.

Evet, büyük medeniyetlerin çöküşü çok can yakıcıydı, hatta bir felaketti. Mürted zihniyetle nasıl başa çıkılabilirdi? Biz bu gamsızlığımızın ve tarihe olan hıyanetimizin bedelini ödemek zorunda kalırsak o zaman ne olacaktı? Üstadın sorusuna gelelim: “… toplum mürted olursa... işte o vakit, topluma kim ceza verecektir?”

***

Künye: Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle beliren görüntüsü anlamına gelir (TDK Türkçe Sözlük).