26 EYLÜL 2020 CUMARTESİ

Nurettin Taşkesen

YEMEN AH YEMEN!

Nurettin Taşkesen

Havada bulut yok, bu ne dumandır,

Mahlede ölüm yok, bu ne figandır,

Şu Yemen elleri ne de yamandır.

Adı Yemen'dir, gülü çemendir,

Giden gelmiyor, acep nedendir?

Aradan bir asır geçmiş ama Yemen'de hiçbir şey değişmemiş. Yine duman, yine kan, yine ölüm, yine figan. Sadece metot değişmiş. Zalimler, artık kendi ellerine mazlumların kanı bulaşmasın diye maşa kullanıyorlar. Müslüman ülkeler, emperyalist devletlerin maşası olmak için sıraya girmişler. Maşa olmak bu kadar mı cazip? Acaba sonunda maşalara üstün hizmet madalyası mı verilecek, yoksa işleri bitince kırılıp bir kenara mı atılacak?

Yemen'deki olayların başlangıcına ve seyrine kısaca bir göz atalım. 2014'te İran destekli Şii Husi Milislerinin San'a'da yönetime karşı darbe yapması üzerine; Suudi Arabistan ve BAE öncülüğündeki Körfez koalisyonu hükümeti desteklemek üzere 2015'te askeri harekata başladı. Bu ülkeler milyarlarca dolar vererek ABD'den aldıkları silahları, Yemen'deki Müslümanlar üzerinde deniyorlar. Bunlara karşı mücadele eden Husi milisleri de zulümde onlardan geri kalmıyor. Üç yıldır devam eden çatışmalar sonunda, Birleşmiş Milletler'in ifadesiyle "dünyanın en büyük insani felaketi" ile karşı karşıya kalmış durumdayız.

30 milyon nüfuslu, dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Yemen'de, ambargo, açlık, kolera ve silahlı saldırılar yüzünden bütün sıkıntıyı sivil masum insanlar çekiyor. Koalisyon güçlerinin bugüne kadar gerçekleştirdiği 18 bin hava saldırısından en az üçte biri sivillere yönelik yapılmış. Cenaze törenlerine, pazar yerlerine, okul otobüslerine saldırı yapılması acaba hangi bahaneyle mazur görülebilir?

Ülkede 22 milyon kişinin acil insani yardıma muhtaç olduğu, 8 milyon kişinin ise bir sonraki öğün yemeğe sahip olmadığı bildiriliyor. Bir milyonun üzerinde kolera vak'ası tesbit edilen Yemen'de, her 10 dakikada 5 yaşın altında bir çocuğun ölmesi eğer bir şey ifade etmiyorsa, kelimenin tam anlamıyla "insanlık ölmüş" demektir.

Dış politika uzmanı değilim ama bence tarihi perspektiften bakıldığı zaman bugünkü olayları ve İslam ülkelerinde oynanan oyunları daha doğru yorumlamak mümkün olabilir. Birinci Dünya Savaşı'nda "gidenin gelmediği" en uzak vatan toprağı için kanımızı döküp, canımızı verdiğimiz yıllara bir gidelim.

***

İslam'ın ezeli ve ebedi düşmanı İngiltere, Birinci Dünya Savaşı'ndan yıllar önce misyoner ve casuslarını Müslümanların arasına göndermişti. Yemen'de Arapları Osmanlıya karşı isyana teşvik etmek üzere görevlendirilen kişi Wayman Burry idi. Bu misyoner casus, güya Müslüman olur ve Yemen'e yerleşir. Tam 30 yılını vererek, Arapça öğrenir, tarikat kurar ve Şeyh Mansur adını alır. Çevresindeki Müslümanlar arasına fitne ve ayrılık tohumları saçmaya başlar. Sonunda Teşkilatı Mahsusa bu münafığın icabına bakar ama attığı fitne tohumları yeşermiş, Osmanlı ordusu bir taraftan İngilizlerle, bir taraftan da bu isyancılarla uğraşmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı Devleti, yedi cephede savaşırken en uzak coğrafya Yemen'di. Sultan Abdülhamid'in ileri görüşlülüğü ve bizzat ilgilenmesi sayesinde 1 Eylül 1908'de açılmış olan Hicaz Demiryolu, İstanbul'dan Medine'ye kadar uzanıyordu. Buraya vardıktan sonra kalan yaklaşık 1300 km mesafeyi aşmak, Yemen'e asker ve cephane ulaştırmak kolay bir iş değildi.

1916 yılının sonlarıydı. Şerif Hüseyin ve oğlu Abdullah'ın kuvvetleri, Yemen ile Medine arasını işgal ederek San'a'da bulunan 7. Kolordu'ya yardım götürülmesine mani oluyordu. İngilizler de, Yemen'de çok etkili olan İmam Yahya'yı Osmanlıya karşı kışkırtmaya çalışıyordu.

Bu gelişmelere karşı Yemen'in ve Hicaz'ın kurtuluşu için, payitaht İstanbul'da iki adam baş başa verip çok gizli ve aynı zamanda çok tehlikeli bir plan yapmışlardı. Bu iki kişiden biri tehlikeli işlerin adamı Kuşçubaşı Eşref, diğeri de Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa idi.

Plan şuydu: Yemen'de on bin kişilik bir hecin süvar (develi) birliği kurulacaktı. Beşer yüz kişiden oluşturulacak bu alaylar, topçu bataryası ve makineli tüfeklerle takviye edilecekti. Aynı zamanda İmam Yahya'ya da yüklü bir maddi yardım yapılarak Osmanlının yanında yer alması sağlanacaktı.

