21 Nisan 2021

​ÜLKEMİZDEKİ BİR İŞGAL GÜCÜ OLARAK CHP (3)

(…..) Dönemin idarecileri M.Akif tarafından kaleme alınan İstiklal Marşını ‘fazla batı aleyhtarı’ diye niteleyerek değiştirmeye dahi yeltenmişler ancak başarılı olamamışlardı.1925 yılının 2. yarısından itibaren adım adım takip edilen “Mehmet Akif Ersoy, bu muameleye çok kırılmış, “Bana memlekete ihanet etmiş adam muamelesi yapıyorlar. Buna tahammül edemiyorum” (Düzdağ,1990:3). diyerek vatanı terk etmiş ve Mısır’a yerleşmiştir.

Taha Akyol da bu vakıayı şöyle ifade eder:Mısır’a gidişinin asıl sebebi ‘takip altında’ kalmış olmasıdır. Peşine polis hafiyesi takılması çok ağırına gitmiştir (Akyol,2010).

CHP İktidarı, adeta bir işgal  yönetimi  gibi, ülkenin İstiklal Marşı Şairi Mehmet Âkif Ersoy’a karşı sistemli bir düşmanlık kampanyası yürütüyordu.

Tarihe düşülen kayıtlara göre, dönemin tek parti iktidarının ‘Dahiliye Vekili’ Şükrü Kaya, İstanbul valiliğine gönderdiği mesajda İstiklal Marşı Şairi Mehmet Âkif Ersoy’un  cenazesine sahip çıkılmamasını ve tüm resmi zevatın cenazeden uzak durmasını emretmişti.

Gazeteci Ardan Zentürk, bu büyük ayıbı şöyle anlatır:Hafif kar yağışı olan 27 Aralık günü büyük Türk şairi, büyük Müslüman Mehmet Akif Ersoy’un tabutu dört hammalın sırtında Beyazıt Camii’ne getirildi. Burada kılınan öğle namazından sonra tabut, yirmibeş otuz kişiden ibaret cemaatin omuzları üzerinde yola çıkarıldı. Sonunda mezarının başında onüç kişi kaldı (Zentürk,2009).

Gazeteci Taha Akyol da Mehmet Akif’in çıplak bir tabut içersinde musallaya getirildiğini nakleder.Akif’in çıplak tabut içinde musalla taşına konulan cenazesine devlet değil, üniversite öğrencileri ve halk sahip çıktı (Akyol,2010).

…Gençler hemen Emin Efendi Lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı. Ama ne vali,ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu” (Aymalı,2012).

Taha Akyol milli şairin cenazesine yapılan büyük devlet ayıbını Mithat Cemal Kuntay’dan nakille  şöyle anlatır: Bir süre sonra CHP İktidarının gazetelerinde  "Kimseler yüzüne bakmadı, bitler içinde öldü" türünden yalan ve aşağılayıcı yazılar çıkmıştı (Akyol,2006).

O tarihlerde Milli Türk Talebe Birliğinde görevli bulunan Prof.Dr. Abdülkadir Karahan da cenazeye katılmış ve bir konuşma yapmıştır. ‘Akif’in Ebediyete Uğurlanışı ve Sonrası’ başlıklı bir yazıda hatıralarını anlatan Karahan, cenaze töreni sonrasında başına gelenleri şöyle anlatıyordu: “3 gün sonra beni Yüksek Öğretmen Okulundan Emniyet Müdürlüğüne istediler. Bir şube müdürü beni sorguya çekmiş ve “Ne sıfatla resmi makamların törene gerek görmediği bir şairin kabri başında konuşma yaptığımı sormuştu  (Aymalı, 2012).

6) Başörtüsü Düşmanlığı

CHP kurulduğu günlerden beri ülke insanının giyim kuşamı başta olmak üzere başörtüsüne karşı da  sistemli bir düşmanlık politikası izlemişti.Bu düşmanlık  toplum hayatında başörtüsünün belirgin bir şekilde ortaya çıkmasıyla birlikte bir hastalığın nüksetmesi gibi nüksetmiş, CHP’liler devletin çeşitli organlarını kullanarak başörtüsünü yasaklatma çabasının koçbaşı olmuşlardı.

Darbecilerin koyduğu yasakların ardından 1990 yılında; YÖK Başkanı İhsan Doğramacı’nın yönlendirmesi ile başörtüsü ile ilgili üç kanun metni yazılır. Bunlardan ‘Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık kıyafet serbesttir’ şeklindeki kanun metni Meclis’ten geçer ve 28 Ekim 1990’da yürürlüğe girer.

Ne var ki bu sefer de CHP yerine faaliyet gösteren dönemin ana muhalefet partisi olan SHP, konunun Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurur. Mahkeme 9 Nisan 1991’de bu iptal talebini reddeder” (Çaparoğlu,1999:41).

2002 yılında; 28 Şubat ürünü olan İmam Hatip Okullarındaki başörtüsü zulmü halen devam ediyordu. O sırada iktidarda ANASOL-D Hükümeti vardı. Yani ANAP-DSP ve MHP’den oluşan bir hükümet iktidardaydı ve Ecevit Başbakan olarak bulunuyordu.

2007 yılında; artık kronik  bir toplumsal sorun olan başörtüsü yasağını  kaldırmak üzere TBMM'deki 547 milletvekilinin 411'inin oyu ve 3 partinin uzlaşmasıyla geçen kanun CHP tarafından Anayasa Mahkemesi'ne götürülmüştü. CHP, üniversitelerde başörtüsüne serbestlik getiren yasaya karşı çıkmış hatta bunu "anayasaya karşı hile" olarak adlandırmıştı  (Kökçe,2017).

7) Basın, Fikir ve  Özgürlük Düşmanlığı

CHP İktiadarında cemiyeti bütün hücreleriyle kuşatan baskı atmosferinin tabii olarak en önemli hedefi basın yayın organları olmuştur. Halkın kendisini ifade etmesinin önündeki bütün kanalları paranoyak bir anlayışla tıkayan Milli Şef bürokratları, yayın dünyasındaki bütün hareketlilikleri de büyük bir dikkatle izlemiş ve çizgi dışı hareket edenleri insafsızca cezalandırmışlardı.

Basın Yasası 25 Temmuz 1931 tarihinde kabul edilmişti. 28 Haziran 1938 tarihinde de önemli ölçüde değiştirilmişti. Yasanın ilk halinde yayın çıkarmak için sadece beyanname verilmesi yeterli görülmüşken 1938 yılında yapılan bir değişiklikle yayın çıkarmak  isteyenlerin, bulundukları yerin en büyük Mülki idare amirinden ruhsatname, yani  izin  almaları şartı getirilmişti. Bu şekilde hükümet yeni bir yayının çıkıp çıkmayacağına karar verme yetkisine sahip oluyordu.Matbuat Kanunu hür basının önünde bir utanç duvarı misali durmaktaydı. Uzmanlara göre “Bu kanunla tüm basın CHP emrine girmişti” (Ekinci,1997:88).

Bu kanunun en önemli hususiyeti hükümete, iktidarın sürdürdüğü politikalara aykırı yayın yapan gazeteleri kapatma salahiyeti vermesiydi.1931 tãrihli Kanun tek parti idaresinin genel karakterine uygun olarak güdümlü bir basın rejimi oluşturuyor, basın üzerinde hakimiyete dayanan bir karakter taşıyordu.

Aynı kanunda 1938 yılında yapılan değişiklikle iktidarın basın üzerindeki hakimiyeti bir kat daha pekiştirilmişti. Buna göre, gazete ve dergi çıkarmak için o yerin en büyük mülki amirinden izin almak gerekiyordu. “Yani hükümet yeni bir yayına izin verip vermemekte tamamen serbest kalıyordu” (Akandere,1998:210).

(Devam Edecek)