Bu önemli planın mali tutarı tam 300 bin altındı. Bu çok büyük bir meblağ, bir servet demekti. Enver Paşa'nın bir emriyle, bu altınlar Yemen'e götürülmek üzere Kuşçubaşı Eşref'e verildi. Bu ağır yük ve sorumluluğun altına giren Eşref Bey, başta emir eri Zenci Musa olmak üzere, Mülazımısani Behçet, Giritli Mamaka Mustafa, Üsküdarlı İbrahim Çavuş, Cihangirli Arap Abidin, Arnavut Celal, Çerkez Rıfat Çavuş gibi tecrübeli, gözü pek ve ölümü hiçe sayan kahramanlardan meydana gelen elli kişilik ekiple Haydarpaşa'dan trenle yola çıktı.

Hicaz Demiryolu sayesinde Medine'ye ulaşan Eşref Bey ve arkadaşları, Fahreddin Paşa'nın "bu yolculuktan vazgeçin" ikazına rağmen,  çölden Yemen'e gitmek üzere iki gruba ayrıldılar. Zenci Musa'nın da içinde bulunduğu on kişilik kafile, altınları un, mercimek, nohut gibi yiyecek çuvallarına doldurarak bir deve kervanıyla önden yola çıktı. Eşref Bey'in bulunduğu ikinci kafile ise silah sesi duyulacak mesafeden onları takip etmeye başladı.

Fakat çölde onları bekleyen 20 bin kişilik bir ordu, Hayber Geçidi'nde pusu kurmuştu. İngiliz ve Fransız subayların idaresindeki Emir Abdullah'ın askerleri, haberini aldıkları 300 bin altının hayaliyle 11 Ocak 1917'de Eşref Beyin kafilesine hücum etti. İlk kafiledeki Zenci Musa ve arkadaşları silah seslerini duymuş, dönüp arkadaşlarına yardım etmeyi çok istemişti ama Eşref Beyin kesin talimatı vardı. Çölde hızla yol alıp, tehlikeden uzaklaşacak ve altınları Yemen'e ulaştıracaklardı. Öyle de yaptılar ve emaneti San'a 7. Kolordu Kumandanı Ahmet Tevfik Paşa'ya teslim ettiler.

20 bin kandırılmış isyancıya karşı, vatanın çeşitli bölgelerinden gelmiş 40 cesur mücahit canları pahasına, onları oyaladı. Akşam olduğunda Eşref Bey ve iki arkadaşı yaralı olarak esir düşerken, diğerleri şehadet şerbetini içmişlerdi.

Bir avuç kahramanın yazdığı Yemen destanını merak edenlere merhum Mehmed Niyazi'nin "Yemen Ah Yemen!"  kitabını okumalarını tavsiye ederim.

***

Yemen, Hicaz, Bağdat, Kudüs, Filistin hepsi vatandı. O toprakları ve orada yaşayanları asırlarca idare etmiş ve kanımız canımız pahasına korumuştuk. Vatan için yaptığımız fedakârlıkların sonucu olarak, Anadolu'yu düşmandan kurtarabildik. "Yemen'de ne işimiz vardı?" diyenlere bu olay en güzel cevaptır. Bugünkü Yemen'e bakınca da Osmanlının buralara niçin bu kadar önem verdiğini daha iyi anlıyoruz. Batı emperyalizminin maşaları olan Müslüman ülkelerin idarecilerini Cenabı Hak ıslah etsin. Halklarına da, Allah uyanıklık versin ve İslam kardeşliğini bir an önce anlamayı nasip etsin.

NURETTİN TAŞKESEN - TERCÜMEİHÂL

1954 senesinin ilkbaharında Erzincan'da dedesi Emir Musa oğlu Gazi Ahmet Onbaşı'nın yaşadığı Başpınar köyünde doğdu. İlk, orta, lise eğitimini Erzincan'da tamamladı. 1971 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi. Orjinali Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan 'Firdevsi'nin Şehname Tercümesi'nin bir bölümü üzerinde çalışarak mezuniyet tezini tamamladı. Ayrıca Tarih bölümünden 'Umumi Türk Tarihi' Sertifikası da alarak, 1975 yılında mezun oldu.Yedeksubay olarak vatan vazifesini yaptıktan sonra, dört sene Lise Edebiyat öğretmenliği yaptı. Çocuk dergisi ve haftalık gazetelerde çalıştıktan sonra, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nde vazife aldı. 1987'de ise Türkiye Gazetesi Yazı İşlerinde bir sene çalıştıktan sonra, basın yayın hayatına bir müddet ara verip, reklam pazarlama sektörüne geçti.Babasının yıllar boyunca parça parça anlattığı, dedesi Emir Musaoğlu Ahmet Onbaşı'nın harp ve esaret hatıralarını not alarak o dönemin tarihi olayları çerçevesinde 'ESARET 1916'yı ilk eseri olarak kaleme aldı.Diğer eserleri:Yüzyıllık Hasret KUDÜS 1917Osmanlı Coğrafyasında İSTİHBARAT Teşkilatları70 Yıllık Filistin Dramı NEKBE 1948Evli ve üç çocuk babasıdır.www.nurettintaskesen.com.tre-mail: [email protected] @nurettintsksnfacebook.com/nurettin.taskesen

NURETTİN TAŞKESEN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  143634

-